Kadının başarısını hazmet, mal etme

Salı, 30 Ekim, 2018
Tarihe geçmiş kadınları düşünüyorum, Yaşadıkları baskıları, nasıl görmezden gelindiklerini… O kadınların her şeye rağmen nasıl direndiğini… Sonra da ‘Niçin hiç bilim kadını yok?’ saçmalığı…

Uzunca bir süredir üzerine düşündüğüm ve beni çok rahatsız eden bir konuda bir nevi dertleşme yazısı olsun bu yazı. Kadınların başarısının ilk fırsatta birilerine mal edilmesi meselesi.

Kim bilir bu yazıyı okuyanlar olarak belki çoktan farkındasınızdır bu sorunun fakat henüz net bir tavır takınmamışsınızdır. Belki kadınlar olarak biz ortak oluyoruzdur fakat farkında değilizdir. Ya da “Bu da nereden çıktı yok öyle bir şey…” deyip geçmektesinizdir şu an.

Üzülerek söylemeliyim ki; var öyle bir şey.

Kadınların erkek egemen sistemin son derece baskın olduğu bu ülkede bir başarı elde etmek için çoğu zaman gerekenin katbekatı emek vermek zorunda oldukları konusunda bir beis yok. Çünkü kadına, kadın emeğinin değersizleştirildiği yüzyıllar evvelinden beri ev içine ve çocuk bakımına ilişkin işler özgülenmiş durumda. Dolayısıyla kadının erkekle aynı başarı için mücadele etmesi dahi halen insan aklının en ücra köşelerinde “tuhaf ve cüretkar” bir durum. Bu kısımları biliyorsunuz zaten.

İşte temelde yatan bu sebepten kaynaklı, bir kadın önemli bir başarı elde ettiğinde bunu yalnızca kendi yetenekleriyle ve emekleriyle elde edemeyeceğine ilişkin bir önyargı mevcut. Hele hele kadının bir miktar eli yüzü düzgünse, söylenmese dahi düşünülenler korkunç boyutlara ulaşabiliyor tahmin edeceğiniz üzere. Kadın bir şey mi başardı, muhakkak onu “tutan”, “arkasında olan”, “getiren” birileri olduğu söylentileri ilk fırsatta kulaktan kulağa yayılıyor. Kadının gerçekten o başarıyı hak ettiği, çok emek verdiği hatta yüksek ihtimalle kendini paralamış olabileceği hiç akla gelmiyor. En yakınındaki yüce isme monte ediveriyorlar kadını. Bu korkunç bir haksızlık!

Ben bu tarz şeyleri her duyduğumda bunu söyleyenler adına çok ama çok utanıyorum.

Hiç unutmuyorum avukatlık ruhsatımı aldıktan hemen sonra oldukça büyük bir holdingin hukuk departmanına kabul edilmiştim. Yanında çalıştığım avukata bu durumu bildirdiğimde ilk sorduğu soru “Torpili nereden buldun?” idi. O an öfkemi bastırmak için büyük gayret sarf ettiğimi hatırlıyorum.

Elbette bir kadın –tıpkı bir erkeğin de yapabileceği/yaptığı gibi- gereken emeği vermeksizin bir şeyi elde etmiş olabilir; fakat bunun bilinmesi/ispatı sanıldığı kadar kolay ve “hissi” bir şey değil. Birilerinin başarısını başkalarına mal edip bunu yaymak ciddi bir haksızlık riski barındırıyor içinde. Hakikat, iddia edilen basitlikte değilse eğer, siz o kişinin hakkını yemiş, emeğini görmezden gelmiş oluyorsunuz ki bu da hırsızlığın ta kendisi.

Bu “onun arkasında şu var” basitliği birilerinin emeğini/yeteneğini değersizleştirmek için bilhassa kullanılan araçlardan biri aynı zamanda. Yani bile bile sırf kötülük olsun diye, sırf kendisi başaramadı diye, safi fesatlıktan yapılan bir davranış da olabiliyor kimi zaman. Hoş bu durum dışarıdan çoğunlukla fark ediliyor. Hatta kendisi de farkında oluyor söyleyenin; fakat bu kişiler genellikle kendi başarısızlıklarıyla yüzleşemeyen kişiler olduğundan “çamur at izi kalsın” felsefesiyle yaşlanıp gidenler oluyor. İşin ilginç yanı ellerine geçen ilk fırsatta kolaya atlayan da bu kişiler oluyor. Hayretle bakakalıyorsunuz.

İşte bu duruma malum sebeplerle en çok kadınlar maruz kalıyor.

