Kültigin Kağan Akbulut
Kültigin Kağan Akbulut

Türkiye'nin fotoğrafına tanık: Geniş Açı

Cuma, 2 Kasım, 2018
Geniş Açı'nın kurucuları Refik Akyüz ve Serdar Darendeliler'le Türkiye'de yayıncılığın ve fotoğrafın dönüşümünü konuştuk.

Türkiye’de yayıncılık zor zanaat. Bir de son dönemdeki kağıt/matbaa krizi gelince basılı yayınlar büyük bir darboğaza girmiş oldu. Ancak bir yandan Türkiye’de güçlü bir yayıncılık geleneği de var. Formatlar değişiyor ama çalışma hevesi kolay kolay sönmüyor. 1997 yılında Boğaziçi Üniversitesi Fotoğraf Kulübü bünyesinde çıkan ve kısa sürede gelişip serpilen Geniş Açı dergisi 2007 yılındaki 50’inci sayılarında aylık dergi yayıncılığını bırakıp Geniş Açı Proje Ofisi’ne dönüşmüştü. GAPO ekibi bu süreçte Türkiye’de ve dünyada önemli sergilere imza attılar.

Geniş Açı’nın 20 yılı geçen bu tarihi, şimdi bir sergiyle karşımızda. Geniş Açı – Dergiden Proje Ofisine sergisi 7 Kasım’a kadar DEPO’da görülebilir. Bu sergiyi fırsat bilerek Geniş Açı’nın kurucuları Refik Akyüz ve Serdar Darendeliler’le Türkiye’de yayıncılığın ve fotoğrafın dönüşümünü konuştuk.

.

Derginin kuruluş yıllarından başlayalım isterseniz. Boğaziçi Üniversitesi Fotoğraf Kulübü’nün dergisi olarak çalışmalara başladınız. 1990’lı yıllar bir yandan da periyodik dergiciliğin Türkiye’de yön değiştirdiği yıllar. Nasıl yola çıktınız? Kısa sürede kulüp dergisi tanımından çıkıp Türkiye’deki fotoğraf alanında kendinize yer edindiniz. Bu dönüşüm süreci nasıl gerçekleşti?

Refik Akyüz: 1990’lı yıllar bizim üniversite yıllarımıza denk geliyor. O sırada daha önceleri çok aktif bir üniversite öğrenci topluluğu olan BÜFOK’ta bir araya gelmiş ve kulüp faaliyetleri sayesinde iyi bir dostluğu paylaşan arkadaşlardık. Bir süredir neredeyse atıl hale gelmiş BÜFOK’u canlandırmış ve klasik etkinlikler sayabileceğimiz eğitimleri, gezileri, sergileri, fotoğrafçıları davet edip onların yaptıkları sunumları organize etmeyi bir düzene oturtmuştuk. Belki bu rutinden neredeyse sıkıldığımız günlerde bizi heyecanlandıracak bir fikir olarak periyodik dergi çıkarmak 1995 akademik yılının başında gerçekleştirdiğimiz tanıtım toplantısında geldi. Biz de o zamanki yönetim olarak bunu benimsedik ve çalışmaya başladık, gerekli maddi imkânları yaratmamız biraz zaman aldığı için ilk sayıyı çıkarmamız 1997 yılının şubat ayını buldu. İlk sayı neredeyse bir hayal kırıklığıydı; üniversitenin o zamanın biraz gerisinde kalmış matbaasında basılan birinci sayı baskı kalitesi açısından çok kötüydü. İçerikte özgün ve iyi olan bölümler vardı ama daha amatör kalan bölümler de mevcuttu.

Sonuçta hiçbirimiz dergi çıkarmaktan bir şey anlamıyorduk, ayrıca fotoğraf bilgimizin de çok sınırlı olduğunu fark ettik. O dönem fotoğraf alanında teknik konular dışında fazla bir yayın yoktu. Biz de kendimizi tamamen teknik konular dışına odaklanan bir yayın yapmaya adadık. Bu arada hem içerik hem kalite her sayıda adeta bir merdivenin basamaklarını koşarcasına çıkar gibi gelişti ve  dördüncü sayı itibariyle istediğimiz dergiye çok yaklaşmıştık diyebilirim. Tabii bu ilk sayının çıkışından bir buçuk yıl sonrasına denk geliyor. Bu noktada bir üniversite kulübü çatısı altında dergi çıkarmanın nasıl dinamik bir ortam olduğundan da bahsetmek isterim. Her yıl yeni gelen öğrencilerin bir kısmı kulübün bir faaliyeti olarak dergide yer almak istiyorlardı. Bu tabii sürekli tazelenen bir kadro anlamına geliyordu, ki bu hem iyi bir şey hem de aynı zamanda gelenlerin tecrübesizliği düşünüldüğünde sürekli bir eğitimi gerekli kılıyordu. Bu son söylediğim de olumlu tarafları olan bir durumdu tabii.

