İmkan ve ihtimal

Çarşamba, 3 Ekim, 2018
Türkiye'de siyasi umutsuzluğun ve sürekli duvara çarpan sahte formüllerin asli kaynağı, "karşı bloktan oy almak/alamamak" paradoksu. Siyasi sürecin işlemeye başlaması, bir şeylerin değişmesi için ön koşul kabul edilen, olmaması umutsuzluğun, çaresizliğin en önemli gerekçesi haline gelen bir realite. Çatı aday formülleri, İYİ Parti heyecanı hep buralardan çıktı, seçim yenilgileri hep buraya bağlandı. Anlayacağı dilden, duyabileceği bir sesten "hatası" anlatılınca ikna olacak bir kitle varsayılıyor.

Üst üste alınan yıpratıcı seçim sonuçlarının yarattığı mağlubiyet; bu sonuçların karşılanmasının yarattığı yalnızlık hissi hâlâ dağılmış değil. Yetmezmiş gibi, dozu artan baskılar, nefessiz bırakan kuşatmanın sistemli olarak artırılması. Daha da yetmezmiş gibi giderek hayatın her alanına doğru ilerleyen ekonomik kriz havası, endişesi. “Ne olacak” diye herkesin birbirine sorduğu ama aslında ne olacağını öğrenmekten herkesin korkması. Bütün bu olup bitenlerin “kimsenin” umurunda olmadığını düşünenlerin artan kalabalığı ve aynı ölçüde artan yalnızlığı. Hepsinden fenası, beklemekten ve izlemekten başka şeye güç yetmeyeceği düşüncesi. Bütün bunlar, dozu ve şiddeti artık geometrik bir hızla yükselse de tamamen yepyeni şeyler değil, hatta biraz da alışılan olmaya başladı. Asıl yıpratıcı olan da bu galiba.

Murat Sevinç’in bu haftaki, “İğneyle kazılan kuyunun dibindeki, umut…” başlıklı Gazete Duvar yazısında söylediği gibi, “yorgunluk/bıkkınlık hissinden yorulacak” kadar uzunca bir süredir maruz kalınan bir hal var. “Yorgunluk/bıkkınlık hissinden yorgun olarak” başlıyor bütün günler ve haftalar. Yenilgi ve yetememe, yetişememe hissinin ağırlığı her geçen gün artıyor. Ne yapıyoruz, neden yapıyoruz sorusuna cevap bulmak her sefer daha zor oluyor. Ama yine Murat Sevinç’in yazdığı gibi, “herhangi bir şey yapabilecek gücü kendimizde bulabilmek için, öncelikle bireysel moral ve asgari mutluluğa ihtiyacımız var.” İğneyle kazılan kuyunun dibindeki umut lazım herkese. İhtiyacımız olanı yaratmak için biraz başka türlü bakmak, başka türlü düşünmeye çalışmak ve başka türlü ilişki kurmak.

Moral ve asgari mutluluk bulabilmek için, güzel olana, güzelleştirilebilir olana daha fazla dikkat ve özen gerek. Bütün düşünme biçimleri, bütün siyasi akımlar da, umuda ihtiyaç olup görülecek/gösterilecek güzel/iyi bulamayınca bazen ütopyaya, bazen nostaljiye bu yüzden başvuruyor. Gösterecek bulunamazsa kurulacak (veya geri getirilecek) bir güzellikten bahsetmek gerekiyor. Zaten umut denen şey, bir ihtimal ve onu mümkün kılacak bir imkandan ibaret değil mi? Toplumsal, siyasal alana dair umut için imkan insandır. İnsanların daha güzel, daha iyi, daha eşit, daha adaletli, daha özgür, daha kardeşçe, daha mutlu bir dünyayı isteyebilme ihtimali. Ve güzel bir ihtimal için bir imkan olan insanın nasıl görüldüğü, ona nasıl yaklaşıldığı umuttan konuşmaya başlamanın da ilk adımı.

