Fotoğraflarda yaşayanlar

Pazartesi, 29 Ekim, 2018
Yeryüzünde Yedi İz adlı kitabında Ara Güler’in fotoğraflarında yaşayan 20. asırda iz bırakmış yazarlar, ressamlar, düşünürler var. Göçüp gitmiş o büyük ustaların her biriyle anılarını neredeyse fotoğraflar kadar güzel metinlerle anlatan Ara Güler, yarattıkları büyük eserlerle yaşayanları yad ediyor. Bir gün onlardan biri olacağının bilerek, ya da bilmeyerek…

Ara Güler çağımızın en büyük kültürel ikonlarından biriydi. Hem ikonlaşmış görüntüleri, bakma biçimini ve algıyı üretti hem de çektiği fotoğraflar kadar tarzı ve kişiliğiyle kendisi de bir ikona dönüştü. Onunla aynı dönemde yaşamış, tanımış, aynı sokaklarda dolaşmış olduğum için şanslı kendini şanslı sayanlardanım. Ara Güler de her sanatçı gibi uluslararası alanda işler yapmayı, Türkiye dışında da tanınıp çalışabilmeyi, evrensel bir kimlik sahibi olmayı önemsiyordu. Anlattıklarını dinlediğinizde Türkiye kültür ortamının olduğu kadar Batılı fotoğraf ve sanat çevrelerinin de içinde yer alan, çok seyahat eden hakikaten uluslararası bir hayat sürdüğünü görürüz. Dahil olduğu foto-jurnalist kuşağın ortaya çıkmasında önemli rol oynamış Life, Paris Match gibi savaş sonrası popüler fotoğraf-haber dergilerinin en ünlüleri için çalışmış, onların Türkiye ve Orta Doğu temsilciliklerini üstlenmişti. Türkiye’nin kendi çağında adını duyurmuş neredeyse tüm sanatçı ve yazarlarının fotoğraflarını çekmişti, ama onlar kadar dünya çapında sanatçıların da fotoğraflarını çekmeyi önemsedi. Bunun için büyük gayretler harcadı ve geride etkileyici bir arşiv bıraktı. Bana öyle geliyor ki onu en çok heyecanlandıran işleri gazetecilik başarısı gösterdiği seriler ve unutulmaz kişiliklerin portreleriydi. Afrodisias’ı dünyaya tanıtan fotoğrafları ya da Picasso, Dali, Tenessee Williams portreleri, röportajları gibi…

Ara Güler’in ‘Yeryüzünde Yedi İz’ (2002,YKY) adlı kitabı belki de geride bıraktığı onca fotoğraf albümü ve kitap içinde en önemlilerinden biri. Hem onun evrensel kimliğini gösterdiği hem 20. yüzyılın en önemli yedi isminin nefis görüntülerini bize ulaştırdığı hem de Ara Güler’in güçlü kaleminin tadına varmamızı sağladığı için.

Kitapta portreleri yer alan yedi isim, Ara Güler’in 20. yüzyıla ait olan kimliğini de gösteriyor bize. 20. yüzyılın aklı ve vicdanı olmuş İngiliz düşünür Bertrand Russell, kısa öyküleri ve oyunlarıyla fırtına gibi esmiş Amerikalı yazarlar Tennessee Williams ile William Saroyan, Fransız şair Louis Aragon ve üç ölümsüz ressam: Marc Chagall, Salvador Dali, Pablo Picasso. Dünyada pek çok tanınmış sanatçının, siyasetçinin fotoğraflarını çekmiş Ara Güler’in bu yedi ismi seçmesi, onlara verdiği değeri gösteriyor. Bugün belki de ressamlar hariç çoğunun adı yeterince bilinmiyor bile. Ama onlar yazdıkları ve yaptıklarıyla 1900’lü yılların dünya çapındaki en önemli isimleri arasında yer almışlardı. Ara Güler bu isimlere duyduğu hayranlıkla peşlerine düşmüş ve kimisi için epey uğraşıp didinip onlarla baş başa çalışma ve portrelerini çekme fırsatı bulmuş. Kitapta her bir portre serisinin hikayesini anlatan birkaç sayfalık yazıları var Ara Güler’in. Babilden Sonra Yaşayacağız adlı öykü kitabını okuyanlar için daha az şaşırtıcı olacaktır belki ama bu metinlerde onun öykülemekteki maharetini de görüyorsunuz. Anlattığı isimlerin her birine nasıl ulaştığını, fotoğrafları nasıl çektiğini, kendisinde nasıl bir izlenim bıraktığını anlatıyor. Metinlerin belki de en önemli ortak noktası, bu dünyada derin bir iz bırakmış ama göçüp gitmiş bir ustanın anısını hatırlıyor, hatırlatıyor olması. Neredeyse tamamı o geçip gitmiş ustaların bu dünyada bıraktığı izlere birer saygı metni gibi. Ara Güler’in anıları ve çektiği fotoğraflar da o izlerin bir parçası…

