Yaşar Yakış: Suudi Arabistan'ın yaptığı yanına kâr kalabilir

Cumartesi, 27 Ekim, 2018
Türkiye’nin Ortadoğu’da en uzun süre görev yapmış diplomatı ve AKP’nin ilk Dışişleri Bakanı Yaşar Yakış’a göre Suudi Arabistan yönetimi, Cemal Kaşıkçı cinayetinin sonuçlarına katlanabileceğini önceden hesaplamış olabilir. Türk-Suud ilişkilerinin gelişmesine katkısı nedeniyle Suudi Arabistan tarafından Kral Abdülaziz Nişanı’yla da taltif edilmiş olan Yakış’a göre bu cinayete rağmen Kral Salman, veliaht olarak gösterdiği oğlu bin Salman’ı feda etmemek için elinden gelen her şeyi yapar.

2 Ekim’de Suudi Arabistan’ın İstanbul Başkonsolosluğu’na girdikten sonra bir daha çıkamayan gazeteci Cemal Kaşıkçı’nın vahşice katledildiği orta yerde dururken, başka hakikatler de var. Kaşıkçı’nın en azından başına kötü bir iş geldiğini kısa sürede anlamış olan Türkiye, olayın soruşturması konusunda ilk etapta yapabileceklerinin en azını yapmış görünüyor.

Örneğin Türkiye Viyana Sözleşmesi’nden gelen haklarını kullanmayı tercih etseydi, Başkonsolosluk derhal kuşatılır ve başkonsolos dahil içindekiler soruşturmaya, kovuşturmaya tabi tutulurdu. Böylesi bir operasyonda Türkiye’nin tek yükümlülüğü Suudi Arabistan Büyükelçisi’ni haberdar etmekti. Fakat öyle görünüyor ki devletler arası ilişkilerdeki dengeler bu süreçte belirleyici oldu ve failler birer birer ülkeyi terk etti.

1988 yılında Türkiye’nin Suudi Arabistan Büyükelçiliği görevine atanmış ve Türk-Suud ilişkilerinin gelişmesine katkısı nedeniyle Suudi Arabistan tarafından Kral Abdülaziz Nişanı’yla da taltif edilmiş, Ortadoğu’da en uzun süre görev yapmış olan Türk diplomat ve eski Dışişleri Bakanı Yaşar Yakış, bölgedeki dengeleri ve Suudi Arabistan’ın yapısını en iyi bilen isimlerden biri. Yakış’ın Suudi Arabistan’daki dengelere, Türkiye’nin Arap ülkeleriyle ilişkilerine ve Kaşıkçı cinayetine ilişkin değerlendirmelerine kulak verelim.

Fotoğraf: Arşiv

Cemal Kaşıkçı cinayetinin ayrıntıları büyük oranda ortaya çıktı ama büyük resim hâlâ flu görünüyor. Suudi Arabistan’ın sadece Türkiye’de değil, dünyanın pek çok yerinde muhalifi bulunuyor ve muhtemelen Kaşıkçı bunların başında gelmiyor. Buna karşın Riyad yönetiminin, daha doğrusu Veliaht Prens Muhammed bin Salman’ın Türkiye’deki bir muhalifini, konsolosluğa çekerek öldürmesinin Türkiye’ye karşı da bir mesaj içerdiğini düşünüyor musunuz?

Öyle bir ihtimal var. Fakat şunun da altını çizmeliyiz ki, Cemal Kaşıkçı sözü ciddiye alınan ve sırf Suudi rejimini kötülemek için değil, doğruları yazan bir gazeteci. Dolayısıyla Kaşıkçı’nın yazılarını takip edenler üzerinde ciddi bir etkisi var. “Dünyanın başka ülkelerinde de Suudi rejimi aleyhinde yazan insanlar varken niye Kaşıkçı seçildi” sorusunun yanıtı bu. Neden Türkiye’de öldürüldüğünün cevabı ise şu: Zannediyorum Kaşıkçı Amerika’da da derdest edilmek istenmiş. Fakat orada bu işi gerçekleştiremeyecekleri kanaatine vardıkları için, evleneceği kadının kâğıtları Türkiye’de olduğu için bu bahaneyle onu buraya yönlendirmişler. Türkiye’ye geldiğinden emin olduktan sonra da cinayetin mekanizmasını harekete geçirmişler. Bu Kaşıkçı’nın da içine kurt düşürmüş olduğu için konsolosluğa girmeden önce nişanlısına, çıkmaması halinde araması için Yasin Aktay ve başka bir şahsın ismini vermiş.