KÖTÜLÜK, KÖTÜLER ÇOK KÖTÜ OLDUĞUNDAN DEĞİL

Mesela, Türkiye’de -hep var olan ama- son yıllarda görülmemiş bir zirveye ulaşan hain, casus, düşman, yıkıcı, bölücü, terörist suçlamalarının sağanak haline geldiğini izliyoruz. Sadece ulu orta kullanılan suçlamaların değil, bu iddialarla açılan adli soruşturmaların sayısı bile dünya istatistiklerini zorlayacak seviyelere ulaştı. Yani neredeyse memleketin bir yarısının diğer yarısını – ihanet edilen şey konusunda farklılaşsa da – hıyanetle suçladığı bir tablonun eşiğindeyiz. Bir ülkede bu kadar satılmış varsa veya bu sayıda hain olduğu iddia ediliyorsa nasıl özgürlük olacak, nasıl demokrasi olacak. Dolayısıyla, “normalleşmenin” başlangıcı veya bir yumuşamaya dair umudun doğması ancak bu tablonun değişmesiyle mümkün. Yine aynı şekilde, ülkede ve dünyada “kötüler” yenilmez bir çoğunluksa her şey nasıl daha iyi olacak?

Dünyada neden bu kadar kötülük var tartışmasını, kötü insanların çokluğu üzerinden kurmak yerine, neden bu kadar insan kötülüğün yanında diye sormak umut için ilk adım. Nasıl bir ülkenin yarısı hain olduğu için iflah olmaz güvenlik sorunları yaşandığına inanılması akıl dışıysa, kötülüğün kötüler çoğunlukta olduğu için yaşandığına inanmak da o kadar saçma. Kötü insan sayısının çok üzerinde bir kötülük yaratılabilmesi, ancak kötü olmayanların da kötünün yanında olması veya en azından karşısında olmamasıyla mümkün. Toparlarsak, “niye bu insanlar bu kadar kötü” diye başlamak yorgunluktan/bıkkınlıktan yoran bir umutsuzluğu, “niye bu kadar insan kötünün yanında” diye başlamak imkan ve ihtimal içeren bir iyimserliği çağırıyor. (“Kötü” yerine başka sıfatlarla kullanıldığında da anlam değişmiyor)

Yaklaşık 15 ay önce, Ayşe Çavdar’ın Artı Gerçek’te yazdığı “Reis’in taifesi: Lümpenburjivazi vs. avam” yazısını bir daha hatırlayalım. Ayşe, Almanya’da yaşadığı bir olayı ve diyaloğu son derece akıcı bir dille hikaye ediyor ve bir taksi şoförünün durumunu şu cümleyle özetliyordu: “Hayatının, çocuklarının rızkının, zamanında verdiği kötü bir kararla yanlış insanlara ve onların kötülüklerine sermaye olduğunu düşünmektense, bu umuda sarılmayı tercih etmişti”. Meseleye buradan bakınca, güçsüzlerin gücü olan vicdanı siyasete geri getirmek için, o şoförün orada olmasına değil, neden orada kafa yormak daha az yorucu ve belki onun da buna kafa yormasının mümkün olduğunu düşünmek ise ferahlatıcı. Bu konuda ilham verici bir Kaushik Basu çevirisi de medyascope.tv’de
yayınlandı.

‘ÖTEKİLERLE’ İÇERİDEN KONUŞMAK

Önceki gün Gazete Duvar’da yayınlanan bir haberde,”CHP yönetiminin hazırlayıp Abant Kampı’nda milletvekillerine sunduğu, ‘Yerel Seçimler 2019 Stratejisi-Yöntem, Hedefler, Öncelikler ve Öneriler’ raporunda ‘Entelektüel, akademik ve elitist bariyerleri aşıp sağ partilere oy veren büyük kesimin diliyle konuşma’ önerisi yapıldı” deniliyor. Çözüm kılığındaki umutsuz ve çaresiz halin raporlaştırılmış şekli. Bu cümle, yıkma iddiasında olduğu bariyerin tam tepesinden konuşuyor. İlişki kurmaya niyet ettikleri için, “birilerinin kandırabildiğini ben neden kandıramayım” düşüncesinin ilerisine gidemiyor. Üstelik bunu imitasyon bir dille yapabileceği fikrini sürdürüyor. Böyle bir bakışta, ne bir imkan olarak insan, ne daha iyi yapmak için bir ihtimal var. “Onlar” neden olmaması gereken yerde sorusuna onları dahil etmeden verilebilecek bir cevap, alındığı zannedilen cevapla gidilecek bir yol yok.