Dergi hepimizin bir şeyler öğrenmeye devam ettiği bir yapıydı ve bu özelliğini sonuna kadar da korudu. Ve bence dergi sonrasında da bu özellik devam etti. Bu ilk kısmı biraz uzun tuttum ama sonunda benim mezuniyetim geldiğinde derginin yönetim kadrosu da ya mezun oluyordu ya da derginin idari sorumluluğunu üstlenmek konusunda istekli görünmüyordu. Yani derginin editoryal bölümü dışında reklam, satış ve dağıtım, baskı gibi idari ve maddi bölümlerinin sorumluluğunu hep Serdar ve ben üstlendik. Üniversitenin vakfı muhasebemizi tutuyor olsa da maddi olarak üniversitenin dergiye bir katkısı yoktu ve derginin kendi ayakları üzerinde durabilen bir yapısı vardı. Bu şartlarda giderek gelişen ekonomik yapının eğer biz bunu bir iş haline dönüştürürsek ve dağıtımının bir kısmını da üstlenirsek bize ofis kiralayabilecek ve finansal özgürlük getirebilecek olanakları sağlayabileceğini düşündük. 10’uncu sayı itibariyle de üniversiteden bağımsız olarak yayımlamaya başladık dergiyi. Yalnız şunu da eklemek veya altını çizmek istiyorum, üniversitedeyken de Geniş Açı klasik bir kulüp dergisi değildi, vizyonu daha genişti; Türkiye’de fotoğraf yayıncılığındaki bir boşluğu doldurmayı amaçlıyordu ve bunu başarıyordu da. Bağımsız bir yayın haline gelmek belki bu fiili durumu daha açık ilan etmek anlamına geliyordu.

Aslında Türkiye’de fotoğraf alanında daha hareketli bir zaman yaşanmaya başlaması da bizim dergiyi çıkarmamızla paraleldir diyebiliriz. Bu bir tesadüf sanırım ama iyi bir tesadüf. Örneğin 90’lı yıllarda fotoğrafla ilgili en önemli gelişmelerden biri Pamukbank Fotoğraf Galerisi’nin açılmasıydı. Pamukbank Fotoğraf Galerisi’nin açılışı da 1997’nin son günlerine denk geldi. Yine 90’lı yılların sonunda uzun zamandır yapılmakta olan İFSAK’ın Fotoğraf Günleri -en azından bir süre için- daha uluslararası bir hüviyete büründü. 2000’li yılların başında şimdi atıl hale gelmiş olan Fotoğraf Vakfı kuruldu. Bir de tabii 1996 yılında düzenlenmeye başlanan Saydam Günleri’ni saymamız gerekiyor. Güncel sanat alanında da bu dönemde bir hareketlilik yaşandı. 1999 yılında zamanında çok önemli sergilere ev sahipliği yapmış Borusan Sanat Galerisi kuruldu. 2001 yılında -sonradan şimdiki SALT’a dönüşecek olan- Platform Garanti faaliyete geçti. 2000’li yılların ortasından itibaren bugün de bu alanın önemli aktörleri olan müzeler kurulmaya başladı. Bu canlı ortamda biz genç olmamıza rağmen itibarlı bir kurumduk. İlgimiz fotoğrafla başladıysa ve dergi bir fotoğraf dergisi olsa da zamanla güncel sanat da bizim ilgi alanımıza girdi.

Türkiye’de fotoğrafın tarihine baktığınızda kurumsal yapıların eksikliği göze çarpıyor, bunu dolduran da genellikle İFSAK gibi amatör fotoğraf dernekleri olmuş ama fotoğrafın orada sınırlı olmayan bir üretimi ve paylaşımı var dünyada. Türkiye uzun bir süre biraz bunu ıskalamıştı ve 90’lı yılların sonundan itibaren bu alanda farklı kurumların varlığı ve en önemlisi de artık iletişimin giderek yaygınlaşan internet sayesinde daha kolay ve erişilebilir olmasının da etkisi var.