Veliaht Prens bin Salman’ın bu olayın bu çapta bir diplomatik krize neden olmasını anlayamadığı yönünde bir iddia var. Gerçekten de böyle bir fütursuzluk söz konusu olabilir mi?

Hayır, etrafındaki danışmanları bunun çok yanlış bir iş olduğunu, Suudi Arabistan’ı zor durumda bırakacağını izah etmişlerdir. Dolayısıyla bin Salman, olayı olduğundan daha küçük göstermek için böyle söylemiş olabilir.

Yani Suudiler, bu cinayetin böyle bir kriz yaratacağını öngörmüş müdür?

Bu şekilde dallanıp budaklanacağını hesap edememiş olabilirler. Ama bunu öngörmüş olsalar bile göze aldıkları, sonuçlarına katlanabileceklerini düşündükleri görülüyor. Yani Türkiye’yle olan ilişkilerinin zedelenmesinin, Amerika ve İngiltere ile olan ilişkilerinin zedelenmesi kadar vahim olmayacağını düşündüklerinden Türkiye’de yapmış olabilirler.

Çeşitli muhaliflerine sınırlarının dışında operasyonlar yaptıklarını biliyoruz. Fakat bir devletin konsoloslukta cinayet işlemesi nadir görülen bir olay. Kaşıkçı cinayetini diplomasi tarihi açısından nereye koyuyorsunuz?

Benzeri pek yok galiba. Türkiye, bu olay karşısında farklı bir değerlendirme yapmış. Bir kere cinayet şüphesi doğduğu zaman Türk makamları, Suudi makamlarından izin almaya gerek duymadan konsolosluğa girebilirdi.

Viyana Sözleşmesi kapsamında mı?

Evet. Viyana Sözleşmesi’nde buna cevaz veren iki-üç tane madde var. Örneğin 31. maddenin 2. fıkrası diyor ki; “kabul eden devlet makamları (…) konsolosluk binalarında münhasıran konsolosluk işleri için kullanılan kısmına giremezler”. Yani binaya girilebilir ama konsolosluk işleri için kullanılan kısımlara giremezler. Dolayısıyla Türk güvenlik makamları sadece konsolosluk işleri için kullanılan kısma girmeyip öteki taraflarda araştırma-soruşturma yapabilir, oradaki insanların ifadesini alabilirlerdi. Yine Viyana Sözleşmesi’nin 42. maddesinde şöyle deniyor: “Bir konsolosluk mensubunun tutuklanması, gözaltına alınması veya ceza kovuşturmasına tabi tutulması halinde kabul eden devlet, durumdan konsolosluk şefini en kısa zamanda haberdar etmekle yükümlüdür”. Bu ne demektir? Yani bir insan, konsolosluk şefinin haberdar edilmesi kaydıyla gözaltına alınabilir, tutuklanabilir.

TÜRKİYE, VİYANA SÖZLEŞMESİ’NİN VERDİĞİ YETKİLERİ KULLANMAMIŞTIR

Peki tutuklanması gereken kişi konsolosun kendisiyse ne yapılabilir?

O zaman da büyükelçiye haber verilir. Dolayısıyla Türk güvenlik makamlarının yapması gereken konsolosluk binasına girmek, oradakileri gözaltına almaktı ve Suudi Arabistan Büyükelçisi’ni durumdan haberdar etmekti.

