Dinçer Demirkent
Dinçer Demirkent

Sol bir hareket için: Koşullar, süreçler, imkanlar

Perşembe, 27 Eylül, 2018
Eylül faşizminin bütün ağırlığıyla sürdüğü bir dönemin içinden geçiyoruz bugün. 12 Eylül’ün kurduğu yönetim aygıtları, sistemi demokratik, sosyalist hareketlere tamamen kapatmak için konsolide edildi. 12 Eylül basının sesini kısmıştı, Erdoğan rejimi hepsini kendi ofisinden konuşturmaya çalışıyor.

Türkiye biçimsel demokrasisi sola kapalı bir mutabakat üzerine kuruldu. 1945 sonrası düzen içinde komünist ya da sosyalist partilerin demokratik mücadele içinde kamusal bir görünüm kazanması iki partinin uzlaşması ile baskı altına alındı. Vedat Türkali Güven’de ne hoş bir üslup ile anlatır genç komünistlerin yer altındaki Türkiye Komünist Partisi’ni aramalarını. 1961 Anayasası’nın kurduğu düzende, anayasal kararın sosyalizme açık mı kapalı mı olduğu uzun uzadıya tartışılır, kurucu meclis tutanaklarına kadar izi sürülebilir bu tartışmanın, rejim sosyalizme açık olarak kurulmuştur, ama komünist siyasal hareketlere kapalıdır hâlâ.

Türkiye İşçi Partisi’nin kuruluşundan kapanışına kadar yürüttüğü parlamenter mücadele, 1968 devrimcilerinin sürüklediği eşit, özgür ve bağımsız bir ülke imgesi 1961 sınırlarına dayanınca 1971 darbesi ile rejim kendisini yeniden kapattı. Mart faşizmine karşı yükselen halk hareketleri Türkiye’de ilk defa sol, sosyalist söylemlerini kendi içine taşıyan bir sol popülist partiyi iktidara taşıdı. İşte 12 Eylül faşizmi de rejimi en kapalı haline, eşitlik ve özgürlük mücadelelerinin yürütüleceği bütün zeminleri kapatma politikalarına taşıdı.

HANGİ KOŞULLARDAYIZ?

Eylül faşizminin bütün ağırlığıyla sürdüğü bir dönemin içinden geçiyoruz bugün. 12 Eylül’ün kurduğu yönetim aygıtları, sistemi demokratik, sosyalist hareketlere tamamen kapatmak için konsolide edildi. 12 Eylül basının sesini kısmıştı, Erdoğan rejimi hepsini kendi ofisinden konuşturmaya çalışıyor. 12 Eylül siyasi partileri kapatmıştı, Erdoğan rejimi bütün siyasi partileri kendi tarzında yapılandırmaya çalışıyor. 12 Eylül işçi sınıfı mücadelesinin bütün araçlarını kapatmıştı, Erdoğan rejimi emekçilere karşı sınıf mücadelesini bizzat sürdürüyor. 3. havalimanı inşaatında olanların, 12 Eylül rejiminde bile yapılabilir olduğu şüphelidir. 12 Eylül’ün ideolojik dayanağı Türk-İslam senteziydi, bugün cisimleşmiş hali açıkça iktidarda. Bugün devletin okullarında, devletin yayın kuruluşlarında, bürokrasinin koridorlarında açıktan bir ideolojik mücadele yürütülüyor.

Türkiye’yi bugüne taşıyan süreçleri bu sayfadan birkaç defa analiz etmeye çalıştım, bunları tekrar etmeyeceğim. Fakat analizin özünü dile getirmek isterim, Erdoğan rejimi, 12 Eylül’ün bütün siyasi kanalları tıkayan aygıtlarını tasfiye etme söylemiyle iktidarını kurumsallaştırdı; yani onun için hep bir beka sorunu vardı, hep bir kriz vardı. Ve krizi demokrasi adına çözme vaadiyle diktatörlük talep etti. Onun diktatörce eylemleri, anayasa ve yasaları çiğnemesi bu nedenle yaygın bir kurumsal ve ideolojik körlük içinde görmezden gelindi. Darbe ve vesayet gibi kavramlar üzerine kurulu, toplumsal mücadelelerin kıyısına değmese de dönem dönem solun 12 Eylül’e karşı halkta biriktirdiği öfkeye dayanarak kurulan geçici “diktatöryel kriz yönetimi” kalıcı bir rejime dönüştü. Bugün ise bu süreci neredeyse kimse tartışmıyor. Bunun ötesinde herkes ona benzemek istiyor, muhalefet onun yerini, konumunu talep ediyor. Hiçbir yerde gerçek bir tartışma görmememizin nedeni bu.