Derginin 2007 yılındaki 50’inci sayısından sonra Proje Ofisi’ne dönüşme süreci gerçekleşiyor. Yani toplamda 20 yıllık bir zaman diliminden bahsediyoruz. 20 yılda sizce Türkiye’de dergicilik ve fotoğrafçılık alanında nasıl bir dönüşüm gerçekleşti?

R. A.: Biz derginin kapanmasına 2006 yılının başlarında karar verdik ve bunu da mart ayında çıkan 46’ncı sayıda ilan ettik. Yani artık devam edemiyoruz ve bu son sayımızdır deyip birden duyurmadık bu kararımızı. Yine 46’ncı sayıdan başlayarak son beş sayı boyunca da ülkemizde fotoğrafın durumunu analiz ettiğimiz bir yazı dizisi yayımladık. Bu sorunun geniş yanıtının oralarda aranması gerekiyor sanırım. Türkiye için konuşursak yirmi yılı geçkin bu dönemdeki en büyük değişim iletişim ve bilgiye erişim alanında yaşandı. Biz Geniş Açı’yı çıkarmaya başladığımızda fotoğraf alanındaki yayın eksikliği, dergi çıkarmamızın sebeplerinden biriydi. Hem Türkçe yayın fazla yoktu, ki burada fotoğraf albümlerini değil de kuramsal, teorik yayınları kastediyorum. Fazla kitap yayınlanmıyordu, yurt dışından fazla kitap Türkiye’ye gelmiyordu, teknik dergiler dışında çok kaliteli yabancı dergiler vardı ama onlara erişmek mümkün değildi.

Böyle bir ortamda biz mümkün olduğunca özgün içerik üretip gündemi takip eden ama kendi gündemini de yaratan bir dergi olmayı başardık diye düşünüyorum. Derginin çıktığı on yıllık süre içindeyse bu ilk bahsettiğim koşullarda değişiklikler oldu. İnternetin gelişmesi ve yaygınlaşmasının da etkisiyle bilgiye erişim nispeten kolaylaştı. Bu arada fotoğraf eğitiminde çeşitli gelişmeler oldu, alternatif eğitim kanalları açıldı ve bu, yeni yetişen kuşağın kendi ilgi alanlarına yönelmesini ve kendi dilini geliştirmesini kolaylaştırdı. Bu arada bunu paylaşabilecek bazı mecralar açıldı, bazıları bir süre sonra kapandı ama buradan genç fotoğrafçıların yurt dışıyla olan ilişkileri arttı. Aslında bir zamanlar sıfıra yakın olduğu için her koşulda artmış olacaktır ama giderek de artıyor. Yurt dışında muteber galerilerle çalışan fotoğrafçılar var artık Türkiye’den. World Press Photo’nun Joob Swart diye bir eğitim/üretim programı var mesela. Buraya uzun yıllar Türkiye’den bir fotoğrafçı davet edilmemişti, ilk olarak 2012 yılında Cemil Batur Gökçeer çağrıldı. Bu yıl Türkiye’den iki genç kadın fotoğrafçı seçildi ki biri 22 yaşında. Bir yandan bu yeni kuşak, farklı yöntemlerle organize olup kendilerine alternatif kanallar açıyor ama bunun kurumsal karşılığının hâlâ tam manasıyla olmaması bir eksiklik olmaya devam ediyor. Bu dönemde fotoğraf alanında faaliyet gösteren Pamukbank Fotoğraf Galerisi, İstanbul Fotoğraf Merkezi, Elipsis Galeri gibi çeşitli kurumlar oldu ama bunlar farklı nedenlerle kapandı. Bugün de çeşitli bağımsız kurumlar var olmaya  çalışıyor ama aynı güncel sanatta olduğu gibi daha kurumsal, istikrarlı ve uzun vadeli çalışacak kurumlara ihtiyaç da devam ediyor.

Bu sergiye gelelim. Nasıl bir fikirden yola çıktı? Nasıl bir sergiyle karşı karşıyayız? Sergiyi nasıl kurguladınız?

