Nur Betül Çelik
Nur Betül Çelik

Gücün büyüsünden Osmanlı sembolizmine

Cumartesi, 3 Kasım, 2018
Her üç fotoğraf da AKP analizleri içinde yeni Osmanlıcı ideolojinin göstereni olarak ayırt edilmekte olan sembol dünyasını görünür kılıyor. Osmanlı hayat tarzına dair özlemin sembolleri artık öylesine çoğaldı ki neredeyse kaçışımız kalmadı. İstanbul’un laleleri ile başladık. Ev içi dekorasyona saray zevkini taşıdık, altın klozetlerden söz eder olduk.

.

Türkiye’nin “yeni” hallerini üç çarpıcı fotoğrafla düşünelim istedim bu yazıda. Fotoğrafların ilkinde 2015 yılı Ekim ayında Almanya şansölyesi Merkel’in ziyareti sırasında Cumhurbaşkanı Erdoğan ile Yıldız Sarayı’nda yaptıkları basın toplantısında oturdukları altın kaplamalı, başı hilalli tahtları görüyoruz. İkinci fotoğraf, 29 Ekim’de henüz tamamlanmadığı halde açılışı yapılan İstanbul Havalimanı’nın lale olduğu iddia edilen ama herkesin ısrarla kobraya benzettiği kulesine ait. Son fotoğrafta ise 30 Ekim’de yapılan AKP grup toplantısında Osmanlı kostümleriyle boy gösteren bir grup partili resmedilmiş. Daha önce hatırladığım kadarıyla propaganda çalışmaları sırasında AKP adaylarının Osmanlı kostümleriyle poz verdikleri fotoğrafları kullanılmıştı. Meclis’te böylesi bir kostümlü katılım bildiğim kadarıyla bir ilk.

Her üç fotoğraf da AKP analizleri içinde yeni Osmanlıcı ideolojinin göstereni olarak ayırt edilmekte olan sembol dünyasını görünür kılıyor. Osmanlı hayat tarzına dair özlemin sembolleri artık öylesine çoğaldı ki neredeyse kaçışımız kalmadı. İstanbul’un laleleri ile başladık. Ev içi dekorasyona saray zevkini taşıdık, altın klozetlerden söz eder olduk. Osmanlı tuğralarını erkeklerin parmaklarını süsleyen kocaman altın yüzüklerde sıradanlaştırdık. Günlük hayatın sıradan eşyalarını hilallerle süsledik. Yetmedi, Osmanlı’nın kuruluş dönemine özendik, kostümlü oba düğünleri yaptık. O da yetmedi; müze içlerine fotoğraf stüdyoları koyduk. İçine tahtlar kurduk, erkek olanlarımız padişah kostümüyle kadın olanlarımız Hürrem Sultan özentisi kostümlerle o tahtlara kurulup fotoğraflar çektirdik. O da yetmedi; kent girişlerine mimarları dehşete düşüren çirkinlikte ama devasa Osmanlı (!) kapıları yaptık. Kapı kavramının anlamını da alt üst ederek üstelik. O da yetmedi; devletin itibarını iade etmek üzere bin odalı saray yaptırdık. O da yetmedi, bir yazlık saray… Boğaz’ı geçmek için bir köprü az gelirdi, Marmara’yı geçmeye bir köprü gerekti. Yapıldı. O da yetmedi; dünyanın en büyük sunağı, pardon havalimanı… O da yetmedi; dağları delip boğazlarla yarışacak bir kanal yapacağız! Güç, güç, hep daha fazla güç istenci!

Bu semboller, gündelik hayatın yeni Türkiye imgesi üzerinden inşasının, siyasal iktidarı Cumhurbaşkanının bedeninde cisimleştirme istencinin belirtileri. Bunlar bir ihtişam, büyüklük, güç arzusundan fışkıran, aşırılık sembolleri. Burada modern devletin açmazlarından birinin görünür hale geldiğini iddia etmek mümkün. Modern devlet, henüz devlet ile sivil toplumun birbirinden kopmadığı, toplumsal iktidarla devlet gücünün monarkın bedeninde birleştiği bir momentle başlayıp sivil toplumun iktidarın meşruiyet kaynağı olmakla birlikte kaynağı olduğu şeyden ayrıştığı bir momente doğru evrimleşmiştir. Monarşilerin önemlice bir kısmında egemenin gücü, sarayların bu gücün sahnelendiği mekanlara dönüştürülmesi ile vurgulanmıştır. Egemenin iktidarı, sarayın ihtişamında seyirlik hale gelir. Salt gücün abartılı, aşırı sembolleriyle donanmıştır saray. Kralın bedeni, kendisine ait değildir. Gücün sembolüdür. O bizatihi devlettir, toplum o bedende kaynaşmıştır. İktidar görünür. Oradalığı açıktır. Tartışılamaz. Oysa modern devlet, kurucu bir toplumsal mutabakata göndermeyle kendisini kurucu özneden ayrıştırdıkça iktidarın yeri boşalır. Modern devlet, iktidar aygıtıdır ama iktidarın işleyişi giderek görünürlüğünü yitirir. Kurallar eliyle kurumların işleyişine yaygınlaşan, bir ağ biçiminde toplumsal olanın her düzlemine sızan ancak yayıldıkça görünürlüğünü yitiren iktidarın artık bir yeri yoktur. Devlet de görünmez, iktidar da… Bu devletin dinsel düşünüşü dışlayan yeni bir rasyonelliğe yaslanıyor olması, kurucu özneyle bağının kopması, iktidarın yerinin boşalması… Toplumsal olan boyunca yayılan iktidarın daha önce doldurduğu yerden çekilmesiyle bıraktığı boşluk öylesine büyük ki boşluğun doldurulması arzusunun canavarca bir iştihaya dönüşmesi mümkün olabiliyor. Bütün bunlar, demokrasinin kurucu öznenin iradesinin temsili vaadinin de giderek aşındığını gösteriyor aslında. Artık demokrasinin halkın iradesiyle bağı kurallar ve süreçlere indirgendiği ölçüde zayıflıyor, silikleşiyor.

