Ülkü Doğanay
Ülkü Doğanay

Utanç hep bize mi düşer usta?

Pazartesi, 22 Ekim, 2018
Benim çocuklarım içinden geçtiğimiz bu zaman dilimini nasıl hatırlayacak diye düşünüyorum sık sık. Onlara sezdirmemeye çalıştığım bu distopyanın içine düşmüşlük hali nasıl bir iz bırakacak anılarında?

Sanırım her zaman böyle değildi. Yani sürekli bir “yok artık!” modunda yaşamaya başlamadan önce, olayların olağan akışında gittiği zamanlarda, arada ne bileyim Turgut Özal olsun, zevcesi Semra hanım olsun, Süleyman Demirel hatta Tansu Çiller olsun, bir pot kırdığında –ki Tansu hanım bunu pek sık yapardı- “bu kadar da olmaz ki canım”, diyerek birkaç gün üzerine konuşulurdu… Şaşırırdık. İnsanlar şaşırırdı. Belki eskiler “ne günlere kaldık” diye söylenirlerdi. Bir devlet terbiyesinden, herkesin her şeyi ağzına geldiği gibi söyleyemeyeceğinden, kalabalık önünde konuşmanın bir adabı, bir yolu yordamı olduğundan söz ederlerdi.

Yaş almakla beraber gelen bir eskiye özlem, eskiden günlerin, insanların, siyasetçilerin daha iyi olduğu yönünde, “nerede o eski bayramlar” tarzı bir serzeniş değil benimkisi. Bu coğrafyanın zorluklarından birisi, hiçbir şeyin öyle çok iyi filan olmadığını ve olamayacağını çok erken yaşlarda kabullenme zorunluluğu. Hayal meyal hatırladığım, ne olduğunu pek anlayamasam da annemin tedirginliği, bazen okuldan yüzü allak bullak halde eve gelişi ile kötü şeylerin yaşandığını sezdiğim 70’ler, çocukluğumun anılarında herkese yayılan bir huzursuzluk ve korku ile özdeşleşen 12 Eylül sonrasının karanlığından başka bir şey sözünü ettiğim. Büyük şehirde bir apartman dairesinde kısılıp kalmış çocukluğumun her iki döneminde de, zihnimde iz bırakan tedirginlik ve korkunun yanında bunların bir gün geçeceğine ve her şeyin daha iyi olacağına dair bir umut duygusu vardı. Umut, insanlara dayanma gücü veriyor ve insanlar hala şaşırabiliyordu o zamanlar. Bu nedenle bir şeye şaşırabilme ile umut etme arasında sıkı bir ilişki olduğunu düşünmüşümdür hep. Oysa şimdiki durumu açıklamayan bir ilişki bu. Şaşırabilmek ve bu yüzden utanç duymak, artık bir tür gerçeklik yitimi karşısında tüm kötülüğüne rağmen hala eski ayakları yere basan dünyayı özlemekle ilişkili olabilir ancak. O eski dünyada politikacısından gazetecisine ve gündelik hayatımızın sıradan karşılaşmalarına, insanlar arasındaki ilişkiyi, toplumsallığı mümkün kılan bir duyguydu “utanmak”.

Şimdi şöyle bir etrafa bakınca, birçok kişinin söylediklerinden, yaptıklarından pek utanç duymadığı ve bunun olağan kabul edildiğini görmek mümkün. Gündelik hayatımızda da böyle. Sosyal medya bir hoyratlık cenneti zaten. Kanlı canlı insanlar olarak değil, hoyratça savrulan sözlerin sahipleri olarak yaşayan çokça sanal kişilik var sosyal medyada. Sadece trolleri kast etmiyorum. Sıradan insanlar da, yeri geldiğinde kendileri gibi olmayana, görüşlerini, yaşam tarzını beğenmedikleri, korktuklarına nefret kusabiliyor. Gerçekte hiç karşılaşmadıkları, aynı masada oturmadıkları, konuşmadıkları, eserlerini hiç görmedikleri dünyaca ünlü bir fotoğrafçının, Ara Güler’in ardından hakaretler yağdırabiliyorlar örneğin. “Ver Papazı al Papazı” sözleriyle yargının vereceği kararı pazarlığa açan siyasetçi, Amerika’yla krize yol açan rahip Brunson serbest bırakıldığında, bu karar yargımızın ne denli bağımsız olduğunu açıkça ortaya koymuştur, diye açıklama yapabiliyor. Buradaki çelişki, kimseyi utandırmıyor. Ardından Brunson özel uçakla apar topar Amerika’ya giderken gazeteler papazın sınır dışı edildiğini yazabiliyorlar. Bu arada çok esprili konuştuğunu sanan şimdiki meclis başkanı, halefini aratmayacak bir fütursuzlukla, sosyal devletin ölçüsünü kaçırmamak gerektiği yönündeki savını bir yaşlı amcanın kendisine “kadınlara çok para veriyorsunuz, evlenecek kadın bulamıyoruz” sözleriyle açıklayabiliyor kendi adını taşıyan üniversitedeki bir sempozyumun açılışında… Öğretim üyelerinden ve yerel yöneticilerden oluştuğunu tahmin edebileceğimiz protokol, salondaki öğrenciler bu sözleri alkışlıyorlar… Kimse utanmıyor, utansa da belli etmiyor. İhraçlarla üniversitelerin içi boşaltılırken, hiçbir şey olmamış gibi işlerine devam edenler, meslektaşlarının yokluğunu hissettirmemek için canla başla çabalayanlar bir yana, onlardan boşalan kadrolara atanmak için her şeyi yapmaktan geri durmayanlar zaten utanmıyorlar… Bunu biliyoruz. Onlar alkışlamaya devam edecekler. Üniversitelerin içini boşaltan kararların müsebbipleri bugün üniversitelerin dünya sıralamalarında neden bu denli geri kaldığının hesabını sorarken, üniversiteden attığı hocalardan “kampüsleri teröristlerden temizledik sayın bakanım” diye söz eden rektörcükler zaten hiçbir zaman utanmamışlardı ki bu “başarısızlıktan” utansınlar.

