Gülgün Türkoğlu
Gülgün Türkoğlu
  • gulguntp@yahoo.com

Söz verme zamanı yaklaşıyor

Pazartesi, 29 Ekim, 2018
Erich Fromm “Karar vermek risk almaktır. İnsanı insan yapan risk alma becerisidir. Bir türlü karar veremeyen kişinin iradesi, karar almada ve hatta sonunda eyleme geçmede tamamen felce uğrar” der.

Koyduğumuz hedeflere ne ölçüde ulaştığımızı denetleyecek mahkemeyi kuracağız yakında; sonra, heyecanla yine yeni hedefler koyacağız yeni yıla.

İnsan kendine bir söz verdiğinde, bir ideali olduğunda onu yerine getirmek, kolaylık açısından üç aşamalı oluyor:
1. Uyulması gereken kuralları hazır bulunduran, başarının somut gereçlerle kontrol edilebildiği sistemler: kurs, okul, seminer vb.
2. Uyulması gereken kuralları kendimizin koyduğu, başarının somut gereçlerle kontrol edilebildiği sistemler: sigarayı bırakmak, kitap okumak, daha az televizyon izlemek, namaz kılmak, oruç tutmak vb.
3. Başarmayı çok istediğimiz ama hangi kuralı/yasayı takip etmemiz gerektiğini bilemediğimiz, başarının göstergesinin soyut olduğu hedefler: öfkelenmemek, kibirden kurtulmak, kaygılanmamak, haklarımızı korumak, kendimizi sevebilmek, daim namaz, düşünce orucu vb.
Kendimizle baş başa kaldığımız üçüncü bölge, ulaşılması en zor, karanlık ve yasanın hazır olarak bulunmadığı bir bölgedir; şah damarımızdan yakındır oysa. “Şah damarından yakınım” diyen Tanrı’yı dışarıda aramak beyhude.

Pilot olmak örneğin, birinci gruptan bir ideali gerçekleştirmektir. Doğadaki kuvvetler, insan aklınca yasa olarak kavranmış ve zorunlu ilişkileri gösterilmiş olduğu için, pilot adayı eğitimi boyunca havacılık yasalarına boyun eğer, onlara itaat eder. Bu düzenleyici, terbiye edici ilke üçüncü bölgede adı Rab’dir; dışarıda değil içeride bulunmuştur. Pilot ise dışarıda bulduğu, havacılığın Rabbi’ne itaat eder, ona boyun eğer.
Üçüncü bölgede de Rab başlangıçta sürekli emreder, bizden ona boyun eğmemizi ister. Modernizm, boyun eğmeyi özgürlüğün yitirilmesi olarak değerlendirir. Yasalara boyun eğebilmek, kendimizdeki iç yasaları dışarıda tanımanın getirdiği bir yetenektir oysa. Kendine verdiği sözü tutamayan dışarısı tarafından yönetilir, düzenlenir.

C.G. Jung, kendinden kendine seslenişi; bilinçli benliğin ait olduğu daha tam kişiliğin varlığına bağlar. Ona göre: “Tamamlanmamış kişilikten daha üstün bir zeka ve netlik düzeyine sahip olması nedeniyle koşulsuz otoritedir tam (bütünlenmiş) kişilik. Bir bilen olarak rüyalarımıza gelip konuşan da odur.” Hani, yılbaşı gecesi özenerek/öykünerek yaratmıştık onu; yoksa bir tutam tutku katmayı unuttunuz mu? Dingin bir ben! Kibirsiz bir ben, kendini sevebilen ben…Nasıl da Tanrısal… Şablonu nerede? Onu bir kez yarattık ama ona gerçekten ulaşmak istiyor muyuz? Canlandırıncaya dek uğraşacak mıyız?

Unamuno “Hayatın Trajik Duygusu”nda, imanın görmediğimize inanmak değil, görmediğimizi yaratmak olduğununa değinir. “Tanrı’ya inanmak” der “En azından ilk anda O’nun var olmasını istemektir.” İnsan unutmakla malûl; on iki saat bile uzunken on iki ay bir hayalin peşinden kim gidecek? Erich Fromm “Olma Sanatı”nda tek bir şeyi amaçlamamızı, enerjimizi ona harcamamızı önerir. Karar vermek risk almaktır. İnsanı insan yapan risk alma becerisidir. Fromm şunu ekliyor: “Bir türlü karar veremeyen kişinin iradesi, karar almada ve hatta sonunda eyleme geçmede tamamen felce uğrar.”