SOLA AÇIK BİR MOMENTE, SOL BİR SİYASAL POZİSYON

Erdoğan rejiminin 12 Eylül cuntasının ötesine geçen asıl “başarısı” da bu. Siyasal yelpazenin neresinde durursa dursun baro başkanlarından belediye başkanlarına; parti başkanlarından belediye meclisi üyelerine kadar burjuva siyasetinin içinde yer alan hiç kimse Erdoğan’ın çizdiği başkan profilinin dışında bir siyasal tarzı gerçekçi bulmuyor. Erdoğan rejiminin ideolojik dayanaklarının çok uzağına düşmek istemiyor. Rejimin dayanaklarını ortadan kaldıracak bir politik pozisyona yerleşme cesareti gösteremiyor.

Tüm bu süreçler ve koşullar içinde gerçek anlamda bir potentia’ya yani iktidarın kaynağı olabilecek bir potansiyele sahip tek siyasal özne olarak halkın bütün ayrıcalıksız kesimleriyle güçlü bağlar kurmanın maddi imkanlarını kategorik olan taşıyan sol bir hareket düşünülebilir. Bütün burjuva partilerinin halkın çıkarlarına sırtına döndüğü bir yeni devletleşme aşamasında, halkın arzu ve çıkarlarına seslenen siyasal pozisyonların tamamen boşaldığı bir siyasal momentte siyasal öznelliğin tek koşulu cesaretle bu pozisyonu almaktır.

On altı yıldır yerleşen ve yukarıdaki süreçlerde bahsettiğimin ötesinde bir siyasal kültürden beslenen diktatöryel yönetimin kaynaklarını kurutmanın bugünden yarına olamayacağının bilincinde olmak gerek. Yerel seçimleri böyle bir hattın ilk adımı olarak düşündüğümü geçen hafta yazmıştım. Bu hatta yerleşen bir siyasal pozisyonu, Erdoğan rejiminin ve siyasal ortaklarının siyaset tarzının, uygulamalarının ve söyleminin tam karşısında yer alacak hareketlerle buluşturmanın yolları da seçimleri siyasallaştırmaktan geçiyor. Böyle bir pozisyon seçimi siyasetin odağından çıkarmayı, ülkenin geleceğine ilişkin bir siyasal pozisyonu odağa almayı gerektirir. Bu nedenle Barış İnce’ye atıfla tekrar ederek söyleyeyim, “bizi” tanımlamak, yeniden yaratmak ve mobilize etmekten bahsediyorum.

Ekmeleddin İhsanoğlu’ndan Mansur Yavaş’a Türk-İslam sentezinin bütün unsurlarını solun seçeneği olarak gösterenleri gerçek siyaset sahnesine çağırmanın yolu da ancak bu olabilir.

 


Dinçer Demirkent kimdir?

Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Anayasa Kürsüsü'nden 7 Şubat 2017’de KHK ile ihraç edildi. Doktora derecesini aynı fakülteden, "Türkiye'nin Anayasal Düzeninde Cumhuriyetin İki Kuruluşu ve Dinamik Cumhuriyet Kavramı" başlıklı tezi ile almıştır. Anayasa tarihi, cumhuriyetçilik, kurucu iktidar, siyasal temsil konuları üzerine çalışmalarını sürdürmektedir. Ayrıntı Dergi yayın kurulu üyesidir, İzmirli olup Ankara’da yaşamaktadır.

YAZARIN DİĞER YAZILARI