Ahmet Murat Aytaç
Ahmet Murat Aytaç

İttifak siyaseti ve hoşnutsuzlukları

Çarşamba, 24 Ekim, 2018
İttifakın kırılgan yanını, devleti yeniden inşa eden yerli ve milli anlayışının içeriğinin ne olduğu hususu oluşturuyor. AKP, yerli ve milli olmanın anlamını, farklı ve değerleri birbiriyle çatışan kesimlerden oy toplama beklentisiyle kasten belirsiz bırakmaktadır. Erdoğan, büyükşehirlerde MHP’lilerin oyuna duyduğu ihtiyacı, kayyumların hizmetiyle kazanacağına inandığı oylarla uzlaştırabilecek bir stratejik muğlaklık siyaseti izlemektedir.

Yerel seçim tartışmalarına başkanlık sistemiyle gündeme gelen ittifaklar siyasetine özgü sorunlarla giriyoruz. İktidar bloku, yerel seçimlere tekrar Cumhur İttifakı adı altında işbirliği içinde gireceğini açıklamıştı. Buna karşın, önceki seçimde Millet İttifakı adı altında birleşen muhalefet blokunda bir ittifak arayışına rastlanmıyor. Böyle bakıldığında, AKP ve MHP arasındaki işbirliği tek seçimlik bir güç birliğinden daha fazlasını hedefliyormuş gibi duruyor. Cumhur İttifakı, sanki birden çok anlaşmayla süreklilik ve istikrar kazanmış, bir tür “entente cordiale” görünümü sunuyor. Ne var ki, iktidar bloku içinde ortaya çıkan hoşnutsuzlukların vardığı düzey, yerel seçimlerde işbirliği yapmayı artık imkansız hale getirince, süresiz olduğu ilan edilen ittifakın bünyesindeki çatlaklar da ayan beyan ortaya çıktı.

İktidar blokundaki ilk çatlak, Bahçeli’nin af önerisiyle belirginlik kazandı. Danıştay’ın Öğrenci Andı ile ilgili kararının başlattığı tartışmaysa çatlağın çok daha geniş bir yüzeye yayıldığını gösterdi. AKP’liler Danıştay kararını Kemalist vesayet sisteminin süregelen direncinin eseri olarak değerlendiriyor. 15 Temmuz sonrası hız kazanan tasfiyelerle önü açılan ulusalcı-milliyetçi grubu da kararın müsebbibi olarak görüyor. MHP’nin tutum ve açıklamalarıysa, onun sadece kararı savunmakla kalmadığını, kendini kararın “asıl sahibi” gibi gördüğünü ortaya koyuyor. Özellikle AKP’liler, ittifakta olmak için her konuda anlaşmanın gerekli olmadığını savunuyor. Tek başına ele alındığında bu çok yanlış bir görüş de değil. Ama Cumhur İttifakı’nın başkanlık sistemiyle beraber gelişen ittifak mantığının bir ürünü olduğunu dikkate aldığımızda, başka türden bir değerlendirme yapılması da mümkün.

Bu sistemde partilerin ittifaklara duyduğu gereksinim, siyasi rekabetin değişen koşullarıyla yakından ilgili. An itibarıyla mecliste temsil edilen parti sayısı sekiz. Ancak bu hayli parçalı yapı, cumhurbaşkanlığı seçimleri söz konusu olduğunda iki grup içinde bütünleşebilmişti. Bir yanda parçalanma diğer yanda birleşme yönünde basınç uygulayan iki karşıt eğilim, başkanlık sisteminin “iki kutuplu çok partili” bir yapı kazanmasıyla sonuçlandı. İttifak arayışını güdüleyen ana etmen, böyle bir sistem içinde rekabet etme zorunluluğundan kaynaklanıyor. Büyükşehirlerin değişen yapısı ve büyükşehir seçmeninin sayısal ağırlığından ötürü, aynı arayış önümüzdeki yerel seçimler için de geçerli gibi görünüyordu. Buna rağmen seçim ittifakının yürütülememesi, tarafların ittifaka yükledikleri anlam ve ondan beklentileriyle doğrudan bağlantılı.

MHP’nin resmi açıklamasına göre, ittifaka girmelerinin esas gerekçesini devleti zaafa uğratmamak ve devamlılığını sağlamak oluşturuyordu. Bahçeli benzer gerekçeleri, ilk başta muhalefet etmiş olmasına rağmen, sonradan Abdullah Gül’ün cumhurbaşkanı seçilmesi veya hükümet sisteminin değişmesini sağlayacak referandum gibi konularda verdiği desteği açıklamak için de kullanmıştı. Bahçeli’ye göre, Erdoğan’ın fiilen yürürlüğe koyduğu başkanlık sistemi, hukuki meşruiyet kazanamadığı için devletin kurumsal işleyişi tıkanmıştı. O da devletin önünü açmak için ne yapması gerekiyorsa onu yapmıştı. 15 Temmuz olayları da kurumların yaşadığı zaafiyetin ne kadar büyük olduğunu göstermiş ve böyle bir işbirliğini devlet sorumluluğunun gereği haline getirmişti.

