Evrim Altuğ
Evrim Altuğ

Orhan vs. Cem vs. Çetin vs.: Çekiyor, okuyor, anlatıyor

Pazar, 4 Kasım, 2018
Kendini 'fotoğrafçı vs.,' olarak tarifleyen akademisyen ve fotoğraf sanatçısı Orhan Cem Çetin'in iki kitabı, 'Bedava Gergedan' ile 'Tut', Fil Yayınları etiketiyle raflarda. Çetin'le Evin Sanat Galerisi'nde Eda Yiğit küratörlüğü ile henüz sona eren 'Sahne Arkası'nın arkasından konuştuk

Boğaziçi Üniversitesi Psikoloji Bölümü lisans eğitiminin ardından İstanbul Bilgi Üniversitesi’nde Görsel İletişim Tasarımı yüksek lisans derecesini alan fotoğraf sanatçısı Orhan Cem Çetin, geçtiğimiz günlerde ‘Sahne Arkası’ isimli projesiyle Evin Sanat Galerisi’ndeydi. Küratörlüğünü Eda Yiğit’in yaptığı bu sergide iki ayrı performans da gerçekleştiren Çetin’in emeği, çalışmalarındaki eklektik yaklaşımı ve imgelerin gerek izleyici gerekse metinle kurduğu üretken ilişki adına da dikkat çekici oldu. İlk kişisel sergisi ‘Tanıdık Şeyler’i 1988’de açan Çetin ile, Fil Yayınları’ndan yeni çıkan iki kitabı, tekrar baskısıyla raflara dönen ‘Bedava Gergedan’ ve metin ile imgenin flörtünü elle tutulur hale getiren melankolik, günce lezzetli ‘Tut’un refakatinde konuşma fırsatı bulduk.

‘Sahne Arkası’ demek, belki de her şeyden önce bize bir sahnenin varlığını, bir düzen ve kurgunun varlığını hatırlatmak ve bunun uyarısında bulunmak demek olmalı… Bu sahneyi kurarken kendinizi nerede hissediyorsunuz, bir yönetmen, figüran yoksa bir kameraman mısınız?

Belki ben, biraz daha eski bir sanatçı anlayışını benimsemiş olabilirim. Ne biri ne öteki ama bunların hepsi. Benim sahnemde olay belli ölçüde sahne arkasında cereyan ediyor. Özellikle bu sergide biraz bunu göstermek istedik. Tabii seçki, küratör Eda Yiğit’e aitti. Onun yaklaşımı üzerinden bu isim oluştu. Bir görünen Cem var. Daha önce yaptığım sergilerde tek bir seri sergiledim. Belli bir anda baktığınız zaman, belli bir şey üzerinde çalışıyor görünüyorum. Ama, arka planda, yani sahne arkasında çok karışık bir şey cereyan ediyor. Aynı anda yapılmış farklı seriler var. Bunlar birbirlerine benzemiyorlar. Bazen yazıyor, bazen boyuyorum. Bazen daha geleneksel yöntemler, bazen dijital fotoğrafın çok ileri tekniklerini kullanabiliyorum. Ve ortaya çıkan işler de, pek birbirine benzemeyebiliyor. Ama, birbirine benzer olan, meseleleri ele alış biçimim. O yüzden de, görünen Cem’in arkasında nasıl biri var, nasıl bir şey cereyan ediyor, bunu görmek açısından sergiye ‘Sahne Arkası’ ismini verdik. Ve bu bana da çok uydu. Çünkü sonuçtan çok süreç odaklı bir çalışma tarzım var. Bir şeyin nasıl meydana geldiği, bu uzun süreçte neler olduğu çok ilgimi çekiyor. Sonuca da, yaşanan bu sürecin bir tortusu gözüyle bakıyorum. Fotoğrafta da bazen bu bir şanssızlık olabiliyor, çünkü izleyici sizi sanatınızı icra ederken göremiyor. Her şey olup bittikten sonra, o tortuyu görüyor. Ama diyelim ki bir tiyatro, müzik veya performans sanatçısının işi sergilenirken, doğrudan doğruya o sanatın icra halini izlemek mümkün olabiliyor. Bu da benim gıpta ettiğim bir şey ve serginin açılışında da, bu türde iki eylem/happening de yaptık. Bunların birinde fotoğraf üretildi, diğerinde de izleyiciler fotoğrafı tüketilirken görmüş oldular.

