Ahmet Murat Aytaç
Ahmet Murat Aytaç

Rektörün gösterdiği: Lider mi takipçi mi?

Çarşamba, 7 Kasım, 2018
Rektörün ifadesine göre, kendisi güya ülkenin içinde bulunduğu koşullarda lidere itaatin önemini vurgulamanın ötesinde bir maksat gütmüyormuş. Buna rağmen, kötü niyetli insanların Erdoğan’ı ve üniversitesini yıpratmak için kolları sıvadığını görünce, daha çok zarara sebep olmamak için istifa etmiş. Belli ki, kendini Müslümanlar için farz olan cihat görevinin heyecanına kaptırmış bir “nefer takipçi” gibi lanse etmek istiyor.

Siyasette ibre bir kez daha lideri değil, takipçiyi işaret ediyor. Yaptıkları ve ettikleriyle liderine ve davasına zarar veren takipçi figürü bir sorun olarak karşımıza çıkıyor. Ancak sorunu önümüze konduğu şekliyle kabul edip, hemen yanıt aramaya koyulmamalı. Zira sorunun doğru bir şekilde belirlenebilmesi için, önce takipçiliğin ne olduğundan emin olmak gerekir. Meseleye neresinden bakılırsa bakılsın, takipçilik kolay zanaat değil. Hatta duruma göre bayağı sıkıntı verici olduğu da vaki. Dahası, yararları dolaylı ve kolektif, zararları doğrudan ve bireysel olan bir olgu. Çünkü bir kişinin takipçi olarak taşıdığı değer, liderin gücüne yaptığı katkının bir işlevidir. Takipçinin sadece merdivenin hangi basamağında duracağını değil, defterinin ne zaman dürüleceğini de sahip olduğu göreli değer belirler. Böyle bakıldığında, tüm takipçileri sürü diye aynı torbaya doldurmanın kolaycılık olduğu çok açık. Farklı insan gruplarının, takipçiliğin değer skalasında birbirinden nasıl ayrıştığını görebilmek için bu toptancı mantıktan kurtulmak şart.

Meseleye daha incelikli bakıldığında, ölçeğinin en üst bölgesinde, dışarıya verilen birlik görüntüsünün aksine, içten içe liderle rekabet halinde olan ve kısmen özerk davranabilen “önemli takipçi” grubunun olduğu görülür. En alt bölgede, yaptığı veya söyledikleriyle lidere zarar verdiği yahut yararı kalmadığı düşünülen “yararsız takipçi” vardır. Bu takipçiler, sözcüğün gerçek anlamında bir takipçi olarak görülmezler ve dışlanmışları an meselesidir. İki uç arasındaki geniş boşluk, liderin gösterdiği yönde tereddütsüz ilerleyecek olan “nefer takipçi” tipi tarafından doldurulur. Aslında “sürü psikolojisi” kavramını kullananların koyun gibi güdüldüğüne inandığı insanlar bunlardır. En dış halkayıysa, iktidarın çekim gücüne kapılmış olan “pragmatik takipçi” grubu oluşturur. Lidere olan bağlılıkları, dönemsel çıkarlar ve geçici uzlaşmalar üzerinden kurulan bu grup pek güvenilir olmasa da, her zaman liderin kaderi üzerinde belirleyicidir. Takipçiler bu şekilde dört gruba ayrılsa da, sonuçta her takipçinin aklında tutması gereken hayati önemde bir bilgi vardır: Lider için kimse vazgeçilmez değildir. Takipçi olarak yaşamanın en trajik boyutunu, günün birinde bir “toksik atık” muamelesi göreceğini bilerek sıranın kendisine gelmesini beklemek oluşturur.

