Ekonomik savaş ve General McKinsey

Pazartesi, 1 Ekim, 2018
Birinci adam Berlin’de, ikinci adam New York’ta muhayyel ekonomik savaşın sona erdiğini ilan eden mütarekeleri duyurmuş bulunuyor. Ancak–muhayyel bile olsa– her savaşın bir siyasi faturası vardır. Türkiye iktidarı, şimdi bir yandan ekonomik krizin sonuçlarıyla yüzleşirken, diğer yandan hem içerisi hem de dışarısı açısından büyüyen bir faturayla da boğuşacak.

Türkiye’de ekonomik göstergelerin bir kriz alarmı verdiği, konunun gerçek uzmanlarınca bir yılı aşkın süredir dile getiriliyordu. Sözgelimi Ümit Akçay, daha 2016 sonunda bugünkü kriz tablosuna işaret etmiş ve bunun bir “geleceğe kaçış” planı ile ötelendiğini yazmıştı. Zaten iktidar ve muhipleri de 2018 başında gidişatın pek hayırlı olmadığına ve “geleceğe kaçış”ın da sınırlarına ulaşıldığına emin olarak, bir alelacele seçim yoluyla bu kez de siyaseten geleceğe kaçma yolunu seçti: Krizi öteye atmanın sınırına geldiklerinde seçimi beriye çekerek zamanla bir kez daha (ve muhtemelen son kez) oynamışlardı.

Sonrası malum. Eşitsiz şartlarda gidilen alelacele seçim; sandıktan çıkan ve ‘Reis’in başkanlığını bile bir ittifak uzlaşmasına iliştiren mecburi koalisyon neticesi; Hazine ve Maliye’nin aile içinde tutulduğu –ve esasen iki buçuk kişilik olduğu anlaşılan– ’yeni’ kabine… Mayıstaki İngiltere seferinde, faiz ve enflasyon arasındaki ilişkiyi keyfi bir cebire dönüştüren açıklamalar ve içeride kimi durumlarda tuttuğu görülen “her şeye ben karar vereceğim, hızlı ve pürüzsüz” vaadinin bir marifetmiş gibi uluslararası yatırımcılara müjdelenmesi, Türk Lirası’nda hızlı irtifa kayıplarına yol açmıştı. Haziran ve temmuzdaki, seçim ve sonrası gelişmeler ise adeta liranın ayağının altındaki halıyı çekti. Ağustos başında, seçilmesi vaktiyle ‘ak mahalle’de neredeyse davul zurna ile kutlanmış Trump’ın ve ABD’nin tutuklu rahip Brunson üzerinden verdiği sert mesajlar ve yaptırım kararları ile TL çöküşe geçtiğinde, saray yönetiminin kaçabileceği ya da öne çağırabileceği bir gelecek kalmamıştı. Bu çöküş öngörülebilirdi –ki seçimi jet hızıyla 16 ay önceye ışınladılar; ama önlenemezdi –ve o yüzden emektar bir yönteme, hamasete sığındılar.

TL’deki çöküşün en sert yaşandığı günlerden biri olan (bir günde yüzde 23’e varan değer kaybı) 10 Ağustos’ta, Erdoğan yüzde 82 ile en çok oyu aldığı Bayburt’taydı. Kendisini dinlemek için toplanan taraftarlarına şöyle diyordu: “Dolar molar bizim yollarımızı kesmez. Yastığının altında doları, avrosu, altını olan varsa bunu Türk Lirası ile bankalarımızda bozdursun. Bu bir milli yerli mücadeledir. Bu, bize karşı ekonomik savaş ilan edenlere milletimin cevabı olacaktır.” Aynı gün Bayburt’ta bir camiden çıkarken bu kez de “Ekonomik savaşı kaybetmeyeceğiz” dedi.

“Ekonomik savaş” söylemi bu ilk işaretin ardından malum çevrelerde dalga dalga yayıldı. “Bize karşı ekonomik savaş ilan edenler”in hangi düşmanlar olduğu konusundaki net açıklamayı ise 31 Ağustos’ta Balıkesir’de yaptı: “Onların dolarları varsa bizim Allahımız var. (…) Şu anda Batı’nın ekonomik tehdidi, bize ekonomik savaş ilan etmesi hiçbirisi bizi sindiremez.”

‘Batı’ diye kast edilenin ABD ve Avrupa olduğunu herkes biliyordu. Bu kolay açıklama; pek zihin açıklığı gerektirmeyen bu basit formül derhal alıcılarını buldu. 10 Eylül’de ilçede fiyat denetimlerine çıkan Kocaeli Kartepe Belediyesi’nin Zabıta Müdürü, sahra birliklerini teftiş eden bir levazım subayı edasıyla, “Ülkemize karşı başlatılan ekonomik savaş sonrasında denetimlerimize başladık” diyecekti örneğin.

Ekonomik krize karşı ideolojik (bile olamayan) bir savunma hattı; yeldeğirmenlerine karşı berber tasından bir miğfer; file karşı sivrisinek…

Bu hayalperest tablo, geçtiğimiz haftaya, hatta iki güne sıkışmış olaylar zinciriyle dağıldı. Hakikat, “bize ekonomik savaş ilan ettiği” söylenen ‘Batı’nın iki merkez üssünde, New York ve Berlin’de kalın dişlerini gösterdi.