Serdar Darendeliler: Çok hızlı gelişen bir sergi oldu bizim için. Depo, programındaki bir son dakika değişikliği nedeniyle bize mekânı değerlendirmemizi önerdi. Aslında geçtiğimiz yıl, her ay gerçekleşecek, içinde üretim boyutu da olan bir etkinlikler dizisi yapmayı planlamıştık Depo’yla ama bunu bir şekilde hayata geçirememiştik. Böyle bir zaman aralığı ve mekân boşluğu olunca, bu etkinlikler dizisini biraz değiştirip daha önceden yaptığımız projelerden bir seçkiyle birlikte Depo’nun birinci katına yayılmayı planladık. Geniş Açı’yı kapatıp proje ofisine döndükten sonra irili ufaklı pek çok proje, atölye ve eğitim gerçekleştirdik. Bunların bir kısmı görünür olsa da bazıları da belli çevreler içerisinde kaldı. Bu nedenle bu sergi için, farklı çalışma pratiklerimizi yansıtan, halen güncelliğini koruyan ve İstanbul’da görücüye çıkmamış veya merkezde görülmemiş projelerden -halihazırda elimizde fiziksel olarak da mevcut olan- üç tanesini seçtik.

Bunlardan ilki, 2012 yılında Letonya, Portekiz ve İzlanda’dan üç partner kurumla gerçekleştirdiğimiz ‘Visual Narratives: European Borderlines’ projesi. Dört ülkeden 12 fotoğrafçının bir yıllık bir süreçte, iki İngiliz fotoğrafçının eğitmenliği ve danışmanlığında, sınır kavramını sadece coğrafi anlamıyla değil sosyolojik, psikolojik veya kişisel bağlamlarda farklı yönleriyle ele aldığı uluslararası bu projenin sonuçlarını içeren sergi, mekânın bir yarısını kaplıyor. Bu sergi, Türkiye’de daha önce Bursa ve Diyarbakır’da gösterilmiş ama İstanbul’da gün ışığına çıkma şansı bulamamıştı.

Mekânın diğer yarısına yayılan ‘Mahalle’ ise 2009’da İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti Taşınabilir Sanat Programı için ‘mahallenizi nasıl bilirdiniz?’ gibi basit bir sorudan yola çıkarak İstanbul’un farklı mahallelerinde (Kuzguncuk, Beylikdüzü, Tophane, Yeşilköy, Gaziosmanpaşa ve Beşiktaş) yaşayan altı fotoğrafçıyla birlikte ürettiğimiz bir proje. Mahalle kavramını, sadece sosyal unsurlarıyla sınırlı kalmayıp mimarî ve kentleşme gibi fiziksel boyutlarıyla da fotografik açıdan sorgulayan ‘Mahalle’, 2009’da Tuzla, Kartal ve Eyüp’teki kültür merkezlerinde sergilendikten yaklaşık on yıl sonra ilk kez merkezde, Depo’da izleyicilerin karşısına çıkıyor.

Sergide yer alan bir diğer iş ise İtalya’nın Reggio Emilia şehrinde düzenlenen Fotografia Europea festivali için 2009’da İtalyan küratör Laura Serani’yle birlikte hazırladığımız ‘Emerging Photography from Turkey’ projeksiyonu. O tarihte güncel fotografik üretimleriyle öne çıkan Türkiyeli beş fotoğrafçının işlerini özel bir ses/müzik tasarımıyla bir araya getiren yaklaşık 20 dakikalık bu projeksiyon da Türkiye’de ilk kez gösteriliyor.

Bu üç iş,az evvel değindiğim gibi içeriklerinin yanı sıra bizim farklı çalışma pratiklerimizi göstermesi açısından da önemli. İlkinde projenin koordinasyonu ve yürütücülüğünü üstlenirken, diğer ikisinde küratörlüğünü de üstleniyoruz. İlk iki proje yeni iş üretimini teşvik eden bir yapıya sahipken, son proje var olan işleri bir araya getirip yeni bir iş ortaya çıkarıyor. Ve hepsinin ortak noktası aradan uzun bir zaman geçmiş olmasına rağmen anlatım dili ve konularını ele alış biçimleriyle güncelliklerini koruyor olmaları.