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın akademik yıl açılışı için Beytepe’de yaptığı konuşmada açığa çıkan egemen ile halkın iradesi arasındaki bütün aracıların kaldırıldığı bir yönetim tarzını demokrasi olarak adlandırmasında da, egemenin iradesiyle halkın iradesinin tek bir bedende eritilmesi anlamına gelecek anayasa değişikliklerinde de demokrasinin, modern iktidarın, modern devletin krizlerinin topyekun dile gelişini görmek mümkün aslında. Demokrasinin çaresizce öznesini yitirmesinin, kurucu iradenin böylece güçsüzleşmesinin, iktidarın görünmezliğinin, devletin ihtişamının, gücün gizemini yok eden seküler rasyonelliğin karşısında yeni bir dinsel aklın yükselişine tanık oluyoruz sanki.

Yeni bir sahne kuruluyor. Halkın iradesini aracısızca kendi iradesiyle kaynaştırdığını iddia eden yeni egemen bu sahnenin merkezini işgal ediyor. Bedeninde değilse bile elini değdiği her yerde modern iktidarın görünmezliğine, onun yokluğuna inat gücü(nü) görünür kılacak semboller fışkırıyor. İktidarın pozitif olarak yeniden inşası diyebilirim buna. Yitirilmiş iktidarın yeniden inşası. Bunu bir zamanlar mağdur olanın mağrur olma hikayesi olarak da görmüyorum. Dinsel aklın yeni bir formda kendini var etme çabası belki. Yeni havalimanının en büyüklüğünden, kulesinin Osmanlı lalesi olmasına, en acısı güce neredeyse adak olarak sunulan işçilerin hayatlarına, altın tahtlardan Osmanlı kostümlerine Osmanlı’nın sahip olduğu güce basit bir özlem olmanın ötesine geçen, salt bir parodi ya da saçmalık olarak küçümsenemeyecek, benzerleri farklı bir sembolizmle dünyanın bir numaralı demokrasilerinde bile ortaya çıkan yeni bir iktidar istenci bu. Bir zamanlar dünyanın büyüsünün kaybolduğundan yakınıyorduk, şimdi ise yitirilmiş anlamı eski monarşilerin abartılı sembolizminde bulduğunu sanan, aradaki mücadele tarihi içinde kazanılmış her şeyi bu güce feda eden bir güç istenciyle başımız belada…

İlgili iki kitap önerisiyle bitirmek istiyorum. İlki Zafer Yılmaz’ın Yeni Türkiye’nin Ruhu: Hınç, Tahakküm, Muhtaçlaştırma başlıklı eseri. Bu yıl içinde İletişim Yayınları’ndan çıktı. Yine İletişim Yayınları’ndan henüz çıkan ikinci eser Nagehan Tokdoğan’a ait: Yeni Osmanlıcılık: Hınç, Nostalji, Narsisizm.

 


Nur Betül Çelik kimdir?

Ankara’da doğdu ve yetişti. 1978’de Cebeci Kampüslü oldu, 1986 yılında asistan olarak girdiği Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesinden Barış Akademisyeni olduğu için 7 Şubat 2017 tarihli 686 no.lu KHK ile haksızca ihraç edilişine kadar da öyle kaldı. Yükseköğretim Kurulu bursuyla gittiği İngiltere Essex Üniversitesi Siyaset Bilimi Bölümünden, 1996 yılında, “Kemalist Hegemony: From Its Constitution to Its Dissolution” başlıklı teziyle doktora derecesini aldı. Kemalizm, hegemonya, söylem kuramları, politik ontoloji alanlarında makaleleri, İdeolojinin Soykütüğü I: Marx ve İdeoloji başlıklı bir kitabı var. Ayrıca Ernesto Laclau’nun Popülist Akıl Üzerine başlıklı kitabını çevirdi. Metodoloji, bilim felsefesi, postyapısalcılık, ideoloji kuramları, söylem kuramları, siyasal düşünce alanlarında çok sayıda ders verdi. İhraç sonrasında ADA (Ankara Dayanışma Akademisi) Kitaplığı bünyesinde iki arkadaşıyla birlikte Türkiye Siyasetinde Popülizmin İzini Sürmek başlıklı bir kitap çalışmasının hazırlıklarını sürdürüyor.

YAZARIN DİĞER YAZILARI