Bu söylenenlere rağmen iktidar blokuna dahil olmanın, Bahçeli’ye sorumluluğunu yerine getirmiş birinin gönül huzurundan çok daha fazlasını kazandırdığı açık bir gerçek. Hatırlanacak olursa, art arda gelen seçim başarısızlıkları MHP’de parti içi muhalefetin gücünü ziyadesiyle arttırmıştı. Süreç içinde bir yönetim değişikliğinin gerçekleşmesine neredeyse kaçınılmaz gözüyle bakılıyordu. Bahçeli, hükümet ile yaptığı işbirliğinden, önce parti içi muhalefetin gücünü kırmak, sonra muhalefeti tasfiye etmek açısından büyük bir yarar sağlamıştır. Dahası, ciddi bir bölünme yaşanmış olmasına rağmen, iktidarda olmanın olanaklarını sonuna kadar kullanarak partisinin küçülmesinin önüne de geçebilmiştir.

Tüm bunlara rağmen, MHP’nin böyle bir ittifakın içinde olmasını, sadece parti içi çatışmalarla ilgili olduğunu söyleyemeyiz. Çünkü MHP’nin parti örgütünü ve seçmen tabanını, AKP ve Erdoğan karşıtı söylemden böylesi bir işbirliğine yönlendirmek için bu gerekçe tek başına yeterli olamazdı. Böylesi bir dönüşüm için, 7 Haziran seçimlerinde HDP’nin yaptığı oy sıçraması önemli bir dönüm noktası gibi görünüyor. HDP’nin üçüncü parti olması, MHP tabanını parlamenter sistemin olduğu gibi sürdürülmesinin “devlet güvenliği” açısından sakıncalı olduğuna ikna etmiş olmalı. Ayrıca, parti içi muhalefet ile “FETÖ tehdidi” arasında güya saptanan bağın, bu işbirliğini seçmenin gözünde dar parti çıkarlarının ötesinde bir yere taşıdığına da dikkat etmek gerekiyor.

Bu nedenler, Cumhur İttifakı’nın, aslında devleti yerli ve milli oluş zemininde bir bütün olarak yeniden organize etmek amacıyla varılmış bir uzlaşı olduğunu gösteriyor. Bugün iktidar bloku için karşılaştığımız uzlaşmazlıkların açıklamasını bulacağımız zemin de burasıdır. Yani ittifakın kırılgan yanını, devleti yeniden inşa eden yerli ve milli anlayışının içeriğinin ne olduğu hususu oluşturuyor. AKP, yerli ve milli olmanın anlamını, farklı ve değerleri birbiriyle çatışan kesimlerden oy toplama beklentisiyle kasten belirsiz bırakmaktadır. Erdoğan, büyükşehirlerde MHP’lilerin oyuna duyduğu ihtiyacı, kayyumların hizmetiyle kazanacağına inandığı oylarla uzlaştırabilecek bir stratejik muğlaklık siyaseti izlemektedir. Öğrenci Andı’yla ilgili tartışmanın farkı ve ehemmiyeti, böylesi bir muğlaklığa cevaz vermemesinden kaynaklanıyor. Bu yüzden uyuşmazlık, af konusundaki tartışmayla birleşerek ittifakın kırmızı çizgilerinin gündeme gelmesiyle sonuçlanmıştır. Kısacası, bu hoşnutsuzluk doğrudan AKP ile MHP arasındaki yerli ve milli uzlaşının kalbine uzanıyor. İttifakın kalbi teklemeye başlamış gibi görünüyor. Yerel seçimde bozulan ittifakın, mecliste ve diğer alanlarda nereye kadar sürdürüleceğiniyse hep beraber göreceğiz.


Ahmet Murat Aytaç kimdir?

Ailenin Serencamı: Türkiye'de Modern Aile Fikrinin Oluşumu (2007), Kitlelerin Ruhu: Siyasi ve Sosyal Tahayyüle Kalabalıklar (2012) adlı eserleri kaleme aldı. Göçebe Düşünmek: Deleuze Düşüncesinin Kıyılarında (2014) adlı eserin editörlerinden biridir. Şubat 2017'de yayımlanan KHK ile ihraç edilinceye kadar Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi'nde Yardımcı Doçent ünvanıyla çalıştı. Temel ilgi alanları insan hakları felsefesi, siyasal düşünceler tarihi ve siyaset kuramı, radikal demokrasi gibi konulardan oluşmaktadır.

YAZARIN DİĞER YAZILARI