Büyük Öpücük, Evin Sanat Galerisi Sahne Arkası sergisinden

‘SANATI DUVARA ASILAN BİR ŞEY GİBİ GÖRMÜYORUM’

Bu durumda İngilizce telaffuzu ile, ‘Image in the making’ / ‘İmgenin oluş hali’ veya ‘Process in the making’ / ‘Sürecin oluş hali’ sizin için burada bir tür cömertlik ile vurgulanmış denebilir mi ? Bir nevî mutfağınızı açıyorsunuz, buyurun bana bir de buradan bakın diyorsunuz, değil mi?

Evet evet aynen öyle, hiçbir zaman bu sürecin son noktasında imiş gibi görmüyorum. Aslında o bir bahane. Maksat aslında bir diyalog yaratabilmek. Bunun üzerine konuşabiliyor olmak önemli. Bu yüzden örneğin sergideki eser künyelerinde, kullanılan tekniği de çok fazla söylemedik. Bu soru sorulsun diye belki de… Bir video bulunuyor ayrıca sergide. Orada aslında sergideki fotoğrafların da nasıl oluştuğuna dair birtakım ipuçları var. Yani, serginin içindeki işler de birbiriyle diyalog halinde ve birbirini ima edecek biçimde… Ve buradan da, izleyici ile bir tartışma, diyalog başlatmak daha çok önem verdiğimiz bir şey idi. Zaten ben, sanatı duvara asılan bir şey gibi görmüyorum. Bu, daha çok izleyicinin zihninde oluşan bir şey ve ben de bu sebeple diyaloğu çok önemsiyorum.

Orhan Cem Çetin

Sanat eserinin kişinin iç ve dış dünyasındaki işlevselliği, sizin için çok önemli, değil mi? Bu yapıtın taşınabilirliği, aktarılabilirliği, neredeyse eserin de ölümlülüğü ve ölümsüzlüğünü tayin edici olsa gerek değil mi? Bir şeyin arşivsel olması ile hatırlanabilir olması arasında ciddi bir fark mı var?

Evet, çok güzel bir nokta. Nitekim açılışta yaptığımız eylemlerden biri bir Polaroid transfer idi. Bu benim daha önce, 2000 yılında Boğaziçi Üniversitesi Sanat Bayramı sırasında yaptığım işin bir tekrarı idi. ‘Ayakaltı’ adını verdiğimiz bir iş, bunu daha önce Polaroid emülisyon kaldırma yöntemi ile asfalta uygulamıştım. Burada da, galeri zeminine bir Polaroid fotoğrafı kendi T59 tipi taşıyıcı kartonundan ayırıp, incecik bir emülsiyon halinde yapıştırdık ve kuruttuk. Bu tabii, hiçbir şekilde kalıcı bir fotoğraf değil… Yok olup gidiyor. Hatta insanları üzerine basılsın diye teşvik bile ediyoruz. Aslında fotoğrafın kalıcılığı, her şeyi dondurup ölümsüzleştirdiği ile ilgili bir vurgu var ya bu da ona bir bakıma itiraz anlamına geliyor. Fotoğraf bir espas yaratıyor. Bir görünüşü, sahneyi belki bir kere daha görmemizi sağlıyor ama daha sonradan kalıcı bir şey değil. Bu sebeple bir gün bütün fotoğraflar yok olacak. Ama bazı fotoğraflar çok daha çabuk yok olacaklar. Belki bu fotoğrafçıların bu fikre de kendilerini alıştırmaları gerekiyor. Bu yüzden sergiye gelip geçici bir iş de koyduk. Bu sebeple dediğin çok doğru. Fotoğrafın hatırlanır olması ile, kalıcı olması arasında bir fark var. Bu noktada şu da önem kazanıyor: Bizi çok değiştirmiş, etkilemiş fotoğrafların bazılarının orijinallerini bazen hiçbir zaman görmemiş oluyoruz. Gördüklerimiz onların bir kitap sayfasındaki röprodüksiyonu da olabiliyor. Bir internet sitesi veya posterde gördük… Bu yetiyor yani. Bunun orijinali ile karşılaşmak dahi gerekmiyor aslında.