90 yaşını çoktan geride bırakmış Bertrand Russell’ı, ‘Penrhyndeudraeth’ adlı köydeki evinde ziyaret edip fotoğraflıyor. Aradan yıllar geçiyor ve kendi fotoğraflarıyla tesadüfen yeniden karşılaşıyor Londra’da: “Russell geçen yıl ölmüştü. Merak edip içeri girdim, kitabı istedim. Verdiler. Sayfaları çevirmeye başladım. Bu kitabın içinde dört tane fotoğrafım vardı. O gün, o köy evinde çektiğim fotoğraflardandı. İçinde adım da vardı. Siyah bir kapakla bir devir sona ermişti. Ama emindim ki Russell’ın fikirleri, felsefesi, görüşleri her zaman yaşayacaktı.”

Kitaptaki her bölüm siyah beyaz ve renkli fotoğraflar ile başlıyor. Siyah beyazlar tipik Ara Güler portreleri, biraz grenli, hafif loş, anlattığı kişinin duruşu bakışıyla haleti ruhiyesini anlatan, olmadı geniş açıyla çekilmiş hareketli, sanatçının içinde yaşadığı ortamı da bize gösteren kareler. Renkli fotoğraflar ise mesela Dali’nin çılgınlığını ve Chagall’in harika tablolarını daha iyi anlamamız sağladıkları için etkili ve güzeller.

Kitaptaki röportaj yapılan isimlerden tabii ki en meşhurları Ara Güler’in en çok uğraşıp da ulaştığı Picasso ve Dali. Ama en etkileyicileri Amerikan edebiyatının göçmüş ustaları Williams ve Saroyan ile olanlar.

Williams ne kadar bohem, pırıltılı ise Saroyan o kadar gizemli ve sıradan. İlki Avrupa’da bir Amerikalı, diğeri küçük insanların arasında babacan bir dost gibi. Ve ilkinin ikincisine övgüsü belki de sadece Ara Güler’in anılarında yer alıyordur. Tenessee Williams, çağdaşı bir başka yazar olan William Saroyan için “Ben belki iyi bir diyalog yazarıyım ama Saroyan çok daha iyidir” dermiş…

Ara Güler Beyoğlu muhabiriyken tesadüfen İstanbul’da buluyor Tenessee Williams’ı. Onu, kentin tiyatro çevreleriyle tanıştırıyor, ev partilerinde, kentin sokaklarında ve hamamda resimlerini çekiyor. Daha sonra iki kez daha görüyor onu. Birinde Roma’da arkadaşı Marko ile birlikte oturabilmek için aldığı bir evde. İçeri girdiğinde “Otur” diyor, “şu cümleyi bitireyim”. Kitapta belki de o cümleyi bitirirken, daktilosu başında bir fotoğrafı var. Bu onun, çağdaş tiyatro tarihinin en ünlü oyunlarından birini, Kızgın Damdaki Kedi’yi yazarken çekilmiş bir görüntüsü… Sonra beraber geziyorlar, partilere gidiyorlar. Ara Güler yıllar sonra New Orleans’ta, Bouron Street’te bir caz barda görüyor onu ve neredeyse tanıyamıyor. Şişmanlamış, yaşlanmış bir Tenessee Williams. Ertesi gün davet edildiği halde onu evde bulamıyor. Daha sonra kaleme aldığı ‘Çinko Damlı İhtiras Tramvayı Durdu’ başlıklı yazısında “Düşündüm” diye yazıyor, “Tenessee Williams karmaşık bir dünyanın adamıydı. Aklıma dallar, budaklı ağaçlar, garip garip çiçekler geldi. Bir gün bütün bu bitkiler birbirine sarılacak ve hayatı boğacak…”