Bu üç projenin yanı sıra, mekânın büyük bir bölümünü kaplayan bir de Okuma Alanı var. Burada öncelikle Geniş Açı’nın tüm sayılarını bir arada görüyoruz. Bu uzun masa, bir kuşak için nostaljik birtakım duyguları uyandırırken yeni nesil için de dergiyle bir tanışma ortamı yaratıyor. Ayrıca yurt içi/yurt dışı çeşitli yayınlar için kaleme aldığımız geniş kapsamlı yazılar veya hazırladığımız içeriklerden örnekler ile çeşitli atölyeler veya eğitimlerin sonuç çıktılarını da bu alanda bulmak mümkün. Okuma Alanı’nı, ziyaretçilerin tüm bu basılı malzemeleri inceleyip/okuyup uzunca zaman geçirebilecekleri şekilde mekânın tam ortasına konumlandırdık diyebilirim. Bu arada, girişteki iki kolonda yer alan zaman çizelgesini de unutmamak lazım. Dergiden bu yana yaptıklarımızın bir dökümünü bu zaman çizelgesinde bulması mümkün ziyaretçilerin.

Tabii bir de esas olarak geçtiğimiz yıl planladığımıza benzer, çarşamba ve cumartesi günleri gerçekleşen, farklı formatlarda konuşma ve sunumlardan oluşan bir Konuşmalar Dizisi var. Fotoğraf alanında eksikliğini hissettiğimiz, deneyimlerin paylaşıldığı/aktarıldığı, daha sonra da devam ettirmek istediğimiz konuşmaların bir anlamda bir provası niteliği taşıyor diyebiliriz bu Konuşmalar Dizisi’nin.

Cansu Yıldıran, Kadıköy

Sergide 2010 Avrupa Kültür Başkenti etkinlikleri kapsamında gerçekleştirdiğiniz Mahalle sergilerini yeniden gösterime sunuyorsunuz. Bir yandan da bugünün mahallelerine dair yeni üretimler de yer alıyor. Yeni üretimler düşüncesi nasıl gerçekleşti?

S. D.: Aslında 2009’dan sonra ‘Mahalle’yi genişletip İstanbul’un çok daha farklı mahallelerine yaymak ve daha kapsamlı bir mahalle portresi çıkarma düşüncemiz vardı. Belki bir kitap formatında ama gerekli finansman sağlanamadığı için bunu sessizce rafa kaldırmıştık. Depo’daki sergi fikri ortaya çıktığında, zaman çok dar olsa da bunun bir denemesini yapabiliriz diye düşündük. Yeni iş üretimini teşvik etmek bizi her zaman heyecanlandıran bir şey. Bu nedenle Etiler, Anadolu Hisarı, Sanayi Mahallesi veya Pangaltı gibi yerlerde yaşayan 13 yeni fotoğrafçıdan, 2009’dakine benzer bir şekilde yaşadıkları mahalleleri fotoğraflamalarını istedik. Ama biraz da vakit darlığı nedeniyle, bu kez 10-12 fotoğraftan oluşan bir seri şeklinde değil de belki ileride bir işe dönüşebilecek bir şeyin başlangıcı olarak tek bir kare olarak. İki haftalık kısa süreye rağmen, teklif götürdüğümüz hemen hemen her fotoğrafçı kabul etti.

Sergi boyunca çeşitli konuşmalar da düzenlediniz. Bu konuşmalardan nasıl bir görüntü çıkardınız?

S. D.: Henüz Konuşmalar Dizisi’nin ilk ikisini gerçekleştirmiş durumdayız. O nedenle tam bir tespitte bulunmak için erken ama öncelikle sevindirici bir ilgi olduğunu söylememiz lazım. Çarşamba akşamı gerçekleşen söyleşi bile oldukça kalabalık geçti. Az önce de değindiğim gibi fotoğraf özelinde bir tartışma platformu eksikliği ve ihtiyacı var. Genç isimlerle daha tecrübeli isimlerin bir araya gelip işlerini konuşması, gündemde olan bir ismin veya bir süredir ortalarda görmediğimiz sevdiğimiz bir fotoğrafçının bugüne dek ve şimdilerde neler yaptığını anlatması, güncel sanat ve fotoğraf alanından isimlerin fotoğrafın muğlak sınırlarını tartışması herkesi farklı açılardan besleyecektir diye düşünüyorum. En azından şu ana kadarki geri dönüşler bu yönde.

Bugünkü basılı yayıncılığa dair düşüncelerini de sormak istiyorum. Şu sıralar birçok yayın kağıt/matbaa krizi nedeniyle zor günler geçiriyor. Proje Ofisi’ne dönüşümünüzde bence burada anlam kazanıyor. Siz şu an yayıncılığı nerede görüyorsunuz?

