Ahmet Kural’ın beden dili ve yazılı şiddeti...

Pazar, 4 Kasım, 2018
“Ahmet Kural yalnız değildir!” diye bağıranlar var şimdi. Bence de yalnız değil. Bir sürü var ondan. Daha beterleri var. Çok daha beterleri var. Kadınlar konuştukça, azalacaklar tek tek.

Bazen birisi uzun uzun, güzel güzel, mırıl mırıl konuşur. Anlattıklarının hepsi de gayet mantıklı ve inandırıcıdır ama nedense, inanmazsınız. İnanmayı çok istediğiniz zamanlarda bile, inanamazsınız. İçinizden bir ses, karşıdakinin doğru söylemediği ihtimalini fısıldayıp durur.

O içinizde fısıldayan ses, genelde haklıdır. Karşınızdakinin ağzından dökülen kelimelere değil, beden dili ve mimiklerine bakar çünkü. Kelimelerle beden dili arasında uyum yoksa, konuşmada söylenmeyen bir şeyler, yalanlar, gerilimler, akrepler, yılanlar var demektir.

“İnsanın kelimeleriyle beden dili nasıl uyumsuz olabilir?” sorusunun cevabını görmek isterseniz, bugünlerde adı şiddetle anılan Ahmet Kural’ın çok üzgün olduğunu açıkladığı videoyu izleyebilirsiniz.

Ellerini birbirine sımsıkı kenetlemiş, çok hızlı konuşan bir Ahmet Kural’la başlıyor video. “Öncelikle böylesine çirkin iddialarla karşınızda olduğum için, çok üzgünüm. Bu çirkin iddiaların da hiçbirini kabul etmiyorum” diyor. (“Çirkin iddia”yı biraz daha tekrarlarsa, olanların gerçekten sadece çirkin bir iddia olduğuna inanabiliriz belki.)

Ellerini o kadar sıkı kenetlemiş ki, parmakları ezilecek gibi duruyor. Bu hareket stresin, gerginliğin ve kaygının habercisidir maalesef. İnsanın bazen kendini, bazen stresini bastırma, ellerini bir dayanak gibi kullanıp güç alma, kendini güvende hissetme ihtiyacıyla yapılır. Negatiftir yani. Eller ne kadar sıkı kenetliyse, duygu da o kadar negatiftir.

Konuşurken, durup durup sağa doğru bakıyor. Geçmişle ilgili bir olay anlatılırken, bir şeyi hatırlamaya çalışırken, genellikle sağa değil, sola bakılır oysa.

Sağ tarafa, daha çok yeni bir fikir düşünürken bakıldığı için, yalan tespit etmede, önemli bir ipucudur sağa bakmak. Sağa bakanın, olayları değiştirerek anlatacağı, yaratıcılığını kullanarak yeni versiyonlar üreteceği düşünülür.

28 Ekim Salı günü Sıla ve ailem yemek yedik. Güle oynaya Zekeriyaköy’deki evimize geldik” derken, ellerini açıp, sanki temizlemeye çalışır gibi birbirine sürtüyor. Bu hareket, aslında bir şeyden kurtulma, “Bitti bu iş!” hareketi olsa da burada sanki stresten terleyen avuçları kurutma hareketi gibi duruyor. Sonra zaten yeniden hızla sıkı sıkı birleşiyor elleri.

Ayrıntılarını savcılığa vereceğim ifadeden de öğreneceğiniz üzere, aramızda karşılıklı itişme çıktı. Bu esnada kolunu tuttum. Onun dışında hiçbir iddiayı da kabul etmiyorum” dediğinde, vurguları aniden değişiyor. Öfke hop diye çıkıyor dışarı.

Konuşmasına eklediği, asimetrik gülümsemesi (dudağının sadece bir tarafının yukarı doğru kayması) beden dilinde “dürüst olmayan gülümseme” olarak ünlüdür.

Bu cümlelerden sonra da omuzları düşüyor, kamburlaşıyor. (Sırtı kamburlaştırma, küçülme, az alan kaplamaya çalışma hareketi de “yalan söyleyeni anlamak için dikkat edilmesi gerekenler” listesinde ilk sıralardadır.)

Son olarak “Bununla ilgili hukuki yollara başvuracağım maalesef. Çok üzgünüm. Çok!” diyor, uzun bir nefes alıyor ve yeni bir asimetrik gülümsemeyle video bitiyor. 33 saniyelik, biraz aceleye gelmiş bu videoda Ahmet Kural, iftiraya, haksızlığa uğrayan, çok üzgün (çok) değil de sanki çok rahatsız (çok) biri gibi duruyor.

Bu videodan sonra, izleyen birçok insanın iç sesinin “Yalan söylüyor.” diye fısıldadığını gördük sosyal medyada. Stresli olduğu için, beden dilindeki “bozukluklar”ın normal kabul edilmesi gerektiğini savunanlar da oldu. Olabilir. Kimse Beden Dili ve Edebiyatı mezunu olmak zorunda değil.

