Sistemin 'çaresi' ve krizi: Kimlik siyaseti

Cumartesi, 3 Kasım, 2018
Ne yapılıp edildiğine, ne söz verildiğine bakmadan, ait olduğuna ikna edildiği "kabile kimliğine" göre davranan kalabalıklar, kimlik iknasını kabile dışında kalanlara bakarak tazeliyor. Rahatsızlık veren "yabancıların", sorun çıkartan muhaliflerin itilip kakılması, kabile mensubiyetini bir suç ortaklığına dönüştürürken, "dışarıda kalanlar" için de çaresizlik hissini büyütüyor.

Türkiye’nin dünya tarihi açısından bakıldığında çok da uzun sayılmayacak bir demokrasi ve siyaset tartışması geçmişi var. Hem yönetme erki açısından hem de toplum örgütlenmesi anlamında siyasetin kamusal bir faaliyet haline gelmesinin tarihi çok eski değil. Darbeler, darbe girişimleriyle duraksamış, değiştirilmiş, defalarca kesintiye uğramış kısa ama zorlu bir hikaye bu. Bir türlü yakınlaşılamamış ileri demokrasiler ve çağdaş uygarlık hedefleri yanında, bunların çoktan geçildiği veya artık gerekli olmadığı iddiaları da öne sürülebiliyor. Ancak, bütün bu tartışmaların hangi tarafında yer alındığına göre değişmeyen şey, “özel konum”, “özgün koşullar” nedeniyle yaşananların biricik olduğu fikrinin yaygınlığı. Bu kanaate göre Türkiye, “stratejik konumu”, “tarihi özellikleri”, “farklı toplumsal yapısı” gibi nedenlerle dünyada benzersiz.

Küreselleşme ve iletişim teknolojilerindeki gelişmeler, büyük ve yaygın yalanları dolaşıma soktu ama bazı mesnetsiz iddiaları da geçersiz hale getirdi. Bunlardan biri de, bazen avuntu, bazen kahır sebebi olan, “biz bize benzeriz” düşüncesi. Binlerce kilometre uzakta, tamamen bambaşka bir coğrafyada, hiç alakası olmayan kültürel atmosferlerde, çok farklı tarihsel süreçlerden geçmiş ülkelerin/toplumların neredeyse aynı krizleri yaşadığı artık ibretle izleniyor. Karadeniz ormanlarına saldıran “Yeşil Yol”un Amazon Ormanları’na kadar uzanabildiği, birbirine düşmanlıkla beslenen milliyetçiliklerin nasıl kolay ortak düşmanlar bularak aynı hizaya geçebildikleri, gerçek veya uydurulmuş mağduriyetlerin sadece başkaları için yeni mağduriyetler ve sınırlar yaratmak için kullanılabildiği görülüyor.

FÜTURSUZ OTORİTELER GEÇİDİ

Brezilya’da fütursuz otoriterler kervanına katılan Bolsonaro’nun başkan seçilmesiyle, yaşanan siyasi krizin derinliği ve küreselliği yeniden tartışmaya açıldı. Ayrıca tartışma, “müzmin muhalifler” arasında değil de, bu krizi üreten sistemin içinde yoğunlaşıyor. Dünya Bankası eski baş ekonomisti Kaushik Basu’nun “Demokrasi neden sallantıda?” başlıklı yazısı da, bu konuda iyi bir örnek. Basu şöyle diyor: “Trump ve Bolsonaro’yu seçenler, bu kişilerin ne getireceklerine bakarak seçmiyor. Kendi kabile kimliklerine bakarak oy tercihinde bulunuyor; Trump takımı veya Bolsonaro takımının bir parçası olmak gibi hedefler yaratıyor. Bu durum ise politikacılara daha önce sahip olmadıkları lisanlar kazandırarak demokrasiye zarar veriyor. İnsanların isteği doğrultusunda hiçbir şeyle kısıtlanmadan diledikleri her şeyi yapabiliyorlar”. Bu durum, “güzel, yalnız ve biricik Türkiye’ye” tanıdık geliyor mu?