Bunun da sizin yazarlığınıza epey sirayeti oluyor… Çünkü bir tür okur-yazarlık süreci yaşıyor ve yaşatıyorsunuz. İmajın size dikte ettirdiği kimi şeyler mi var?

Ben şuna inanıyorum: Herhangi bir görüntüyü, ki bunun foto – grafik görüntü olması bile şart değil, hızla sözcüklere tercüme ediyoruz. Ve ancak o şekilde anlamlandırıyoruz. Sözcüklere dönüştürüp, tercüme edip, kategorize edip, indirgeyip, buradan bir anlam türetiyoruz. Bu kaçınılmaz ve çok hızlı yaptığımız bir şey. O yüzden herhangi bir fotoğraf, tamamıyla görsel bir şey olsa dahi, çok kısa bir süre içinde sözlere dönüşüyor zaten. Bu yüzden ben, fotoğraf ile metin arasında zaten çok özel bir ilişki olduğunu düşünüyorum. Benim yazıyla ilişkim daha önce çeviriler üzerinden başlamıştı. Sonrasında cesaretimi toplayıp, kendi metinlerimi de yazmaya başladım. Şu anda da fotoğraflar ve metinleri bir şekilde kaynaştırmaya, onları birbiriyle ortaklık içine sokmaya, besler hale getirmeye çabalıyorum.

Pomodoro, Evin Sanat Galerisi Sahne Arkası sergisinden

Serginizdeki en geçimsiz imgeler hangileri oldu?

Muhtemelen benim ‘Bookbound’ ismini verdiğim, kitap detaylarından oluşturduğum sahnelerden oluşan bölüm, çünkü orada çok pürüzsüz bir teknik var. Aşırı çarpıcı ve doğru renkler var. Ama diyelim ki kâğıt negatif kullandığım işlerde, daha düşük çözünürlük gibi algılanabilecek, fotoğrafik imgenin çok daha keskin olarak algılanmadığı, daha çok boyanın ve dokunun görüldüğü bir estetik var. Bu ikisi arasında bir uçurum var. Özellikle ‘Bookbound’ serisinde, biraz daha artizan tarafımı, becerilerimi görünür hale getirmeye çalıştım. Keza bu sipariş üzerine hazırlanan bir seri idi ve bununla ilgili bir beklenti de vardı. Orada böyle bir estetik oluştu. Diğerlerinin tamamında ise kendimle muhatabım ve bir hesaplaşma söz konusu. Bu güne dek yaptığım işler içinde izlediğim belli bir yol var. Özellikle ‘Gümüş Gezegen’ serisinden sonra, kâğıt negatif tekniğini kullanmayı çok istiyordum. Burada da, biraz daha fazla boya kalemleri, preslenmiş imgeler ile yeni bir seri daha ortaya çıktı. Beni daha fazla temsil eden işler de onlar…

Bir fotoğrafa empati ve antipati ile bakmak neyi değiştirir sizce?

Özünde pek fazla bir şeyi değiştirmez. Yeter ki duygu geliştirebilelim. Bu şuna benzetilebilir: Hani, aşkın tam tersi nefret zannedilir ya, halbuki derler ki, aşk ve nefret, kökleri bir olan iki ağaçtır. Bu yüzden, antipati veya sempati o kadar önemli değil, çünkü burada geliştirdiğiniz duygular, yine de o fotoğraftan kaynaklı olacak ve size, benzer bir yön verecek. Ama o iş hiç yokmuş gibi deneyimlemek, her halde sanatçının başına gelebilecek en kötü şeylerden biri . Benim yaptığım bir işten nefret edilmesini, hiçbir şey hissedilmemesine tercih ederim…

Sergiyi gezerken, sivri uçlu kimi eşyaların detayları ile ilgili bir seri de dikkat çekiyor. Buna baktığımızda ciddi bir yabancılaşma da yaşıyor ve neyin zirve, neyin zemin olduğu konusunda çok ciddi bir paniğe kapılıyorsunuz. Dolayısıyla şunu sorayım: Fotoğraflar sizi dışlarsa ne yapmalısınız?