Takipçinin trajedisinin belli bir siyasi grubun eğilimi olduğunu hiç kimse söyleyemez. Vazgeçilebilir olma, lider ve takipçi arasındaki ilişkinin genel dinamiğinden kaynaklanan bir sonuçtur. Dolayısıyla herhangi bir siyasi oluşumda bu dinamiği işbaşında görebilmek mümkün. Geçen hafta Harran Üniversitesi rektörü çevresinde gelişen olaylar, sadece bu dinamiğin işleyişine güncel bir örnek oluşturması açısından önem taşıyor. Hatırlanacağı üzere rektör, önce Erdoğan’a “Karşı gelmek savaştan kaçmak anlamında haramdır” demiş ve daha sonra büyüyen tepkiler üzerine istifasını açıklamak zorunda kalmıştı. Son açıklamasına bakıldığında, kendisini aslında hiç hak etmediği tepkilerle maruz kalmış bir kişi olarak gördüğü anlaşılıyor. Ona göre, kötü niyetli insanlar dediklerini çarpıtmış ve sözlerine bambaşka anlamlar yüklemişti. Rektörün ifadesine göre, kendisi güya ülkenin içinde bulunduğu koşullarda lidere itaatin önemini vurgulamanın ötesinde bir maksat gütmüyormuş. Buna rağmen, kötü niyetli insanların Erdoğan’ı ve üniversitesini yıpratmak için kolları sıvadığını görünce, daha çok zarara sebep olmamak için istifa etmiş. Belli ki, kendini Müslümanlar için farz olan cihat görevinin heyecanına kaptırmış bir “nefer takipçi” gibi lanse etmek istiyor. O da olmazsa, reise duyduğu sevgi ve sadakatinin gücünden ötürü taşkınlık yapan bir masum muamelesi görmeyi bekliyor. Oysa ne alkışlayan biri var görünürde, ne de “Gitme, kal!” diyen. Rektörün akıbeti hiç de öyle güçlü bir inancın yankısında kalmış bir fedainin durumunu yansıtmıyor. Yaşananlar, sanki öne çıkma veya göze girme yarışını eline yüzüne bulaştırmış bir fırsatçının hezimetine daha çok benziyor.

Neyse, durum şu veya bu olsa da, hiçbir şey fark etmeyecek. Sonuçta rektör bir takipçinin içinden geçebileceği bütün evrelerden geçmiş gibi görünüyor. Olayların gelişim seyri, önemli takipçiler arasına girme sevdasındaki bir “koyunun”, pragmatik olacağım derken yararsız bir izleyiciye dönüşme sürecini işaret ediyor. Böylelikle değişik takipçi gruplarında ayrı ayrı var olan zaafları, bir hamlede kendi bünyesinde toplamayı başarmış bir zat çıkıyor karşımıza. Ortaya çıkan hedef rektörün cüssesinden daha büyük olunca, sağ cenahtan havaya kalkan parmakların, onun üzerinden “Bu şirk koşmaktır” diyerek AKP’yi işaret etmesi de sürpriz olmadı. İşte AKP’nin oy makinesini harekete geçiren asıl etmeni bu zeminde buluyoruz. Önce Naci Bostancı bir açıklama yaptı. Ona göre rektörün açıklamasının devletle, dinle, Cumhurbaşkanı’yla ve rektörlük için aranan şartlarla hiçbir ilgisi yoktu. Tek cümleyle söylenecek olursa, rektör haddini aşmıştı. Ardından rektörün istifası vesilesiyle tüm akademisyenlere ve rektörlere dönük bir YÖK açıklaması geldi. Açıklamada “ölçülü, makul, ilmi çerçevede ve toplumun hassasiyetlerini gözetir şekilde” davranma ve konuşma uyarısı yapılıyordu. Belli ki rektör “toplumun hassasiyetlerini” zedeleyebilecek bir iş yapmıştı. Bunun AKP’nin oy makinesine, dolayısıyla da Erdoğan’a zarar verme olasılığı rektörün yararsız takipçi statüsüne geçirilmesini zorunlu kılmıştı.