Herhalde Kaşıkçı cinayeti sonrası Türk yetkililerinin bu işlemi yapmaması, Viyana Sözleşmesi’nden bihaber olmalarından kaynaklanmıyordur, değil mi?

Viyana Sözleşmesi’nden bir madde daha aktarıp bu sorunuzun yanıtını sonra vereyim. 43. maddenin 1. fıkrası: “Konsolosluk memurları ve konsolosluk hizmetlileri resmi görevlerinin yerine getirilmesi sırasında işledikleri fiillerden dolayı yargıya tabi değildirler”. Resmi görevini yerine getirirken işlediği fiillerden dolayı yargıya tabi değil ama piknikte veya kahvede olay çıkarmışsa yargıdan muaf değildir. Konsoloslukta bir insanı öldürmek ise resmi görevin yerine getirilmesi değildir. Fakat Türkiye, Kaşıkçı cinayeti kapsamında Viyana Sözleşmesi’nin verdiği yetkileri kullanmamıştır.

Bunun sebebi Riyad’la gerilimden kaçınmak olabilir mi?

O olabilir. Viyana Konvansiyonu benim 1960’larda üniversitede öğrenci olduğum zamandan beri defalarca okuduğum, defalarca çeşitli tartışmalarda üzerinde tartıştığımız, adeta avucumuzun içi gibi bildiğimiz bir metindir. Öyle zannediyorum ki, Dışişleri Bakanlığı’nda da bu birikim mevcuttur. Doğru insana danışılıp da kanaat edinilseydi, belki Viyana Sözleşmesi’nin verdiği yetkiler kullanılabilirdi. Ama belki de sizin söylediğiniz olmuştur. Doğru insana danışılmıştır, o da şimdi okuduğumuz şeyleri karar vericilerin önüne koymuştur, ama onlar “yok yok şimdi Suudi makamları ile başımızı derde sokmayalım” demiş olabilirler. Oysa yapılması gereken şey, derhal konsolosluğun etrafının çevrilip kuş uçurtulmaması, kimsenin binadan çıkmasına izin verilmemesi ve binaya girip araştırma yapılmasıydı. Suudi Arabistan’a giden uçaktaki personel başta olmak üzere havalimanında da şüphelenilen hiç kimsenin Türkiye’yi terk etmemesi sağlanmalıydı. Bildiğimiz kadarıyla uçaklardan biri Nallıhan üzerinde durdurulmuş ve burada tur atması talimatı verilmiş. Belli ki o uçaktan şüphelenildi. O zaman uçak indirilmeli, içindekiler de olay ortaya çıkana kadar gözaltında tutulmalıydı. Bunlardan biri yapılmış olsaydı, hepsinin verecekleri ifadelerden bir bütüne ulaşılabilir, ne olduğu tam olarak ortaya çıkarılabilirdi.

TÜRKİYE “BİLEREK YANLIŞ YAPMIŞ DEĞİLİM” SAVUNMASI YAPABİLİR

Fakat bırakın bu tedbirlerin alınmasını, konsolos bile günler sonra elini-kolunu sallayarak ülkesine döndü.

Başkonsolosun ülkeyi terk etmesine izin verilmesi de yanlıştır. Bütün bunlar yapılabilirdi ama güvenlik makamlarımızın olayı benim söylediğimden farklı bir şekilde değerlendirdikleri anlaşılıyor.

Peki bu tutumunun Türkiye açısından siyasi maliyeti ne olur?

Türkiye’nin Viyana Sözleşmesi’nin verdiği yetkileri kullanmamasını izah etmesi biraz zor olabilir. Günün birinde bunun hesabını uluslararası camiaya verme zamanı gelince büyük bir ihtimalle Türk makamları “o sırada böyle değerlendirmiştik, bunun için de elimizden gelen en uygun şekilde hareket ettik” diyeceklerdir.

Türkiye’nin bu çerçevede yapacağı izahat tatmin edici olur mu?