Bir defa böyle bir şeyin olamayacağını kendinize hatırlatın derim; fotoğraf sizle iletişime girmez. Siz fotoğraf ile iletişime girersiniz. Ama böyle genel bir kanı var. Anlam ve söylemin yapıttan size doğru geldiği ile ilgili bir inanış vardır. Aslında bu olamayacak bir şey. Ancak, bizden esere doğru giden atıf veya çağrışımlar veya çağrışımsızlık olabilir. O yüzden bir fotoğraf sizinle konuşmuyor ise, aslında siz o fotoğraf ile konuşmuyorsunuz demektir. Sizin geçmişinizdeki herhangi bir deneyim ile, bir travma veya yaşanmışlık ile bir bağ kurulmuyor ise, size bir şey hatırlatmıyor ya da çok fazla şey hatırlattığı için içinden birini seçemiyorsunuz demektir. Burada sıradanlıktan ya da tamamen yabancı olmasından bahsediyorum ki o zaman yapılabilecek çok fazla bir şey yok ve bu bir problem de değil. Ama eğer, eser üzerinden özellikle sanatçı ile ilgili bir temas arıyor isek, bu bizi ilgilendiriyor ise, o zaman bu fotoğrafın başkalarıyla ve sanatçıyla nasıl konuştuğu ile ilgili bir çalışma yapılabilir. Ama fotoğrafın bizimle konuşmak istememesi gibi bir kabiliyeti yoktur. Biz fotoğrafla konuşmuyoruzdur.

Sınır Tanımayan Bitkiler Sergisi’nden

Besteci ve müzisyen ilişkisini bu sergide de hissediyoruz. Küratör Yiğit kendince bu besteleri sahneye koymuş gibi görünüyor…

Ben kendi tecrübemde bunu bir orkestra şefi ve orkestra olarak tabir etmeyi daha doğru buluyorum. O yüzden de benim örneğimde şef bir kompozisyon üretmiyor, o daha çok onu yorumluyor. Orkestrayı bir enstrüman gibi çalıyor. Bu sebeple ben küratörü daha çok besteciden ziyade bir orkestra şefine benzetiyorum. Var olan bir eser üzerine yorum getiriyor. Ama sonuçta, orkestra yolu ile eseri yorumluyor. Biz Eda ile bu çalışmalara mayıs ayında başladık. Çok uzun süren görüşmeler oldu, ses kayıtları yapıldı. Benim şu anda bulunduğum nokta, motivasyonum, yaptığım işler, bunlarla ilgili çok fazla bilgi aldı Eda ve tüm arşivi ele alarak az görülmüş çalışmaları da katıp bunların içinde bir bütünlük bulmaya çalıştı. Özellikle bugün yaptığım işler ve geçmişte yaptıklarım arasında bir ilişki bulmaya çalıştı. Önerileri oldu ve bunun üzerinden de sergi oluştu. Ortaya çıkan seçki benim içime sindi. Beni çok iyi anlattığını düşündüğüm bir sergi oldu. Başarılı bir küratoryel çalışma ile, galiba eserler kadar sanatçı da sergilenmiş oluyor.