Kaushik Basu, bunun ekonomik arka planına dair tespitler de yapıyor: “Tarihsel bir dönüm noktasındayız. Hızlı teknolojik gelişmeler, özellikle dijital teknolojinin ve yapay zekânın hızlanması, ekonominin ve toplumların işleyiş şekillerini değiştiriyor. Bu teknolojiler büyük kazanımlar getirirken pek çok ciddi sorun da ortaya çıkardı. Bunun sonuçlarından birisi GSYH paylaşımındaki eşitsizlikte yaşanan ciddi artış. Bu durum ise var olan ekonomik ve politik düzenlemelerin yetersizliğini bir kez daha ayyuka çıkardı”. Basu, “Bu durumu nasıl düzelteceğimiz, demokratik meşruiyeti nasıl restore edebileceğimiz ve kırılganlığını nasıl önleyebileceğimizle ilgili kısa vadede bir netlik yok. Açık olan ise, genelde olduğu gibi, iş dünyasının bu duruma bir çözüm üretmeyeceği” diyerek “modelin” bir dengeleme yeteneği kalmadığını da söylüyor.

SORUNU ÇÖZEMİYORSAN TEPKİYİ YÖNET

Yıllardır bir tür zorunluluk olarak dayatılan neoliberal model, iddia edildiği gibi kendiliğinden tıkır tıkır işleyen, dengeyi sağlayıp özgürlükleri genişleten bir düzen kuramadığı gibi derinleşen krizlerine çare de üretemiyor. Ama sistemin krizin yakın tehdidinden uzak tutulması ve temel tercihlerin tartışılmaz alanda kalması için yedekte tuttuğu sigortalar hâlâ çalışıyor. Sorunların çözülmesine değil, tepkilerin yönetilmesine göre örgütlenmiş, sistemi defalarca korumuş mekanizmalar bunlar. Basu’nun “kabile kimliği” dediği “kutuplaştırma”, tekinsiz zemini kimlik siyasetinin verimli tarlasına dönüştürüyor. Verili koşulların ve bizzat sistemin yarattığı hoşnutsuzluk, tedirginlik ve öfkeyi, kurulmuş veya sivriltilmiş kimlikler üzerinden yönetebiliyor. Bazen ABD’deki veya İngiltere’deki gibi daha önce politika dışında kalmışlara kimlik üreterek, bazen Hindistan’da ya da Türkiye’de olduğu gibi hazır kimliklerin gerilimlerini kışkırtarak.

Ekonomik modelin, krizlerden hasar almadan çarklarını döndürebilmesinin faturası, kontrol edilemez siyasi krizler olarak belirginleşiyor. Rıza ve tepki mekanizmalarını yönetebilmek için kurulan, sivriltilen, katılaştırılan “kabile kimlikleri”, kontrolü güçleşen dinamikler ve aktörler üretiyor. Kimlik siyaseti sağladığı fayda yanında, kendi mecburiyet ve itaat alanını da genişletiyor. Bu kısır döngünün kaçınılmaz sonucu olan yapısal bozulma da, demokrasi ve daha genel olarak siyasete ilişkin algıyı, beklentileri belirliyor. Kurulan veya katılaştırılan her kimlik alanı, bu kuşatıcılığa teslim olan kalabalıklar kadar, bu kalabalıklara giderek daha fazla tatmin üretmek zorunda olan temsilciler yaratıyor. “Kabile kimliğine” dahil olmanın sağlayacağı tatminin imkanlar tarafı sınırlı olduğu için, tırmandırılan endişeler ve kabileye dahil olmayanlar için hayatın zorlaştığını göstermek, “kabile içinde kalma arzusu” için daha önemli hale geliyor. Büyük kalabalıkların ödülle motive edilmesi zor, hatta imkansız olduğu için, korku ve ceza öne çıkıyor.

