Gülgün Türkoğlu
Gülgün Türkoğlu
  • gulguntp@yahoo.com

Tanrım, üç boyutla aran niçin iyi değil?

Pazartesi, 22 Ekim, 2018
Günümüzde hiç bir medeni ülke yoktur ki, alt düzeydeki halk tabakaları huzursuz ve muhalif olmasın. Bazı Avrupa ülkelerinde, bu durum üst tabakaların da başına gelmeye başlamıştır. Bu, psikolojik sorunlarımızın dev boyutta olduğunun göstergesidir.

Topluma karıştığımız her ortamda, bizler meşgulken, zeminden akıp giden bir ırmağa benziyor bilinçaltımız. Kokusu ve renginde gözlemlemeye başladığımız ürkütücü değişiklikler, debisinin de bir hayli yükselmesi nedeniyle tehlikeli bir hâl aldı. Artık, üzerinde durduğumuz zemini sarsıyor, dengemizi bozuyor. Maruz kaldığımız bu akıntının bir girdap oluşturup oluşturmaması, bizim kendimizi nerede konumlandırdığımızdan bağımsız olmasa gerek.

İnsan psişesini sadece kişiyi ilgilendiren bir konu olarak ele almanın, kişisel bir bakış içine hapsetmenin ölümcül bir hata olarak nitelendirildiğinden daha önce söz etmiştim. Benzer biçimde, toplumsal dinamiklerinin de içinde yaşayan bireylerden bağımsız olarak ele alınması olanaklı değildir. Kolektif bilincin dinamiklerinin serbest kalması, güruh oluncaya kadar, bireyde uyuyan vahşi hayvanların ve iblislerin ortaya çıkmasındaki en önemli etken olarak görülür.

Parçalanmış kişilikler, kendisi ile iletişimi kesilmiş ruhlar; sinirlilik halinden nevroza kadar uzanan geniş bir yelpazede modern insana eşlik etmektedir. Bazı düşünürler, insanı hayvandan ayıran temel özelliğin düşünmek değil, kendisini tarihsel bir varlık olarak kavrama yeteneği olduğunu öne sürerler. Oysa pozitivizm için psişe, organik süreçlerin neden olduğu bir yan üründür ve dinsel deneyim aklın özgün durumlarındandır. Bu durumda, aklın kendi varoluş biçimini kavrayamayacağı sorusu havada asılı kalır? Soliptik benliğin akıl olarak referans aldığı akıl, alt katları olmayan bir boşlukta asılı olarak, gerçek (kendi) tarihini alt katlar boş olduğu için bulamaz.

Psikoloji bilimine göre, bilinç bastırma yoluyla komplekslerle baş edebilmektedir. Bastırılan kompleks bilinçten ayrılmaktadır. Ancak, daha önce bilinçte hiç yer almamış komplekslerin de olduğu ve bunların esrarengiz bir biçimde bilinci işgal edebileceği bilinmektedir. Binlerce yıllık bir sürekliliği olanaklı kılan bu tür bilinç dışı koşullanmaların, biyolojik kalıtım yolu ile aktarıldığı fikrini ileri süren Jung, bugün epigenetik mekanizmaların keşfi ile doğrulanmıştır.

Hepimiz gölge bir yan taşıyoruz; bunu biliyor ancak, yokmuş gibi yaşıyoruz. Gölge yanımızın koyuluğu, bilinçli bölgemize konu edilenlerin toplamından bağımsız değil. Kendimizi bilincimize konu edebildiğimiz oranda, gölge yanımız ışığa kavuşturuyor. Jung daha ileri giderek şu tüyler ürpertici teşhisi yapıyor: “Günümüzde hiç bir medeni ülke yoktur ki, alt düzeydeki halk tabakaları huzursuz ve muhalif olmasın. Bazı Avrupa ülkelerinde, bu durum üst tabakaların da başına gelmeye başlamıştır. Bu, psikolojik sorunlarımızın dev boyutta olduğunun göstergesidir…Ortak sorunlar da kişisel sorunların bir toplamıdır.”

Modern insan, sembolik bir dil olan rüyalarını ve bilinçaltını yok sayarak yaşar. Mistik olanın varlığını kabul etmek, onun için onurunu yitirmek denli küçültücüdür. Jung’a göre bilimsel teoriler bilinç düzeyini ifade eder. Dogmalar ise ruha seslenir; bilinçaltımızın fedakarlık, pişmanlık, günahtan kurtulma draması gibi yaşam sürecini anlatır. Dogma rüya gibidir; özerk bir faaliyeti yansıtır. Dogma, asırlardır devam eden dolayımsız deneyimdir Jung psikolojisinde. İnkar etsek de yansımaları ile rüyalarımızda karşılaşırız. Bazen öyle rüyalar görürüz ki, ertesi günkü ruh halimize adeta onlar karar verir.