‘ONLINE ALBÜMLERDEN EVVEL AİLE ALBÜMLERİ YAPMIŞTIK’

Serginin bir post-modern lezzeti olduğunu söylemeden geçemem. Çok sayıda imgeyi olduğu gibi, bunların ele aldığı anlamı da karşısına alıp, eleştiren ve onu çözümlemeye, anlamaya sevk eden, kuşkucu bir karakteri oldu bu serginin. Etkinlikte özellikle bana çağrışım yapan önemli iki film, Ridley Scott ve Denis Villeneuve’ün çektikleri, Philip K. Dick uyarlaması Blade Runner / Bıçak Sırtı filmleri oldu. Oradaki Replikant’ların kendilerine anı biriktirme gayeleri ile bugünkü insanın kendine sürekli geçmiş biriktirme arzusu içinde olması, bir nevî aidiyet ya da reddiye ilişkisine dönüştü, değil mi?

Kesinlikle. Geçmişte Facebook’ta rastlanan ‘online’ albümlerden de evvel, ‘aile albümleri’ yapmıştık ve fotoğraf baskılarından oluşan o albümlerde bunu çok rahat görebiliyorduk zaten. Orada geçmişi bir inşa çabası var ve bunun üzerinden tekrar tekrar geçildiği rahatlıkla görülebiliyor. Aile tarihi içinde, kilometre taşı denilebilecek olaylar olduğunda, bazı aile fertlerinin suretleri, kafaları albümden çıkarılabiliyor. Bazı fotoğraflar ekleniyor, bazıları eksiliyor ve söylemeye bile gerek yok, o albümlerde üzücü şeyler hiç olmuyor. İnsanlar hiç ayrı düşmüyor, hep mutlu. Aileye yeni bireyler katılıyor, ölüm olmuyor… Buradan da öyle bir geçmiş kuruluyor.

Hatta insanlarımız bizler için öyle ‘değer’li ki, onları duygusal birer sermayeye dönüştürerek, en sevdiklerimizi ‘cüzdanımızda’ saklıyoruz…

Bedava Gergedan, Orhan Cem Çetin, Okuyan Us Yayınları, 2004, 218 syf.

(Gülüyor) Doğru, ben bu sergiye paralel olarak iki kitap yayımladım. Bunlardan biri, ilk olarak 2004’te yayımlanmış olan ‘Bedava Gergedan’ın Fil Yayınları’ndan çıkmış ikinci baskısı. Küçük değişiklikler var. Diğer kitabımın adı ise ‘Tut’ / ‘Keep’. Bunu da hayalî bir kişinin fotografik güncesi olarak yayımladım. Aslında bu kitapta da tam olarak senin söylediğin şey var. Kitabın sayfalarını çevirdiğimizde, burada anlatılan hayalî kişinin topladığı objeler ve tuttuğu notlar üzerinden kendine bir geçmiş inşa etmeye çalıştığını görüyoruz. Bu kulağa ne kadar yapay geliyor bilemiyorum ama aslında hepimiz de bir yandan bunu yapıyoruz. Geçmişimizdeki belli dönüm noktaları ve başarıları öne çıkarıyoruz. Bazılarını ise hatırlamamayı, gömmeyi, silmeyi tercih ediyoruz. Birtakım şeyleri farklılaştırıyoruz. Hatta, başkalarının hatıralarını kendimize mal ediyoruz. Böyle bir hafıza inşa etme sürecindeyiz. Fotoğraf burada çok kullanışlı. Bir yandan da işimizi zorlaştıran bir şey. Siz bir hatırayı değiştirmek istediğinizde, onunla ilgili fotoğrafı da değiştirmek durumundasınız. Bu da her zaman o kadar kolay değil. O nedenle kendine bir geçmiş inşa etmek isteyen için, fotoğraf hem çok kullanışlı, bir yandan da işini çok zorlaştıran bir şey. Bu nedenle fotoğrafla ilişkimizde bir nevî aşk-nefret ilişkisi içinde olduğumuzu düşünüyorum. Bu tabii, dijital albümlerle çok daha kolaylaştı. Ve bu artık kontrolümüzün de dışında. Sizin ‘tag’lenmeniz vesilesiyle başkalarının albümünde yer aldığınız andan sonra iş biraz zorlaşıyor tabii..

Sergideki resim ve fotoğraf flörtü için ne denebilir?