R. A.: Dergi yayımcılığı bir dönüşüm içinde; dergiler eskisi kadar satmıyor, bu yüzden zorlanıyorlar. 1990’lı yıllarda kurumsal yayınların ağırlığı daha fazlaydı ama görsel sanatlarda çok etkili yayınlar da yoktu. Şimdi sanat alanında var olan etkili yayınlar, bağımsız sayılabilecek yapılara sahip, en azından bir grubun içinde yer almıyorlar. Ama ekonomideki dengesizlik, bağımsız yayınları çok zorlayan bir şeydi öteden beri. Bununla birlikte bir de eskiden var olmayan internet mecrası var. Burada da hem daha kurumsal yayınlar söz konusu hem de tamamen bağımsız yapılar var. Tabii bir derginin internette olması baskı maliyetini ortadan kaldırıyor ama aynı zamanda satıştan gelebilecek geliri de. Bu da farklı modeller oluşmasına yol açıyor. Bizim de başlangıç aşamasında içinde yer aldığımız Altyazı, bizden ayrıldığı 2003 yılından bugüne kadar Boğaziçi Üniversitesi Mithat Alam Film Merkezi’ne bağlı olarak çıkıyor ama bir süredir zorlanıyor, belki de tamamen dijital yayıncılığa kayacak. Keza zamanında basılı olarak çıkan Bant, şimdi esas olarak dijital bir dergiye dönüştü ama tadımlık bir bölümü de basılı olarak ücretsiz çıkıyor. Yani yayıncılığın halini genellemek zor ama duruma özgü çözümler yaratabilenlerin yaşayabildiği bir ortamdan söz edebiliriz.

Son olarak da fotoğrafçılığın günümüzdeki haline gelelim. Bir yandan Türkiye’de birçok kurumda fotoğraf sergisi görebiliyoruz, birçok üretim gerçekleşiyor. Bir yandan da Instagram fotoğraf anlayışında önemli değişiklikler yarattı. Siz fotoğrafçılığın bugününü ve geleceğini nasıl görüyorsunuz?

R. A.: Bu cevaplamak için çok büyük bir soru. Fotoğraf üretmenin son derece kolaylaştığı, işin zanaat yönünün neredeyse ortadan kalkmakta olduğu bir zamanda yaşıyoruz. Fotoğraf üretmek, paylaşmak, bunlara bir anda yorum yapmak kolaylaştı. Tabii bundan söz ederken fotoğrafın hangi kullanımı hakkında konuştuğumuzu da belirtmemiz gerekiyor. Yani fotoğrafın böyle çetrefilli bir durumu var. Daha doğrusu fotoğrafın pek çok kullanım alanı var ve belki bu yüzden fotoğraf dediğimizde bazen bir kafa karışıklığı da oluşabiliyor. Soruda kastedilen sanırım bir anlatım aracı olarak kullanılan fotografik imge üretimi ama bu alanda da büyük bir çeşitlilik yaşanıyor.

Okuduğum bir yazısında Amerikalı fotoğrafçı Robert Adams, fotoğrafın nihai sergilenme mecrasının kitap olduğunu yazmıştı. Büyük ölçüde uzun bir mesai sonucu bitirilen ve bir daha değiştirilmesi mümkün olmayan yapısı nedeniyle de olsa gerek, bir sergi yaptığınızda onu başka bir yere taşıdığınızda mekânın özelliklerine göre sergi yeniden uyarlanır ne de olsa. Bağımsız kitap yayıncılığı son on yılda yükselişe geçti, bunda eskiye göre daha az adette kitap üretmeyi olanaklı kılan dijital teknolojilerin de etkisi var. Bunun bir göstergesi de sırf bağımsız fotoğraf yayıncılığına yönelik düzenlenen fuarlar, festivaller, buluşmalar. Tabii o kitapların alıcıları da muhtemelen başka fotoğrafçılar çoğunlukla. Örneğin bu, sinemada böyle işlemiyor, filmleri sadece film yapanlar izlemiyor; belki fotoğrafın izleyicisini artırmaya yönelik de bir çaba göstermeye ihtiyaç var. Tabi fotoğrafın doğru bir şekilde paylaşılmasının yolunun basılı olması gerektiği düşünülürdü eskiden, sanırım hâlâ da böyle düşünüyoruz çoğu zaman ama bu bizim gibi kitabın içine doğan kuşağın görüşü, giderek değişmesi büyük bir olasılık.