Ceza hukukunda “teseyyüben suç işlemek” diye bir kavram vardır. Gereken özeni göstermemek suretiyle işlenen suçlara “teseyyüben suç” deniyor. Dolayısıyla Türkiye, “bilerek yanlış yapmış değilim” savunması yapabilir.

SUUDİ ARABİSTAN’DA TAHT BUNDAN SONRA DA “SUDAYRİ YEDİLİSİ”NDE KALACAKTIR

Siz uzun yıllar Riyad’da büyükelçilik görevi yaptığınız için Suudi yönetiminin bu tür krizler karşısında nasıl bir yönteme başvurabileceğini tahmin edersiniz. Sizce kraliyet ailesi bu krizin etkilerinden kurtulmak için nasıl bir yönteme başvurur?

Kral Salman bu noktaya kadar getirdiği veliahtı, Muhammed bin Salman’ı feda etmemek için elinden geleni yapacaktır. Ama 1901’deki kurucu kral Abdülaziz’in 47 erkek, 36 da kız çocuğu vardı. Onun çocukları, torunları, torunlarının çocukları sayıldığında, kraliyet ailesi 20 bini buluyor. Bunlar arasında kendisini krallık veya veliahtlık görevine layık gören çok sayıda insan vardır. Herhalde şimdi onlar da kendi aralarında “bu böyle gitmez, ülkemiz batıyor” diyerek konuşuyor ve kralın üzerinde baskı yapıyorlardır. Ama böyle durumlarda köşeyi kim tutmuşsa, kontrol de onun elindedir. Nitekim Muhammed bin Salman köşeleri tutmuş, kendisine karşı aday olabilecekleri tasfiye etmiş durumda. Kral Salman, Sudayri Yedilisi adı verilen öz kardeşler grubunun bir üyesi. Kral Abdülaziz’in 47 erkek çocuğundan 7 tanesi Hassa Bint Ahmet el-Sudayri isimli anneden olma. Bunlardan biri eski kral Fahd, diğeri eski içişleri bakanı Naif, bir diğeri ben orada görev yaptığımda Riyad valisi olan şimdiki kral Salman, öbürü hava kuvvetleri komutanı olan Sultan bin Abdülaziz, diğeri savunma bakanı vs. Muhtemelen başka bir arıza olmazsa, taht bundan sonra da Sudayrilerin elinde kalacaktır. Sudayrilerin içinde de şimdiki kral Salman’ın çocuklarının ön planda olduğunu görüyoruz. Nitekim bundan önceki Kral Abdullah’ın -ki o Sudeyri değildi- oğlu muhafız alayı komutanıyken, Muhammed bin Salman onu görevden alıp yerine güvendiği birini getirdi. Suudi Arabistan’daki dengeler böyle. Bu denge nerede bozulur, nerede tekrar kurulabilir, o iç dinamiklerine bağlı.

Yani Veliaht bin Salman’ın tahttan olma ihtimali yok mu?

Eğer senatodan çok yoğun bir baskı gelmezse, Trump’ın 110 milyar dolarlık silah siparişinden geri adım atmayacağını, iş adamlığı sıfatının devlet adamlığı sıfatının önüne geçeceğini düşünüyorum. Suudi makamlarını veya yetkililerini siyasi olarak yönlendirme gücü olan iki ülke var: ABD ve İngiltere. Amerika’nın durumu açık. İngilizlerin de büyük ticari çıkarları var ve bu ticari çıkarlara halel getirmek isterler mi, bilmiyorum. Geçen gün Riyad’da yapılan bir toplantıda Pakistan içişleri bakanı, “tamam adam öldü, bütün bunlar yanlıştı, öldürülmemesi lazımdı ama bizim de paraya ihtiyacımız var” şeklinde safdilce bir itirafta bulundu. Bazı ülkeler bunu bu kadar açıkça söyleyebiliyorlar. Bazıları söyleyemiyorlar ama akıllarından geçiriyorlar. Dolayısıyla İngiltere’de parlamentonun baskısıyla Bayan May, ABD’de de kongrenin bastırmasıyla Trump hizaya getirilip oradaki çıkarlardan vazgeçirilebilir. Vazgeçtikleri takdirde de Suudi Arabistan açısından dünyanın sonu değil. Çünkü o silahları Trump’ın da söylediği gibi bu sefer Rusya’dan, Çin’den alacaklar. Yani Suudların bundan zarar görmesi değil, ancak itibar kaybından söz edilebilir.