Bir yanıyla bunun avangart, yeni, öncü bir tavır olduğu düşünülebilir. Şahin Kaygun bunu geçmişte yaptı. Ama bir yandan da fotoğrafın ilk bulunduğu 1850’lere filan gittiğinizde, fotoğrafın üzerine boya sürüldüğünü, fotomontaj ve kolaj yapıldığını görebiliyorsunuz. Bu yüzden bu çok yeni bir tavır değil. Fotoğraf ile resim arasında zaten reddedilemeyecek bir akrabalık ilişkisi var. Diyelim ki ‘Camera Obscura’ kullanan ressamlar da bulunuyordu. Fotoğrafçılar resimden içerik ödünç aldılar. Klasik resim külliyatından temalar alalım dediler, resim ile fotoğraf arasında zaten çok yoğun bir ilişki olduğu için ben bunu çok tuhaf ve avangart bir davranış olarak düşünmüyorum. Biraz, bir cesaretten de bahsediliyor. Ama ben ressam değilim ve bu yönde de bir eğitim almadım… Bu sebeple de haddim değil ve haddim olmayan bir işe kalkıştığım için, bunun cesaretli bir tavır olduğu söylenebilir. Ama fotoğrafın kendi ontolojisi içinde, bunun cesaretli bir tavır olduğu söylenemez. Sadece, bireysel ölçekte benim fırça ve boyayı da kullanmam, kendi adıma cesaretli bir davranış sayılabilir. Burada da işlerin bir kısmı, ‘Boyalı Kuş’ videosu da dahil olmak üzere, fotoğrafın üzerine boya ve fırça kullandığım, gerçeklik böyle değil evet ama, bana böyle görünüyor şeklinde imada bulunduğum işler. Ben bunu uzun süredir, farklı seri ve şekillerde yapıyorum. Kâh negatif boyayarak, kâh dijital renklendirmeler ile geçmişe doğru işlerime bakanlar, bunu görebileceklerdir.

Tıpkı bir baharatı, ilacı veya içkiyi kullanır gibi, fotoğrafı da belli bir dozun üzerinde kullanmak, hem ona ve hem de bize, sakıncalı mı? Bir fotoğrafın önünde ne kadar kalabiliyoruz? Bir fotoğrafa gece ve gündüz bakmak aynı şey mi?

(Gülüyor.) Bir düşüneyim! Bilmiyorum ki! Bu fotoğrafına da bağlı. Gece gündüz sorunuz da güzel bir soru. Güzel bir egzersiz… Meselâ benim ürettiğim bir fotoğrafa benim bakmam ile senin bakman arasında, haliyle farklar olacak. Çünkü o bana ürettiğim andan, ürettiğim anla ilgili motivasyon ve çağrışımlarına dek, bir paket halinde geliyor. Ama bu sana bambaşka bir şey söyleyecektir. Bir fotoğrafın herkese aynı şeyi yaşatması zaten beklenemez. Ama yaşatıyorsa zaten o bir konvansiyona dönüşmüştür. Bir imge dilinin parçası olmuştur. Sonuçta fotoğraf dilsiz bir şey, çağrışımlar yaratıyor. Fotoğraf anlatamaz, anlatmıyor. Sadece gösteriyor. Bunun ne anlama geldiği, ne çağrıştırabileceği tamamen izleyiciye özel, onun zihnindeki süreçleri tetikleyebilecek olan bir şey. O nedenle soruna dönecek olursak, eminim hayatın boyunca tek bir fotoğrafa bakarsan bu sana zarar verir… Ama bir sınır çizmek pek mümkün değil. Bu başımıza da geliyor. Örneğin bu fotoğraflara dönüp dönüp en fazla ben bakmışımdır. Defalarca sıralayıp üretirken o kadar çok bakıyorsun ki, bu bir tür zehirlenmeye yol açabiliyor. İmge senin için anlamı ve ‘güzelliği’ni kaybetmeye, sıradanlaşmaya başlıyor. O yüzden her sergi açılışında yaşadığım o duygu, her nasılsa bu sefer pek olmadı. Fotoğrafları duvara astıktan sonra kafamdan aşağı kaynar su dökülüyor gibi olabiliyor. Ben nasıl böyle bir aptalca bir şey yapabildim! Bu fotoğraflar berbat, geri de dönemem diye büyük bir pişmanlık duygusu sarıyor beni… Neyse ki insanlar böyle şeyler demediler. Tabii diyen de oldu ama, bu beni korkutacak seviyede değildi. Bu biraz da işle fazla haşır neşir olmakla ilgili. Zehirleyici bir şey yani.