KURBANLARI KALABALIKLAŞTIRMAK

Ne yapılıp edildiğine, ne söz verildiğine bakmadan, ait olduğuna ikna edildiği “kabile kimliğine” göre davranan kalabalıklar, kimlik iknasını kabile dışında kalanlara bakarak tazeliyor. Rahatsızlık veren “yabancıların”, sorun çıkartan muhaliflerin itilip kakılması, kabile mensubiyetini bir suç ortaklığına dönüştürürken, “dışarıda kalanlar” için de çaresizlik hissini büyütüyor. Bu yüzden, hapse atılanlardan çok daha fazla “dışarıda olan mahkum” var. Örneğin, Osman Kavala’nın bir yıldır iddianame bile düzenlenmeden hapiste tutulmasının bir ceza hatta işkenceye dönüşmesi yanında, vicdani bir eziklikle katmerlenen çaresizlik cezasının çok daha geniş bir çevreye kesildiğini söylemek mümkün. Sistematik rehin politikası ve yargının sopa olarak kullanılması yanında, “aranızdan birilerini alırız, gerekçe açıklama gereği duymadan cezalandırırız ve siz de hiçbir şey yapamazsınız” mesajının etki genişliği görülmeyecek gibi değil.

Kimliklere göre oluşan siyasi davranışların sürekliliği, kimlik inşasının genel karakteri kadar, bu aidiyetin devamını sağlayan ikna süreciyle de çok ilgili. Tehlike, korku ve tedirginlik hissini canlı tutmak kadar, yabancıların gönderilmesi, “imtiyazların” el değiştirmesi gibi dozu sürekli artırılan vaatler de etkili. Bazen rövanşist tatmin, bazen ağır bir suç ortaklığı hissi, kabileyi bir arada tutmaya yarıyor ama yıkıcılığı ve saldırganlığı da besliyor. Ancak, kimlik siyasetinin devamı açısından, kurulan karşı kimliklerin benzer karakteri ile kimlik sınırlarının açık ve örtülü kabulünün payı da küçümsenemez. Kimlik sınırlarına ve bu aidiyeti devam ettiren ikna sürecine müdahale edemeyenlerin, bu kimliğin kimin tarafından temsil edileceğini belirlemesi de imkansız oluyor. Bu açıdan bakılınca, daha önce kimse tarafından temsil edilmemiş yeni oluşan kimlikler ile, yıllarca temsil aktörünü aramış kimliklerin yarattığı krizler birbirine çok benziyor. Kimliği belirleyen temsil hakkını da kazanıyor, kimlik alanı değişmedikçe temsil aktörü veya karakteri de değişmiyor.


Kemal Can kimdir?

1964 yılında Düzce’de doğdu. Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’nden 1986’da mezun oldu. 1984’de Gençlik ve Toplum dergisinde yazdı. 1986-87’de Yeni Gündem dergisinde 1987-90 döneminde Nokta dergisinde, 1990 yılında Sabah gazetesinde gazetecilik yaptı. 1993’de EP (Ekonomi Politika) dergisinde 1994’de Ekonomist dergisinde çalıştı. Yine aynı yıl Express dergisini çıkartan ekipte yer aldı. 1997 – 1999 döneminde Milliyet gazetesine yazı dizileri hazırladı. 1998’de Yeni Yüzyıl gazetesinde, 1999 yılında Artı Haber dergisinde çalıştı. Birikim dergisinde yazıları yayınlandı. 1999 yılında CNNTÜRK’te çalışmaya başlayarak televizyon gazeteciliğine geçti. 2000 yılından itibaren çalışmaya başladığı NTV’de sırasıyla politika danışmanlığı, editörlük, haber koordinatörlüğü ve genel müdür yardımcılığı görevlerinde bulundu. 2013 yılından itibaren kapatılana kadar İMC TV yayın danışmanlığını yaptı. Yazdığı ve yazar ekibinde yer aldığı kitaplar: Devlet Ocak Dergah (İletişim Yayınları 1991), Türkiye’de Sivil Toplum ve Milliyetçilik (İletişim Yayınları 2001), Türkiye Savaşın Neresinde (Metis Yayınları 2001), Homopolitikus Lider Biyografilerindeki Türkiye (Aykırı Yayınları 2001), Devlet ve Kuzgun (İletişim Yayınları 2004), Yoksulluk Halleri (İletişim Yayınları 2007).

YAZARIN DİĞER YAZILARI