AKP’nin siyasi hayatının başlangıcından bu yana toksik atık muamelesi gören birçok insan oldu. Dolayısıyla mesele liderliğin selameti için “koyun kurban etme” törenine dönüşen bu örnekle sınırlı değil. Şener, Arınç veya Davutoğlu gibi önemli takipçilerin, güya dava adamı olmaya soyunan Bağış gibi pragmatik takipçilerin göreli değerinin zaman içinde nasıl sıfırlandığına ve dışlandığına hepimiz tanıklık ettik. Ancak daha önce de belirttiğim gibi, bu insan öğütme mekanizmasının sadece AKP’de iş başında olduğunu düşünmek hata olur. Türkiye’de siyasi hayatın ana gövdesini oluşturan tüm yapılar aynı dertten mustarip. Farklı takipçi türlerindeki insanları vazgeçilebilir “yarasız takipçi” statüsüne indirgeyen dinamiklerin yolu, liderlik makamının bulunduğu yerde kesişir. Çünkü sadece davaya kimin zarar verdiğini değil, zararın ne olduğunu ve nasıl tarif edileceğini de liderin tehdit algısı belirler. Bu yüzden, medyanın tüketemediği o meşhur “liderlik sorunu”, esasında liderliğin gerçek sorununu görmemizin önünde bir engel oluşturmaktan fazlasını temsil edemez. Herkesi kendi iktidarına yönelmiş potansiyel bir tehdit olarak gören merkez ile önemli ve pragmatik takipçiler arasında süregelen bitimsiz bir çatışma vardır. Çatışma, neferler üzerinden “koyunların” canı pahasına verilmektedir. Bence liderlik sorununun esasını, bu süreçte ortaya çıkan yıkım oluşturmaktadır.

Siyasetin ibresinin yönünü takipçiden lidere doğru kaydırdığımızda, asıl sorunun bizzat liderin kendisi olduğu ayan beyan ortaya çıkar. Bir sorun olarak lider figürünün dramatik bir örneğine, büyük seyyah İbn Batuta’nın Hint diyarındaki tanık olduğu olaylar arasında rastlıyoruz. Buna göre, Sultan Muhammed bin Tuğluk, halktan gelen dilek mektuplarında uzun süre boyunca küfür ve tehditten başka bir şey göremeyince öfkelenir. Delhi şehrinin tümüyle boşaltılmasını ve oradaki insanların Devletabad şehrine taşınmasını buyurur. Gerisini olduğu gibi aktarıyorum:

Delhililer reddedince Sultan’ın habercisi gidip üç gece sonra kentte kimsenin kalmaması gerektiğini duyurdu. Çoğunluk bu emre uydu, ama bazıları evlerine saklandılar. Sultan kentte kalan kimse olup olmadığının aranmasını istedi; köleleri sokakta biri sakat diğeri kör iki kişi buldular. Bu iki kişi onun huzuruna getirildi ve Sultan sakatın mancınıktan atılması, körün de Delhi’den Devletabad’a kadar, yaklaşık kırk günlük yolda sürüklenmesi emrini verdi. Adam yolda parçalandı ve Devletabad’a ulaşan tek parçası bacağıydı. Sultan bunu yapınca herkes, eşyalarını ve sahip olduğu diğer şeyleri bırakarak kenti terk etti; kent bütünüyle terk edilmiş olarak kaldı. Güvendiğim birinin bana anlattığına göre durumu teftiş etmek isteyen Sultan, bir gece sarayının balkonuna çıkmış. Delhi’ye şöyle bir baktığında tek bir bacanın bile tütmediğini ve tek bir kandilin bile yanmadığını görmüş. Sonra da şöyle demiş: “Şimdi gönlüm hoş oldu.”

Tarihçiler böyle bir olayın asla yaşanmadığına, bunun bir rivayetten ibaret olduğuna emin. Bazı edebiyatçılarsa hikayede gerçekten başka bir şey anlatılmadığına tüm varlığıyla kefil. Rivayet ve gerçeğin, edebiyat ve tarih aracılığıyla buluştuğu yerdeyse liderlik sorunun gerçeği ve çözüm imkanları bulunuyor. Aslında çözüm o kadar da zor değil; yeter ki bakışlarımızı doğru tarafa yönlendirelim. İşte o zaman, herkesin gönlü hoş olacak.


Ahmet Murat Aytaç kimdir?

Ailenin Serencamı: Türkiye'de Modern Aile Fikrinin Oluşumu (2007), Kitlelerin Ruhu: Siyasi ve Sosyal Tahayyüle Kalabalıklar (2012) adlı eserleri kaleme aldı. Göçebe Düşünmek: Deleuze Düşüncesinin Kıyılarında (2014) adlı eserin editörlerinden biridir. Şubat 2017'de yayımlanan KHK ile ihraç edilinceye kadar Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi'nde Yardımcı Doçent ünvanıyla çalıştı. Temel ilgi alanları insan hakları felsefesi, siyasal düşünceler tarihi ve siyaset kuramı, radikal demokrasi gibi konulardan oluşmaktadır.

YAZARIN DİĞER YAZILARI