Sanat eleştirisinin de böyle bir zehirlenme riski olduğunu söyleyebilir miyiz ?

Kesinlikle. Ben şu anda bir öğretim görevlisiyim. Daha önce Bilgi Üniversitesi’nde idim, şu anda Bahçeşehir Üniversitesi’ndeyim. Orada gözlemlediğimiz bir şey vardı. Yetenek sınavı ile öğrenci alıyoruz. Son derece yaratıcı çocuklar bir sene içinde hiçbir şey yapamaz hale geliyorlar. Biz bu insanları tuhaf bir şekilde söndürüyorduk. Ve ben o dönem ‘entelektüel zehirlenme’ diye bir laf uydurmuştum. O kadar çok iş gösteriyorsun ki, hiçbir şey yapamaz hale geliyorlar. Çünkü birileri daha iyisini yapmış, birileri ondan daha iyi düşünmüş vb., böyle bir korkaklık gelişiyor. Halbuki bu kadar bombardıman olmadan, genç sanatçılar kendi dünyaları ile baş başa iken çok daha yaratıcı olabiliyorlar. Bu çok tehlikeli bir şey.

‘CV’MDE FOTOĞRAFÇI VS. YAZIYOR’

Sergi açıldı tamam, şimdi başınıza ne geliyor peki ?

Sergi sonu da, serginin açılış gecesi de genellikle bir travmadır. Belki yüzlerce kişi gelir, size gülümser ve sonra ortadan kaybolurlar. Serginin kapanışı da böyle. Bir ay boyunca gündemdesiniz, sergi açıkken çok şişinerek dolaşıyorsunuz, derken bu durum ‘sergisi vardı’ya dönüyor, başkaları gündeme geliyor bu ve siz yavaş yavaş bir hatıra haline geliyorsunuz. Ama sonuçta, bir sergide kendinizi teşhir ediyorsunuz ve bu sizi çok kırılgan bir hale getiriyor. Bu nedenle de tedirgin edici, ama yükselten de bir duygu bu. Üzerine konuşma fırsatı bulduğum zaman, bir sonraki adımda ne yapacağımla ilgili, hayatta nerede durduğumla, bu topluluktaki yerimle, varoluşumla ilgili bir değerlendirme yapma şansım oluyor ve bu benim için çok değerli, hayatî ve gerekli. En temel motivasyonum bu.

Sergi bana kalırsa, Metin Erksan’dan Jean-Luc Godard’a, Tarkovski’den Nuri Bilge Ceylan’a, hatta Truffaut’dan nicelerine, sinemaya epey selam da söylüyor…