Videodan sonra da yazılı açıklaması geldi. Bir tür “Evet yaptım ama sor bakalım niye yaptım!” açıklaması.

Çok sevmiş, sevdiğini gördüğünde gözleri parlamış bir insan olarak, kalbim çok acımış olsa da bu yaşananlarla ilgili benden olumsuz bir şey duymayacaksınız” yazmış mesela.

Çok seven yazar, burada, kalbinin neden çok acıdığını merak edelim istiyor. Ayrıca biliyorsunuz, erkekler çok severse, bazen çok erkekleşebilir. Bunu da normal kabul etmek, öyle her şiddette savcılığa koşmamak gerekir.

Tartışmanın sebebi olan ve ağır tahrik içeren konu üzerinden başlayan yüksek sesli, karşılıklı kırıcı tartışma esnasında yaşanan itişme...” yazmış sonra.

Yazar burada, az önce merak ettiğimiz kalbini acıtan ateşe, biraz daha odun atıyor. Ağır tahrik içeren konu ne olabilir? Ortada ağır bir tahrik varsa, bir erkek neler yapar? Seven ne yapmaz?

Konu, canımı ne kadar acıtsa da soğukkanlılıkla, evim dahi olsa, o ortamı terk etmeliydim” yazmış.

Yazar burada, canının acıdığını anlamayanlar için, tekrar etme gereği duymuş. Sonra da “evim dahi olsa” diyerek, zurnanın zırt dediği yere getirmiş bizi. Onun evi. Sıla’nın evi değil. Onun evi. Erkeğin evi yahu! Bekâr bir kadın olan Sıla, onun evindeymiş. İnanılmaz.

(Acıyan bir erkek kalbi, ağır tahrik içeren bir konu ve erkeğin evindeki bekâr kadını birleştirin şimdi. Birazdan bu konuya döneceğiz.)

Ne olursa olsun, böyle bir olayın tarafı olduğum için başta Sıla olmak üzere, tüm kadınlardan özür diliyorum” yazmış.

Yazar burada, ne olursa olsun özür dileyerek, yüce gönüllülüğünü göstermiş. Bakın, ne olursa olsun! İnanılmaz bir büyüklük. Şimdi Sıla düşünsün.

(Acıyan bir erkek kalbi, ağır tahrik içeren bir konu ve erkeğin evindeki bekâr kadına, ne olursa olsun, özür dileyen bir erkek ekleyin. Öyle dursun biraz.)

O gece benimle paylaştığı şeyleri, itidalli bir şekilde karşılayabilmeliydim. Herkesin ayıbı kendine diye düşünmeliydim… Bu ilişkiye ve Sıla’ya saygımdan, olayın detaylarını, resmî makamlar dışında paylaşmayacağım” yazmış sağ olsun.

Yazar burada, insanlıktan çıkmanın, vicdansız olmanın, kendini kurtarmak adına, sevdiğini ve saygı duyduğunu iddia ettiği bir kadını karalamaya çalışmanın yollarını göstermiş bize. Kendisinin de anlamını bilmediğini tahmin ettiğim “itidalli” kelimesini birkaç cümlede daha kullansa, çok daha şık dururdu.

Şimdi… Acıyan bir erkek kalbi, ağır tahrik içeren bir konu, erkeğin evindeki bekâr kadın, ne olursa olsun, özür dileyen bir erkek, erkeğin itidalini koruyamadığı çok gizemli bir olay, kadına ait bir ayıp ve o kadına saygıdan paylaşılmayan detaylar…

Hepsini birleştirince, her tür şiddeti hafifleten, yer yer haklı çıkaran bir sürü sebep dökülmüyor mu ortaya? Bu kadar sebep, bir gece ansızın zavallı Ahmet Kural’ın tepesine binince, adam da ne yapsın? Oluvermiş işte bir şeyler. Sonuçta seven bir erkek.

Yazık…

“Ahmet Kural yalnız değildir!” diye bağıranlar var şimdi. Bence de yalnız değil. Bir sürü var ondan. Daha beterleri var. Çok daha beterleri var. Kadınlar konuştukça, azalacaklar tek tek.


Reyya Advan kimdir?

Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi’nden mezun oldu. 13 yıl, İstanbul’da çeşitli uluslararası reklam ajanslarında, reklam yazarlığı yaptı. Çocuk hikâyeleri ve masallar yazdı. İstanbul’un trafiğine ve nem oranına daha fazla dayanamayarak, Ankara’ya geri döndü. 2009’da, Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi’nde öğretim görevlisi oldu. Reklamcılık, yazarlık, sunum teknikleri gibi alanlarda dersler veriyor. Kurbağalara olan abartılı ilgisi dışında, normal bir insan.

YAZARIN DİĞER YAZILARI