İnsanın kendisini tarihsellik içinde kavraması, içinde yetiştiği kültürü yoğuran zemine gitmesi önerilir. Bizimki dört kitabı bir bilen Anadolu mayasıdır. Firavun’un Hz. Musa’ya: “Bak, ben de Rabb’im, öl dersem ölecek, ne istersem yapacak bir halkın hükümdarıyım. Senin Rabb’inden farkım yok.” dediğinde, Musa’nın şöyle yanıtladığı rivayet olunur: “Benim Rabb’im kendi koyduğu yasaya önce kendisi uyar.” Bu nedenle tevhid ehli,  İsa Musa’dan önce gelemezdi der. Yasanın olmadığı yerde sevgi olmaz. Erenler, saygı bir fenerin koruyucu camıdır, o olmadığı sürece alev (sevgi) varlığını sürdüremez derler.

Yasa, düzen; akıldır, rasyodur; sevgi irrasyoneldir. Hristiyanlık irrasyonel bir dindir; İsa her seferinde çarmıha gerilir, dirilir; ta ki dengeye gelinceye kadar. İslâm bu nedenle hem bedenin hem de ruhun hakkını verir. Eşhedü/şahit olmak nefsinde deneyimlemektir, nefste deneyim sevgiyi açığa çıkarır denir. Bunu deneyimlemeyenin imanı nasıl olsun? Yahudilik inanmak, Hristiyanlık ise iman hâlidir. Bunun kendi üzerine dönen şuuru İslâm’dır. Hucurât 14 muhteşem bir ayet/işaret değil mi? “Teslim olduk diyebilirsiniz ama henüz müminlerden değilsiniz” der. Teslim olacak bir Rab/İlke yoksa “emin”lerden olamazsınız. Başkasının Rabbi’ne teslim olamazsınız. Yasasızlığından bezmemiş insanın Rabbi olur mu? Rab’den Hak’tan başka neye/nereye teslim olunur? Emin olmak, iman özgüvendir; salih amelle ilişkilendirilir. Teslimiyet bu nedenle barış getirir; bu diyalektik ilkenin göz ardı edilmesi İslâm’ın, koyunlara özgü bir teslimiyet talep eden bir din olarak görülmesine neden olmuştur.

Matta 17:20-21’de şöyle der: “İmanınız kıt olduğu için” karşılığını verdi. “Size doğrusunu söyleyeyim, bir hardal tohumu kadar imanınız olsa şu dağa, ‘Buradan şuraya göç’ derseniz, göçer; sizin için imkânsız bir şey olmayacaktır.”
Ne saçma diyenlere; “dağın yerinden oynatılması, bu bir sembolün imgeye giydirilmesidir” denildiğini hatırlatalım. Din ve sanatın köken aldıkları imgelem dünyası…
Ussallığa devinen akıl ise şu tutarsızlığı fark edecektir: Kıt olan iman, hardal tohumu kadarını zaten barındırmaz mı? İlki inançtır/believe, ikincisi ise iman/faith. İngilizce “I (do) believe” demek iradenin devrede olduğunu gösterir. Yasayı oluşturup ona uymak güçlü bir irade işidir, yapılır. İman ise “I have faith” olarak ifade edilir. İman kendinde bulunur, “eşhedü” kendi nefsinde şahitlik etmektir denir bu nedenle. İmanın taklidi ve tahkiki olmasına geldik, başka bir zamana diyelim.

Cüneyd-i Bağdadi’ye sormuşlar: “Tasavvufun intihası (sonu) nedir?” “İptidasıdır” demiş; başlangıcı. Uroboros’u, döngüyü, dairesel olanı aklım yettiğince aktarmaya çalıştım. Dilerim ki, ehl-i hâle yolunuz düşsün, zevkiniz daim olsun efendim.

Not: Bu yazının dinamosu niteliğindeki, bilinç-bilinçaltı ilişkisi “Tanrım, üç boyutla aran niçin iyi değil?” başlıklı yazıda irdelenmiştir.

 


Gülgün Türkoğlu kimdir?

Ege Üniversitesi Fen Fakültesi Hidrobiyoloji mezunudur. University of London King’s College’da yüksek lisansını tamamladıktan sonra National Rivers Authority ve Anglian Waters’da biyolog olarak görev yapmıştır. Türkiye’ye döndükten sonra özel kuruluşlarda Ar-Ge alanında uzman olarak çalışmış, yöneticilik yapmıştır. Ege Üniversitesi Biyomühendislik Bölümü, Tıp Fakültesi ve CNRS Paris ortaklığında yürüttüğü doktorası insan genetiği üzerinedir. Avrupa birinciliğini kazanan Bio-Ace Centre of Excellence başvurusunu yürüten iki kişilik ekiptendir. Bir süre bu projenin müdürü olarak görev yapmıştır. Düşünüyorum Dergisi yazarlarındandır. Felsefe ve Kadın Sorunları üzerinde çalışmalarını sürdürmektedir.

YAZARIN DİĞER YAZILARI