27 Eylül’de New York’ta Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak, “Yeni program bünyesinde kurulan Maliyet ve Dönüşüm Ofisi için uluslararası yönetim şirketi McKinsey ile çalışmaya karar verdik. 16 bakanlıktan temsilcilerin bulunduğu bu ofis, tüm hedeflerimizi ve sonuçlarımızı her çeyrekte kontrol edecek” dedi. Türkiye’nin tüm bakanlıklarının dahil olduğu ‘dönüşüm’ ofisinin bir tür “dublör IMF”ye iliştirildiğini gösteren bu açıklama, akıllara haklı olarak Duyun-u Umumiye yönetimini getirmişti. Alp Altınörs, cumartesi günü Duvar’da yayınlanan yazısında bunun, “başkanlık sistemiyle yönetilen bir şirket” olarak “Türkiye Anonim Şirketi”ne atanmış bir tür kayyum olduğuna işaret ediyordu. Zaten Başkan Erdoğan da Haziran 2015 seçiminden önce, mart ayında “Bir anonim şirket nasıl yönetiliyorsa, Türkiye de öyle yönetilmeli” ve Haziran 2018 seçiminden 15 gün önce de “Benim bir lafım var biliyorsunuz. Devleti şirket gibi yönetmek. Bunu başarırsak netice alırız” diyerek mevcut durumun bir tür Türkiye Anonim Şirketi olduğunu önceden söylemişti. Osmanlı’yı bir yarı sömürge devlet haline getirecek Duyun-u Umumiye’yi yaratan borç sorunu bir kamu maliyesi sorunuydu ve devlet gelirlerinin başka devletlerin emrine verilmesine yol açmıştı. Sonra bu yabancı kontrolü hiç eksik olmadı. Ülkeyi bir “şirketler toplamı”, bir tür büyük şirket gibi gören neoliberal neo-Osmanlı’daki borç sorunu da tüm bakanlıkların dahil olduğu ‘dönüşüm ofisi’nin bir kapitalist şirketin denetimine/emrine verilmesine yol açıyordu işte: Ülkeye ‘ekonomik savaş’ ilan ettiği söylenen Batı mahreçli bir şirkete… O halde, ekonomik savaşta hedef olması beklenen mevzilerin ‘düşman karargahınca’ denetlenmesi değil miydi bu: ‘Yerli ve milli’ cephede bir General McKinsey!

28 Eylül’de, ‘Batı’nın öteki sıklet merkezi olan Berlin’de, bu kez bizzat Başkan konuştu ve bu ekonomik savaş retoriğini tamamen çöpe atan şu sözleri söyledi: “[Türkiye ile Almanya] modern tarihte birbirleriyle savaş içerisinde bulunmamışlardır. Birinci Dünya Savaşı’nda aynı safta yer almışlar, kader birliği yapmışlardır.”

Milliyetçi-muhafazakâr şair Mehmet Akif de Mart 1915’te yazdığı “Berlin Hatıraları” şiirinde aynı yakınlık hissiyle söz etmişti Almanlardan:

Değil mi bir anasın sen? Değil mi Almansın?
O halde fikr ile vicdâna sâhib insansın.
(…)
Bilir misin ki senin Şark’a meyleden nazarın,
Birinci def’a doğan fecridir zavallıların?

O vakit Doğu’ya meyleden Alman bakışını, ‘zavallıların şafağı’ olarak selamlayan mukaddesatçılığın fikri daha sonra muhtelif kereler değişti elbet. Ama çaresiz kaldığında tüm ‘eski hayal kırıklıklarını unutuverme’ huyu çıkmamış görüldüğü üzere.

Birinci adam Berlin’de, ikinci adam New York’ta muhayyel ekonomik savaşın sona erdiğini ilan eden mütarekeleri duyurmuş bulunuyor. Ancak–muhayyel bile olsa– her savaşın bir siyasi faturası vardır. Dolayısıyla her mütareke aynı zamanda bir siyasi belgedir. Türkiye iktidarı, şimdi düşsel ekonomik taarruz yerine sahici ekonomik krizin sonuçlarıyla yüzleşirken, diğer yandan hem içerisi hem de dışarısı açısından büyüyen bir faturayla da boğuşacak. İçeride kolaylıkla ‘ajan’, ‘terörist’ vs. ilan edip tehditkar bir gürültüyle boğdukları sesler hakkında, dışarıda canlı yayınlarda ‘müzakere’ etmek zorunda kalıyorlar nitekim. Ve onca yerli-milli uğultusundan ve ‘saldırı altındayız’ temalı ekonomik cihat çağrılarından sonra, çok daha zor günlerde ‘General McKinsey’i izah etmek zorunda kalacaklar.

Alman dilinin büyük ustası Stefan Zweig, dilimize “Acımak”, “Merhamet”, “Sabırsız Yürek” gibi farklı isimlerle çevrilen büyük romanına, “dişlileri bozulmuş bir saati aceleyle onarmaya çalışmak, genellikle mekanizmanın tamamen bozulmasına yol açar” sözleriyle başlar. Burada da, hem ekonomisiyle, hem de söylem ve propaganda düzeyinde ideolojisiyle dişlileri aksayan bir sistem, mecburi bir acelecilikle açılmış gibi görünüyor. Ve belli ki bir ‘kalıcı bozulmaya’ karşı mekanizmanın tüm sahiplerinin bulduğu tek çıkar yol protesto ıslığı çalan işçiyi bile tutuklamak…


Hakkı Özdal kimdir?

1975 yılında doğdu. İTÜ Malzeme ve Metalurji Mühendisliği'nden mezun oldu. 1996'dan itibaren, Evrensel Kültür dergisinde, Evrensel, Referans ve Radikal gazetelerinde editörlük ve yazarlık yaptı.

YAZARIN DİĞER YAZILARI