Bu benim öngördüğüm bir şey değil. Bu yorumunu ilginç buldum. Benim için serginin Şahin Kaygun’u hatırlatması, yeterli. Ama benim sinema ile ilişkim fotoğrafa kıyasla çok daha zayıftır. Bir hikâye anlatma yöntemi olarak sinema, fotoğraftan radikal olarak farklı. İzleyicinin konumu da farklı, hikâye anlatma yöntemi olarak da farklı. Sinemanın kurgusu fotoğraftan çok daha farklı. Ortalamadan daha iyi bir seyirci olduğumu söylerim, ancak bunun fotoğrafçılığımı besleyen bir şey olduğunu söyleyemem, daha doğrusu eğer böyle bir şey varsa, bunun farkında değilim. Hatta bir hikâye anlatma yöntemi olarak sinema ile fotoğraf arasında çok büyük farklar olduğunu düşünüyorum ve birbirlerini de ‘kirlettiklerini’ düşünüyorum. İyi bir fotoğrafçı, iyi bir sinemacı olamıyor. Tersi de geçerli. İyi bir fotoğrafçı sinema yaptığı zaman, onun bir fotoğrafçı olduğunu aklımızda tutarak filmi izlememiz gerekiyor belki de… Meselâ Nuri Bilge Ceylan’ın fotoğrafçılığı çok baskındır. Bana kalırsa İklimler’de fotoğraftan kurtulabildi ve sinema tarafına geçti. Bu ikisi, beraber yaşayamıyorlar bana göre. Sinemanın, fotoğrafın bir türevi olduğu hep söylenegelen bir şey, ama bir yöntem, disiplin olarak, kurgu ve izleyici deneyimi adına aralarında çok büyük farklar var. Bir yandan da kendime şunu hatırlatıyorum: Arkadaşlarımın çoğu, ait olduğu ve kendine hakim olduğu disiplini yerlere göklere sığdıramıyor. “Varsa yoksa tiyatro, varsa yoksa edebiyat,” vb., ben fotoğrafı böyle ele almıyorum. Bu kadar çok disiplin bir arada var olabiliyorsa, bunların her birinin çok büyük, temel bazı eksiklikleri de vardır demektir. Eğer her şeye kadir tek bir sanat disiplini olsaydı, zaten bir tek o olurdu. Bu kadar farklı yöntemler olduğuna göre, bir yandan da sanatın kifayetsiz kaldığı alanlar da olabilir. O anlamda bir fotoğrafçı olarak benim bu yetersizlikleri, fotoğrafın nerede kifayetsiz kaldığını bilmem, çok önemli. Bu yüzden de fotoğrafı her şeye kadir bir alanmış gibi, bir fetişmiş gibi ele almam çok yanlış olur. Fotoğraf ile yapılamayacak birçok şey var. Bu yüzden de başka yollara sapabiliyorum. Metne başvurabiliyorum, performanslarım var vb., söylemek istediğim bir şey var ve bu fotoğraf ile olmuyor ise, bunun yolu ne ise onunla yapmak gibi bir çabam var. Bu nedenle de CV’min altında ‘Fotoğrafçı vs.’ yazıyor.

Metnin imgeleştiği, imgenin metinleştiği aralıklar da sizin için önemli.. Sergideki günlükler bunun bir delili. Bu da bize John Berger’ı, keza kanımca Tuncer Erdem’i anımsatıyor. Dolayısıyla buna bir Dünya yurttaşının subjektif objektifinden eklektik bir birikim denebilir.

Evet, çok güzel, çok memnun kaldım bu tariften. Gerçekten bu güne kadar hep tek bir seri üzerinden sergi yapmış olmamı yadırgadım ve kınadım. Niye böyle bir şey yapıyoruz ? Çünkü hayat böyle yalınkat bir şey değil ki… Meselâ Wolfgang Tillmans’ın işlerini düşün, hayat çok cepheli, katmanlı, sürprizli bir süreç ve eğer fotoğraf sanatı, hayatı yorumlayan bir şey ise bu kadar yalınkat bir şey olması beklenemez. Bu nedenle hayata temsil adına en fazla yaklaşan sergimin de bu olduğunu söyleyebilirim. Ki bu bir retrospektif değil ve ben buna ‘Protospektif’ gibi bir tanım yakıştırmıştım. Geleceğe dönük bir perspektif. Tek kişilik karma sergi. Bu serginin, pentürün kalelerinden biri olan Evin Sanat Galerisi’nde açılmasının da benim için ayrı bir anlamı var. Burada fotoğrafçı kimliğimle sergi yapıyor olmak benim için gerçekten kıvanç verici. Serginin bu mekânda olmasının da ek bir anlamı var.

Bilgi ve sergi görselleri için:
http://www.evin-art.com/exhibitions/200-backstage-orhan-cem-cetin-photograph-exhibition

 

YAZARIN DİĞER YAZILARI