Yani Kaşıkçı cinayeti Suudi Arabistan’ın yanına kâr kalabilir mi?

Tabii, doğrudur.

Fotoğraf: Arşiv

SUUDİ ARABİSTAN’IN ZİHNİ YAPISI 1400’LERDEN KALMA

Veliaht Prensin “Vizyon 2030” olarak tarif edilen ve Suudi Arabistan devlet yapısını neoliberal politikalara daha fazla adapte edebilecek bir yapısal dönüşüme gittiği ifade ediliyor. Suudi Arabistan devletinin şu anki yapısı ne ve neden böyle bir dönüşüme ihtiyaç duyuluyor?

Suudi Arabistan toplumunun günümüz dünyasıyla bağdaşması çok zor. Fiziki altyapısı ancak önümüzdeki yüzyılda Amerika’nın, Avrupa’nın bugünkü seviyesine ulaşabilir. Zihnî yapısı ise 1400’lerin altyapısı. Dolayısıyla orada bir şey yapılmak istendiği zaman, muhafazakâr çevrelerin direnci ile karşılaşılacaktır. Ama bu yapının mevcut haliyle sürdürülmesi de mümkün değil.

Neden?

Çünkü on binlerce, hatta belki yüz binlerce Suud öğrencisi ABD’de, İngiltere’de Oxford’da, Harvard’da, MİT’de, Cambridge’de okuyorlar. Aralarında kızlar, erkekler var. Bunlar kendi ülkelerine döndükleri zaman, Batıda gördükleri iyi şeylerin kendi ülkelerinde olmayışını sorguluyor. Orada görev yaptığım sıralarda kadınlar zaman zaman batı ülkelerinden aldıkları ehliyetlerini kullanarak arabalarına binip sokakta 30-40 arabalık konvoylar halinde bir çeşit gösteri yapıyorlardı. Suud makamları da onların kocalarını bulundukları görevlerden almak suretiyle tepki gösteriyordu. Mevcut yaşam tarzından memnun olmayan, fazlasına layık olduğunu düşünen çok sayıda insan var Suudi Arabistan’da. Hele bugünkü iletişim teknolojisi ve ortamı karşısında yurt dışında olan hiçbir şeyi Suudlardan saklamak mümkün değil. Orada olduğum sırada çanak anten kullanmak yasaktı ve sadece kraliyetin istediği kanallar gösteriliyordu. Çanak anten bir tek o sırada Riyad valisi olan şimdiki kralın evinin arka bahçesinde vardı. Ama bugün artık iletişim dünyası hiçbir şekilde önlenemiyor. Bunu aşabilen çok sayıda yetenekli Suud genci var. Dolayısıyla Suudi Arabistan’ın günün birinde şimdiki o kapalı toplumdan biraz daha açık topluma gelmesi ihtiyacı devam edecektir. Oradaki dini çevrelerin direnci ise sürecektir. Çünkü dini çevreler halkla en azından günde beş defa camide bir araya geliyor. Onların etkileri ötekilerin hepsinin etkisinden daha fazla. 1963 yılındaydı galiba; Faysal kral naibi iken, o tarihte din işlerinden sorumlu kişi dünyanın düz olduğunu ve güneşin dünyanın etrafında döndüğünü savunuyordu. Faysal bu sözü geri alması için çok ısrar ettiği halde geri adım atmadı. Dolayısıyla Suudi Arabistan’da dönüşüm yanlılarıyla dini çevrelerin karşılıklı direnci devam edecektir ve hangisi baskın çıkarsa, devlet de ona göre şekillenecektir.