Bugünü tanımlamak için en uygun duygu hali “utanmazlık”. Çok izlenen Yaparsın Aşkım adlı yarışma programının 78. bölümünde, çok popüler sunucunun kadınlar nasıldır sorusuna erkek yarışmacılardan üst üste “kadınlar hiçbir şeyden anlamaz”, “kadınlar çok konuşur”, “kadınlar çok bildiğini sanır ama aslında hiçbir şey bilmez” türünden yanıtlar gelince, sunucu durumu kurtarmak adına “ama kadınlar da çocuk doğuruyorlar ve çocuklarıyla erkeklerden daha iyi ilgileniyorlar” yanıtını verince, programı izleyen kadın ve erkeklerin içine su serpiliyor. Stüdyoda kadınlara yağdırılan hakaretlerden rahatsız olan bir kadın seyirci “her başarılı erkeğin ardında bir bağyan vardır” deyince, sunucu da vazifesini yerine getirip kadınları maruz kaldıkları aşağılamadan aklamış olmanın rahatlığıyla programa devam ediyor. Utanmıyor. İstanbul’da Suudi Arabistan konsolosloğunda öldürülen gazeteci Cemal Kaşıkçı’nın nasıl öldürüldüğü, vücudunun nasıl parçalara ayrıldığı, televizyon kanallarında sahne sahne anlatılırken, yine kimse utanmıyor. Bir siyasi polisiye romanın alışılageldik sahnelerinden söz ediliyor sanki… Sonra da Kaşıkçı üzerine ne gibi pazarlıkların dönmüş olabileceği yazılıyor satır aralarında… Bu kadar. İstanbul’un göbeğinde, böyle bir cinayetin işlenebilmiş olmasından, muhalif bir gazetecinin böyle kolayca öldürülebilmesinden ve sorumluların özel uçaklarına binip kolayca yurt dışına çıkabilmelerinden dolayı hesap vermesi gerekenler bir yana, katillerin bu siyasi hesaplaşma için seçtikleri ülkede yaşıyor olmaktan ne muhalefet, ne iktidar yanlıları utanç duymuyor…

Benim çocuklarım içinden geçtiğimiz bu zaman dilimini nasıl hatırlayacak diye düşünüyorum sık sık. Onlara sezdirmemeye çalıştığım bu distopyanın içine düşmüşlük hali nasıl bir iz bırakacak anılarında? En tepedekinden yancısına, onun altındaki ve kenarındakine kadar, iktidarla arası iyi olan herkesin aklına geleni dilediği gibi söyleyebildiği, eline geçirdiği küçücük iktidar olanağı ile dilediği gibi davranabileceğine sonsuz güven duyduğu bu dünyanın imkânsızlığı ile baş edememe hali ne kadar sürecek? Bütün bunların adına utanç duymak yine bize mi düşecek?


Ülkü Doğanay kimdir?

Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi mezunu. ODTÜ’te siyaset bilimi alanında yüksek lisans ve Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde yine aynı alanda doktora yaptı. Doktora çalışmaları sırasında bir yıl süreyle Paris II Üniversitesi Fransız Basın Enstitüsü’nde bulundu. Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi Halkla İlişkiler Bölümü'nde öğretim üyesi iken kamuoyunda “barış bildirisi” olarak bilinen “Bu Suça Ortak Olmayacağız” başlıklı bildiriyi imzalaması nedeniyle 686 sayılı KHK ile ihraç edildi. 'Demokratik Usuller Üzerine Yeniden Düşünmek' isimli kitabının yanı sıra Eser Köker’le birlikte kaleme aldığı 'Irkçı Değilim Ama…Yazılı Basında Irkçı-Ayrımcı Söylemler' ve Halise Karaaslan Şanlı ve İnan Özdemir Taştan’la birlikte kaleme aldığı 'Seçimlik Demokrasi' isimli kitapları yayınlandı. Ayrıca siyasal iletişim, demokrasi kuramları, ırkçı ve ayrımcı söylemler konularında uluslararası ve ulusal dergi ve kitaplarda çok sayıda makalesi basıldı. İmge Kitabevi Yayınları’nda editörlük yaptığı beş yıl boyunca çok sayıda kitabın editörlüğünü üstlendi ve Türkçeye kazandırılmasına katkıda bulundu. Ülkü Çadırcı adıyla yayınladığı çocuk kitapları ve Gökhan Tok’la birlikte kaleme aldığı 'Teneke Kaplı İvan' isimli bir çocuk romanı da bulunmakta.

YAZARIN DİĞER YAZILARI