Şu anda da tamamen dijital üretim yapan, yani hiç baskı almaya bile ihtiyaç duymayan, paylaşımlarını da kurdukları bloglar, internet siteleri, Instagram gibi platformlar üzerinden paylaşanlar var. Bunlar daha çok zaten bunun içine doğan yeni kuşak sanıyorum, ama kuşaktan bağımsız olarak bu platformlar fotoğraf üretiminde bulunanlar için farklı biçimlerde de olsa paylaşımın bir yolu.
Bir de dijital fotoğrafın ortaya çıkışıyla kendini iyice eski, belki antik diye nitelendirilebilecek üretim yöntemlerine geri dönenler var. Belki bütün bu dijital üretim çılgınlığından kendilerini soyutlayıp ayrıştırmak da istiyorlar. Dagerotipe kadar uzanan çeşitlilikte bir üretim söz konusu, daha yavaş ve sakin üretim biçimlerini benimseyen sanatçılar genelde bu yöntemlerle çalışanlar.
Yani fotografik imge üretiminde büyük bir artış ve çeşitlilik var aslında, sadece yeniden üretiminde değil ama yeniden yorumlanmasında da büyük bir artış var. Arşivler, buluntu fotoğraflar da bazen farklı bağlamlarda yeniden yorumlanıyor. Bu da üretimin bir kolu olarak dikkat çekiyor ve giderek daha fazla karşımıza çıkıyor.

Daha önce bahsettiğim iletişimin kolaylaşmasının, fotoğraf üretimi ve paylaşımı konusundaki bir etkisi de eski zamanlarda ulaşmakta güçlük çekeceğiniz insanlara kimi zaman kolay ulaşabilir olma hali, böylece hiyerarşiler ortadan kalkabiliyor. Bunda giderek çoğalan fuarların ve festivallerin de etkisi var. Her şeye rağmen fotoğraf canlı bir mecra. Tabii bu bahsettiklerim biraz dünyada neler olup bittiğiyle ilgili. Bizdeyse bağımsız üretim giderek artıyor, buna bağlı bağımsız mekânlarda da bir canlılıktan söz edebiliriz. İstanbul’da Poşe bir sanatçı inisiyatifi olarak dikkat çekiyor. Ankara’da Ka Atölye eğitim ağırlıklı ve yenilikçi bir program geliştiriyor. Birkaç yıl yaşayıp sonra kapanan Torun yeniden açıldı. Yani bir canlılık var, ama bunlar hep içinde bulunan insanların fedakârlıklarıyla var olan yapılar. Belki bizim hikâyemizle de paralel durumlar. Burada gerçekten uzun vadeli işbirliklerine ihtiyacımız var, örneğin bizim üç sene boyunca SALT’la yaptığımız programlar bunun bir örneğiydi. Söyleşi içinde birkaç defa kurumlara duyulan ihtiyaçtan bahsettim ama bir yandan da biz Türkiye’de farklı bir yol tutturduk ve şimdi başka oluşumların varlığını görmek de çok iyi geliyor. Sadece daha idealine duyulan bir özlem bu belki de.

Türkiye’de fotoğrafçılar sanat üretiminde hep tekil örneklerle kabul görmüş, onun dışında biraz mesafeli bir durum var. Yeni kuşakta bu da ortadan kalkıyor, aradaki sınır muğlaklaşıyor. Bunun eğitimde de yansımaları oluyor, sonuçta bugün pek çok üniversitede ders veren yeni kuşak fotoğrafçılar daha geniş bir vizyona sahip. Bunun fotoğraf üretimine yansıması da olacaktır muhakkak. Bugün Genç Soluklar’ı tekrar yapmak istesek nasıl işlerle karşılaşırdık çok merak ediyorum. Bunlarla birlikte bundan belli bir süre sonra fotoğrafın nasıl bir konumda olacağını tahmin etmek kâhinliğe girer. Teknolojideki değişim üretim ve paylaşım biçimlerini değiştiriyor ve bunun sanat üretimine de etkisi oluyor ve gelecekte daha fazla olacak.

Sergi boyunca gerçekleşecek konuşmaları takip etmek için: http://www.depoistanbul.net/event/genis-aci-dergiden-proje-ofisine/

YAZARIN DİĞER YAZILARI