Saroyan’ı ise deli gibi arıyor, arıyor… Amerika’da bir proje için fır döndüğü zaman her yere onu soruyor. Ama bir süre sonra Paris’te buluyor. Bitlisli bir Ermeni ailenin çocuğu olan William Saroyan ile Ara Güler, Paris’te içinde kırık dökük eşyalar olan yazarın kendi evinde buluşuyorlar. Sonra onun dostlarını ziyaret ediyorlar, bir ayakkabı tamircisi, terzi, seyyar satıcı, piyangocu… Ara Güler, o günü “Saroyan olayları değil, bu küçük insanları merak ediyordu” diye hatırlıyor. Göçüp giden Saroyan’ın arkasından yazdığı şu satırlarla anıyor: “Aradan birkaç yıl geçti. Saroyan’ın yetmişinci yaşını kutluyorlardı, ben de oradaydım. Ertesi sabah odasına gittim. Resim çekmek istiyordum. Yetmiş yaşındaki Saroyan’ın hippiliğin başlangıç noktasında, canının istediğini yapan, bir yere giderken başka bir yere yönelen, Pulitzer Ödülü’nü işe yaramaz diye reddeden bu koskoca Saroyan’ın o gün bir sürü resmini çektim. O gün yetmiş yaşındaydı, bugün yetmiş dört yaşında, yirmi yıl sonra da doksan dört yaşında olacak. Çünkü eminim dostları, bütün dünyadaki o küçük adamlar, büyük adam (!) olmadıkları için onun düşündüğü gibi yaşayıp duracaklar ve biz onların içinde hep Sarayon’ı göreceğiz.”

Ara Güler’in her biriyle birkaç saat ya da birkaç gün geçirdiği, dostluk kurup gözlemlediği bu büyük ustalar hakkındaki yazılarının tamamı o ustanın dünyasını, kişiliğini anlatıyor… sanki fotoğraflardan eğer kaldıysa bir boşluk, onu tamamlıyor. Şair Aragon’un geçmiş zamanların bir simgesi olarak o yıllara takılıp kalmış yaşlılığı, Chagall’in ailesi ve resimleriyle kurduğu o muntazam hayatın içinde gizliden gizliye Picasso’yu kıskanıyor olması, Dali’nin her şeyi şova dönüştüren biraz yapmacık deliliği ve Picasso’nun tüm dünyayı fethetmişken sadece kendisi için resim yapan, başka sanatçılarla da şatosunun misafirleriyle de ilgili kalabilen şaşırtıcı hali…

Hiç kuşkusuz Türkiye için en az bu yedi ustanın her biri kadar önemli, değerli ve kültürümüzde onlardan daha derin izler bırakmış bir isim Ara Güler. Yaşamı boyunca bir parçası olduğu o büyük yaratıcıların arasında şimdi. Yeryüzünde sekizinci iz de onunkisi.

Bu yazıyı, Ara Güler’in kitabında Picasso için kaleme aldığı son satırlarla bitirelim. Fotoğraflarıyla sonsuza kadar yaşayacak Ara Güler’in anısına…

“Günün birinde Picasso öldü. Sonra da Albert (Einstein). Şimdi bazen odamda bakıyorum da -odamdaki siyah duvarda çektiğim ünlülerin imzalı fotoğrafları asılıdır- çoğu zaman insanlar fotoğraflarda yaşıyor. Veya Picasso gibi isen, eserlerinde zaten ölmezsin. İşte onun için New York’ta devrin en büyük sergisi açılıyor: SHOW OF THE SHOWS. Orada Picasso insanlarla beraber olacak, Albert ise yaptığı kitaplarla kütüphanelerde yaşayacak.”

YAZARIN DİĞER YAZILARI