Prof. Dr. Hamit Bozarslan, yaptığımız söyleşide Suudi Arabistan’ın artık radikal İslâm’ın taşıyıcısı olmayacağını ve veliaht bin Salman’ın da buna ihtiyaç duymayacağını söylüyordu. Bu yorumu nasıl değerlendirirsiniz?

Din dogmalardan oluşuyor ve o dogmaları herkes kendisine göre yorumluyor. Benim tahminime göre, Muhammed bin Salman dünyadaki gelişmeleri görünce, Suudi toplumunun bundan biraz daha ileride olması gerektiğine inanıyor. Ama demin dediğim gibi, muhafazakar çevreler var, onlar da ellerinden geldiği kadar buna karşı çıkacaklardır.

KAŞIKÇI CİNAYETİNİ KUR’ANA BAĞLAMALARI ÇOK ZOR

Fakat Kaşıkçı cinayeti bir kez daha gösterdi ki, Veliaht’ın toplumu “dış dünyaya* açmaya çalışırken insan haklarına riayet etmek gibi bir kaygısı yok…

Tabii. Oradaki insan hakları Kur’an-ı Kerim’de ne söyleniyorsa odur işte! Eğer bir şey çalmışsan, hırsızlık yaptığın el kesilecek, zina yaptıysan beline kadar gömülüp taşlanarak öldürüleceksin. Hukuku bu. Kur’an-ı Kerim’de de böyle yazdığına göre buna kimsenin kolay kolay itiraz etmesi mümkün değil.

Kraliyet, Kaşıkçı cinayetini de ileride bu şekilde izah etmeye yönelebilir mi?

Kaşıkçı cinayeti üzerinden Kur’an-ı Kerim’deki bir ayetin gereğini yerine getirdik şeklinde bir savunma çok zordur.

Hamit Bozarslan, Suudi Arabistan’ın klasik patriyarkal sistemden, radikal milliyetçiliğe geçtiğini söylüyor ve ekliyor: “Bu radikal milliyetçiliğe geçiş, içeride otoriter bir sistemin oluşturulması ve aynı zamanda dışarıya yönelik hegemonyaya dayalı son derece agresif bir politikanın izlenmesi anlamına geliyor.”

Suudi Arabistan’da milliyetçilikten ziyade Suud ailesinin hakimiyeti var. Milliyetçilik de bu ailenin çıkarları söz konusu olduğu sürece mümkün. Suudi Arabistan’daki başka kabileler, Suud milliyetçiliği kapsamı dışında kalıyor. Kral Abdülaziz’in bu kadar çok çocuğu var ve evliliklerinin hepsi de düşman kabilelerden kızlar almak suretiyle, onları kraliyetin parçası haline getirmek amacıyla yapılmıştır. “Suud ailesi ne kadar geniş olursa, o kadar çok kabile bana bağlanır” amacını gütmüştür. Böyle bir yerde ne milliyetçiliği olabilir? Kabile mi, siyasi birlik mi?

SUUD AİLESİNİN KUVEYT’E DİYET BORCU VAR

Geçtiğimiz günlerde Gazete Duvar yazarı Fehim Taştekin, Türkiye ile Kuveyt arasındaki yakınlaşmaya dikkat çeken bir yazı yazdı. Taştekin, Kuveyt’in Suudi Arabistan korkusu yüzünden yeni müttefik arayışında olduğunu ve Türkiye’ye de bu yüzden yaklaştığını aktarıyor. Bu yakınlaşmanın Türkiye-Suudi Arabistan ilişkisini nasıl etkileyeceğini düşünüyorsunuz?