Jung, tarihsel bağlamından koparmadan rüya, sembol, ritüel, efsane, mandala çözümlemeleri yapmıştır. Gözlemlerinin, arketip bir Tanrı imgesinin varlığını kanıtladığından; bunun çok önemli ve etkili bir arketip olduğundan söz etmiştir. Mandala çözümlemelerinde, eskiden Tanrı’nın olduğu merkezde artık Tanrı’nın olmadığını saptaması önemlidir. Yüzlerce hasta, birbirinden bağımsız olarak ve herhangi bir etki altında kalmadan yapmıştır mandala çizimlerini. “Çağdaş bir mandala, kendine özgü bir akıl durumunun istek dışı itiraf edilmesidir. Mandala’da Tanrı yoktur, bir Tanrı’ya boyun eğme ya da onunla barış içinde olma söz konusu değildir. Tanrı’nın yerini kişinin bütünlüğü almıştır.”

Fakat, biz eğer Tanrı’nın göreceliliğinden söz edeceksek onun yerini alacak “ben”in ne’liği önemlidir. Jung burada şu uyarıyı yapar: “Bu felsefe, ateizm gibi aptal bir yanlışlıkla karıştırılmamalıdır.” Burada “ego”nun Öz ile birleşmesinin “şişme” yaratması gibi bir tehlike olduğunu vurgular. “Merkezinde Tanrı’nın olmadığı mandala çizimleri, ilahi imgeyi artık yansıtamayan; gerçek bir şişme ve kişilik bölünmesi tehlikesi içindeki kişiliği gösterir.”

Jung “tremendum”un ölümü, Tanrı kadar büyük bir varlıkta bulunan bu yoğun enerjinin nereye gittiğini sorusunu beraberinde getirdiğinden dem vurur. Örneğin, Nietzche ateist değildi, onun Tanrı’sı ölmüştü. Yerine ne koyacağını bilemedi, kişilik yarılmasına uğradı, dürüst bir insandı zira. “Oysa mandala merkezleri, egomerkezlilik dışında her şeydir…Şişmeden ve duygusal kopukluktan kaçınmak amacı ile gerek duyulan, nefsin kontrol mekanizmasıdır.” “Böyle bir kişi bilir ki, dünyada yanlış olan ne varsa kendi içindedir, kendi gölgesiyle baş etmeyi bir kez öğrenirse, o zaman dünya için gerçek bir şey yapmış olur.” Yukarıda anlatılan toplumların ancak, bireylerin bu yönde dönüşmeleri ile değişebileceğini vurgular.

“Baba Oğul Kutsal Ruh, kısacası Teslis anlatımında; Baba’dan Oğul’a geçiş zaman boyutunu içerir. Alan unsuru ise Mater Dei tarafından temsil edilir.” Mater etimolojik olarak “mother”, “matter” gibi kelimelerle bağıntılıdır. “İlk Hristiyanlar Kutsal Ruh’a Sophia/Sapientia diyorlardı.” Yeryüzü ile ilişkilendirilen Tanrıça’nın izinin artık sürülememesi tesadüf müdür?

Hz. İsa dinde ilk “özne” olarak kabul edilir. Boyutsuz ve gizemli bir Tanrı’nın şimdi ve burada; eş deyişle zaman ve mekânda olanaklı olduğunun; üç boyutta tecelli ettiğinin bir gösterimidir. Bunun, ondan önce gelen Hz. Musa ve sonra gelen Hz. Muhammed ile, bir kumaşı nasıl birlikte dokuduklarına ve bundan bize düşen hissenin ne olabileceğine önümüzdeki hafta değineceğim.


Not: C.G. Jung alıntıları “Psikoloji ve Din” kitabındandır.

Düzeltme: Değerli okurum Prof. Dr. K.Y. Ekşi, şu yazımda sözünü ettiğim, Dr. Burnell’in on sekiz aylık bebeğinin o tarihte henüz doğmamış olduğunu ve bunu kendisine bildiren doktora danışmanının “Jocelyn’nin tek çocuğu o yıllarda doğmadı, Gavin ben MSSL’e geldigim 1979 yılında henüz 1-2 yaşlarındaydı…Başka da çocuğu olmadı” şeklinde düzeltme yaptığını iletti. Kendisine çok teşekkür eder, bu yanlış bilgi için sizlerden özür dilerim.


Gülgün Türkoğlu kimdir?

Ege Üniversitesi Fen Fakültesi Hidrobiyoloji mezunudur. University of London King’s College’da yüksek lisansını tamamladıktan sonra National Rivers Authority ve Anglian Waters’da biyolog olarak görev yapmıştır. Türkiye’ye döndükten sonra özel kuruluşlarda Ar-Ge alanında uzman olarak çalışmış, yöneticilik yapmıştır. Ege Üniversitesi Biyomühendislik Bölümü, Tıp Fakültesi ve CNRS Paris ortaklığında yürüttüğü doktorası insan genetiği üzerinedir. Avrupa birinciliğini kazanan Bio-Ace Centre of Excellence başvurusunu yürüten iki kişilik ekiptendir. Bir süre bu projenin müdürü olarak görev yapmıştır. Düşünüyorum Dergisi yazarlarındandır. Felsefe ve Kadın Sorunları üzerinde çalışmalarını sürdürmektedir.

YAZARIN DİĞER YAZILARI