Türkiye’de siyasi umutsuzluğun ve sürekli duvara çarpan sahte formüllerin asli kaynağı, “karşı bloktan oy almak/alamamak” paradoksu. Siyasi sürecin işlemeye başlaması, bir şeylerin değişmesi için ön koşul kabul edilen, olmaması umutsuzluğun, çaresizliğin en önemli gerekçesi haline gelen bir realite. Çatı aday formülleri, İYİ Parti heyecanı hep buralardan çıktı, seçim yenilgileri hep buraya bağlandı. Anlayacağı dilden, duyabileceği bir sesten “hatası” anlatılınca ikna olacak bir kitle varsayılıyor. Tartışma hemen bu ön kabulü aşarak, bir yöntem meselesine dönüşüyor. Oysa ifşa, yüzleşmeye yol açması garantili olmayan, kolayca ve çoğunlukla savunmaya da kaçabilecek bir alan yaratıyor. İfşa, yüze vurma, gerçeği gösterme; utanma, zarar ve sorumluluk gibi ahlaki veya vicdani bir zeminde yüzleşmeye dönmediğinde değişimi değil katılaşmayı besliyor. (Bakınız; kangrenleşmiş bütün tarihi meseleler)

3 Ağustos 2017 tarihinde bu köşede yazılmış olan “İktidar destekçisi ile nasıl konuşmalı” başlıklı yazıda, insanın kendi gerçeğiyle yüzleşmesinin gücünden söz ederek şöyle yazmışım: “Baskıların karşısında muktedirler için rica ve ‘vicdana çağrı’ ne kadar geçerli ise, destekçileri için de ancak o kadar geçerli. İkna edilecek, kazanılacak, suyuna gidilerek yumuşatılacak her durumda ‘mağdur’ kalabalıklardan değil, pasif bir izleyici olmadığının, sorumluluğunun hiç az olmadığının hatırlatılması gereken, tam destek koşuluyla iradesini rehin bırakmış ve yaşananlara taammüden katılan insanlardan bahsetmek gerekiyor.” Kötü olmayanların bunun farkına varması bir imkansa, kötülerin yanında olmaktan vazgeçecek bir yüzleşmeyi başarabilmesi de bir ihtimaldir. Herkesin kendini dahil etmeye gönüllü olmadığı bir yüzleşme yalandır.

 


Kemal Can kimdir?

1964 yılında Düzce’de doğdu. Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’nden 1986’da mezun oldu. 1984’de Gençlik ve Toplum dergisinde yazdı. 1986-87’de Yeni Gündem dergisinde 1987-90 döneminde Nokta dergisinde, 1990 yılında Sabah gazetesinde gazetecilik yaptı. 1993’de EP (Ekonomi Politika) dergisinde 1994’de Ekonomist dergisinde çalıştı. Yine aynı yıl Express dergisini çıkartan ekipte yer aldı. 1997 – 1999 döneminde Milliyet gazetesine yazı dizileri hazırladı. 1998’de Yeni Yüzyıl gazetesinde, 1999 yılında Artı Haber dergisinde çalıştı. Birikim dergisinde yazıları yayınlandı. 1999 yılında CNNTÜRK’te çalışmaya başlayarak televizyon gazeteciliğine geçti. 2000 yılından itibaren çalışmaya başladığı NTV’de sırasıyla politika danışmanlığı, editörlük, haber koordinatörlüğü ve genel müdür yardımcılığı görevlerinde bulundu. 2013 yılından itibaren kapatılana kadar İMC TV yayın danışmanlığını yaptı. Yazdığı ve yazar ekibinde yer aldığı kitaplar: Devlet Ocak Dergah (İletişim Yayınları 1991), Türkiye’de Sivil Toplum ve Milliyetçilik (İletişim Yayınları 2001), Türkiye Savaşın Neresinde (Metis Yayınları 2001), Homopolitikus Lider Biyografilerindeki Türkiye (Aykırı Yayınları 2001), Devlet ve Kuzgun (İletişim Yayınları 2004), Yoksulluk Halleri (İletişim Yayınları 2007).

YAZARIN DİĞER YAZILARI