Suudların Kuveyt’le petrol yataklarından kaynaklanan bir ihtilafı var. Osmanlı oradan çekilip sınır yeniden çizildiği zaman Kuveyt’le Suudi Arabistan arasındaki sınırın nereden geçmesi gerektiği konusunda ihtilaf çıkmıştı. İngilizler burayı biraz müphem bıraktılar. Suudlar da uzun süre o sorunu kurcalayıp bir an önce çözümlemeye çalışmaktansa, buradaki petrolü çıkarmak ve karşılığında elde edilen parayı bir yere yatırmak, çözüm gerçekleştiğinde de parayı Kuveyt’le bölüşmek üzere bir çözüm geliştirdi. O bölge şimdi öyle bir statü altında. Onun için Kuveyt’in çekinmesini anlayışla karşılamak lazım. Ama Kuveyt’in de 1881 ile 1901 arasındaki dönemde kurucu kral Abdülaziz’e, henüz küçük yaştayken ev sahipliği yaptığını, onu koruduğunu hatırlamak lazım. Suud ailesinin Kuveyt’e böyle bir diyet borcu var. Sanırım ihtilaf artınca o da gündeme gelecektir.

OSMANLI, ORTADOĞU’DA KARANLIK DÖNEM OLARAK HATIRLANIYOR

Peki Türkiye’nin buradaki pozisyonunu nasıl yorumluyorsunuz?

Türkiye dünya çapında orta büyüklükte, Ortadoğu ölçeğinde ise önemli bir devlettir. Öteki önemli devletler de Mısır, İran ve bir ölçüde Suudi Arabistan’dır. Suudi Arabistan sadece finansal açıdan önemli, öteki açılardan İran ve Mısır’ın sahip olduğu manevralar Suudi Arabistan’da yoktur. Dolayısıyla Türkiye bu üç devletle birlikte bölgede önemli görevi olan bir ülkedir. Bölge dünyanın öbür ucundan gelen ülkeler tarafından nüfuz altına alınmaya çalışılırken, Türkiye’nin de bir mevcudiyet ortaya koymasının yadırganacak bir tarafı yok. Yalnız Türkiye’nin iki hususu göz önünde bulundurarak bunu yapması lazım. Okullarda Osmanlı hep Ortadoğu ve Balkanlara barış, huzur getirmiştir diye öğretildi. Böyle büyütüldük. Ben Ortadoğu’da en uzun süre görev yapan diplomat olarak bunun hiç de böyle olmadığını, böyle anlatılmadığını gördüm. Osmanlı oralarda daha çok olumsuz yönleriyle hatırlanan bir ülkedir. Hele Suriye ve Lübnan’da okul müfredatlarında, ders kitaplarında “Suriye tarihinin en karanlık dönemi Osmanlı dönemidir” diye yazar. Bunu en iyi dost olduğumuz zamanlarda dâhi müfredattan çıkaramadık. Hatta geçenlerde Gaziantep’te Suriyeli çocuklar için açılan okullardaki kitaplarda da bunun böyle yazıldığı, biri fark edince çıkarıldığı aktarıldı. Osmanlı korkusu, Osmanlı’ya olumsuz bakma, Ortadoğu ülkelerinde çok yaygındır. “Suriye’ye girersek kolları açık karşılayacaklar, Emevi Camii’nde namaz kılacağız” iddialarının ne kadar doğru olmadığı zaman içinde ortaya çıktı. Türkiye’nin bunu bilmesi, yeni Osmanlıcılık hevesi peşinde olmadığı ortaya konmalı. Bölgede mevcudiyeti olan öteki ülkeler kadar Türkiye’nin de o kadar hak görmesi lazım. Ayrıca Araplar kendi aralarındaki sorunları aile içi mesele olarak görürler. İran ve Türkiye gibi Arap olmayan bir ülkenin kendi işlerine müdahalesini aile içi sorunlara dışarıdan müdahale olarak görürler. Türkiye’nin dolayısıyla Araplar arasındaki ihtilaflarda birisine yakın diğerine karşı olmak gibi bir pozisyona girmemesi lazımdır. Bunu Atatürk 1934’lerde o zamanki dışişleri müsteşarına tavsiye olarak da söylemiş: “Araplar arasındaki ihtilaflara taraf olmayınız.” Türkiye’nin bu iki hususu gözeterek orada mevcudiyet bulundurması ve özellikle davet edildiği takdirde gitmesi doğrudur. Suriye’deki durumumuz biraz davet edilmeden gitme kapsamına girebilir ve bu orada doğru karşılanmaz.