Tarihe geçmiş kadınları düşünüyorum, Yaşadıkları baskıları, nasıl görmezden gelindiklerini… O kadınların her şeye rağmen nasıl direndiğini… Sonra da ‘Niçin hiç bilim kadını yok?’ saçmalığı…

Şunu özellikle belirtmek gerekir, bir yerde “adamcılık” hakimse –ki bu tabirin kendisi bile cinsiyetçi- bunun müsebbibi sistemdir. Eğer o yerde kayırmayla birileri bir yerlere geliyorsa sistemin kendisinde hata olduğu için gelebiliyordur. Bunun ayırdına varabilenler genelde bu çamur atmalarla uğraşmıyorlar zaten. İşlerine güçlerine bakmaya, ellerinden geldiğince kişilere değil sisteme müdahale etmeye çalışıyorlar. Ve maalesef çok azlar.

İtiraf edelim, hayatımızın bir yerlerinde bir zamanlar hepimiz “Onun arkasında şu var, onu oraya şu getirdi” gibi laflar etmişizdir. Etmesek bile düşünmüşüzdür. Hatta bu düşündüğümüz doğru da olabilir. Fakat artık -en azından kadınlar olarak- bir karar almamız gerekiyor. Naçizane kadınlara şunu söylemek istiyorum:

Bir kadın bir başarı elde ettiğinde “arkasında şu var” demeyin. Diyeni de susturun. Bunu yapmalıyız; çünkü zaten çoğunlukla doğru değil. Doğruysa dahi bu ancak biz kadınların kendisini baltalamasından öteye geçmiyor bu söylemler. Zaten başarıyı yeterince zor elde ediyoruz; her an tacizle, tehditle, dillenmese dahi ima edilen bin türlü kötülükle baş etmeye çalışıyoruz, bir de birbirimizin başarısını yine bir başkasına mal ederek/etmelerine izin vererek onların ekmeğine yağ sürmeyelim. Eğer kadın-erkek eşitliğini savunuyorsak kadının toplumdaki ikincil durumunun artık erkekle eşit seviyeye yükselmesini istiyorsak, bunu bir nevi pozitif ayrımcılık gibi düşünelim ve yapmayalım. Şunu da unutmayalım, kolay elde edilen başarılar zaten balon gibi, elde edildiği hızda patlıyor, kişi olduğu haliyle kalakalıyor. Bırakın, biz birbirimizin başarılarını kutlayalım, kutsayalım ve kız kardeşlik duygusuyla dayanışmayı öğrenelim. Bunu yapmak içimizden gelmiyorsa da en azından konuşup yaymayalım. Birini aşağıya çekmeye, başarısını başka birine mal etmeye çalışmak bizi daha başarılı yapmıyor. Aksine eğer samimiyetle dayanışmayı bilirsek biz de yükseliyoruz. Kendi adıma çok kez deneyimledim, deneyimliyorum.

En basitinden geçtiğimiz günlerde cinsel şiddetin savaşlarda bir silah olarak kullanılmasını engellemek amacıyla yaptığı çalışmalar sebebiyle Nadia Murad Nobel Ödülü’ne layık görüldü. Ama Banu Avar çıktı, ödülün kadına Kürtlere verilmesi gerektiği için verildiğini ima etti. Düşünsenize, bir kadının yaşadığı onca korkunçluğa rağmen muazzam bir amaç uğruna verdiği emek ancak bu kadar değersizleştirilebilirdi. Oysa önemli nicelikte bir kitleye hitap eden Banu Avar, Nadia’nın bu başarısını güzel bir sosyal mesajla kutlasaydı hem kadın haklarına ilişkin bilinci hem de kendini yükseltirdi. Ne oldu? Kendisine hem ırkçı dediler hem de insanların gözünden bir miktar daha düşmüş oldu.

Magazinde bu tarz durumlar her gün yaşanıyor. Diziler, şarkılar ve etrafımızdaki nice şey bize kadının ikincilliğini empoze etmeye çalışıp dursa da kadınların hakkını savunmak bazı prensipleri edinmeyi gerektiriyor. Bu sebepler her daim kız kardeşlik duygusuyla, dayanışmayla…

 


Tuba Torun kimdir?

Tuba Torun, 1987 doğumludur. Marmara Üniversitesi Hukuk Fakültesi mezunudur. İstanbul Barosu’na bağlı olarak serbest avukatlık yapmaktadır. Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu avukatı, Sosyal Haklar Derneği Yönetim Kurulu Üyesi-Çocuk Hakları Koordinatörü, Kadın Meclisleri ve Kadın Adayları Destekleme Derneği üyesidir. Ayrıca aktif olarak siyasi faaliyetlerine devam etmektedir.

YAZARIN DİĞER YAZILARI