VİYANA SÖZLEŞMESİ’NDEKİ DOKUNULMAZLIKLAR İNSANLAR SUÇ İŞLEYEBİLSİN DİYE KONMADI

Kaşıkçı cinayetine dönelim. Suudi Arabistan’ın yaptığının yanına kâr kalabileceğini söylemiştiniz. Peki, bu cinayet diplomasi tarihinde nasıl bir iz bırakır sizce?

Viyana Sözleşmesi’ndeki dokunmazlıklar insanların suç işlemeleri kolaylaştırılsın diye yapılmış değildir. Oradaki dokunulmazlıklar, bir diplomatın görev yaptığı ülkede, yerel makamlar tarafından işinin zorlaştırılmaması için konulmuş kurallardır, güvencelerdir. Yoksa Viyana Sözleşmesi’ne yaslanıp her türlü cezadan muafım diyemezsiniz. Az önce de aktardığım gibi sadece resmi görevinin yerine getirilmesi sırasında işledikleri fiillerden dolayı takibat yapılamaz. Yoksa öteki fiiller açısından takibat da kovuşturma da yapılır. Kaşıkçı cinayetinden sonra belki ileride Viyana Sözleşmesi’nin bu anlama geldiği yolunda uluslararası yargı makamlarında bir mütalaa talep edilmesi yoluna gidilebilir. Gerçi benim kanaatime göre Viyana Sözleşmesi gayet açık. Ama o açıklığın altını bir yargı makamı tekrar çizerek bu konuya açıklık getirebilir. Dolayısıyla Türkiye’nin Kaşıkçı olayındaki gibi çekingen politika izlenmesine gerek olmadığını öteki ülkeler daha fazla görebilirler.

Devletler, kendi çıkarları zedelemesin diye Kaşıkçı cinayeti konusunda ihtiyatlı davranıyor veya perde arkasından anlaşmalar yapıyorken, bu vahşete karşı gerekli işlemleri yapacak, yaptırımları uygulayacak bağımsız bir devletler üstü merci yok mu?

Aslında var fakat işlemiyor. Uluslararası Ceza Mahkemesi mesela. Uluslararası Ceza Mahkemesi bu tarz olaylar için var ama şimdiye kadar sadece Sudan Devlet Başkanı el Beşir’i suçlayabildiler. Şimdi Trump’ın yaptığı hatalar, hukuğa aykırılıklar o kadar fazla ki, ama Trump’ı kolay kolay Roma’daki ceza mahkemesine veremezsiniz. Geçen hafta ABD iki sözleşmeden çıktı. İlki İran’la 1956 yılında imzalanmış olan Dostluk Anlaşması’ydı. Keza diplomatik ilişkileri düzenleyen 1961 tarihli başka bir Viyana Sözleşmesi’nin ek protokolü var. Bu da uyuşmazlıkların barışçıl yollarla çözülmesi için konmuştur. ABD bu protokolden de çekildi.

Bu artık uluslararası bütün bağlayıcı makam veya unsurlardan kendini azade kılma yoluna gittiği anlamına geliyor.

Doğrudur, evet.


İrfan Aktan kimdir?

Gazeteciliğe 2000 yılında Bianet’te başladı. Sırasıyla Express, BirGün, Nokta, Yeni Aktüel, Newsweek Türkiye, Birikim, Radikal ve birdirbir.org ile zete.com web sitelerinde muhabirlik, editörlük veya yazarlık yaptı. Bir süre İMC TV Ankara Temsilciliği’ni yürüttü. "Nazê/Bir Göçüş Öyküsü" ile "Zehir ve Panzehir: Kürt Sorunu" isimli kitapların yazarı. Halen Express, Al Monitor ve Duvar'da yazıyor.

YAZARIN DİĞER YAZILARI