Bugünün sorumluluğu

Çarşamba, 26 Eylül, 2018
Bugün yaşadıklarımız, ne sadece "yetmez ama evet denmesi", ne de "AKP'nin derin devlet tarafından ele geçirilmesiyle" açıklanabilir. Her pozisyonun çizdiği sınırda kötü niyetliler, kandırılmışlar, kullanılmışlar, inanmışlar veya aymamışlar bulunabilir, her tavrın sayısal olandan daha büyük etkileri de olabilir. Fakat, özel bir anda dondurulmuş pozisyonları kullanan klişeler, "bugünün sorumluluğunu" yok etmemeli.

Klişeler, anlatım kalıpları, aşırı kullanımda çok sıkıcı olabilir. Hatta, klişelerden sıkılmak da çok kuvvetli bir klişe haline gelebilir. Ama klişeler aynı zamanda uzun bir deneyimin sonucunda üretilmiş merak, izleme ve sonuç garantili formüller. Edebiyattan sinemaya, politikadan reklamcılığa, gazetecilikten spora kadar her alanda kullanılıyor, çoğu zaman da tıkır tıkır işliyor. Hatta bazen klişeleri kullanmamak eksiklik yaratıyor. Çünkü, belirgin türlerin “müşterileri” bu kalıpları özellikle bekler, arar oluyor. Fazla kullanımdan hırpalanmış olanlar da yeni formlarda tazelenerek tekrar üretiliyor. Bazen en alışılmadık, en yeni çıkışların ardında bile örtülü bir klişenin olduğu hayretle fark ediliyor. Çoğu klişe, büyük anlatılar, destanlar, mitoloji, tarihi hamaset öyküleri gibi derin kodlara gönderme yapan hassasiyetlerin üzerine oturuyor. Önemli bir kısmı da, bilinçaltına uzanan psikolojik köklere tutunuyor. Sosyolojik trendlerin ayrılan kollarında başka pencerelerle yeniden hayat buluyor.

Özetle, klişeler ve anlatım kalıpları öyle kolay dışında kalınabilinecek şeyler değil. Üstelik iletişimin hızlanması ve yoğun enformasyon saldırısı, maruz kalınan klişeleri ve dolayısıyla etki alanlarını-sürelerini fazlasıyla artırıyor. Hayat karmaşıklaştıkça, eskiye göre daha karmaşık gibi gibi gelmeye başladıkça, klişe ihtiyacı da ve etkisi de artıyor. Yaşananları kolay anlaşılır hale getirmek; zorlu pozisyonlarda öncelikle kendini, sonra da başkalarını ikna edebilmek için başvurulan kalıplar çoğalıyor. Ancak bu yaygınlık çoğu zaman bir zenginleşmeye, gelişmeye değil basitleşmeye, hatta kabalaşmaya doğru ilerliyor. Anlaşılma veya daha önemlisi kabul görme ihtiyacı, çok daha iyisini yapabilecek olanları bile tatsız bir kalıbın, klişenin içine sığınmaya zorluyor. Bir sürü insan aklına, birikimine, donanımına hiç uymayacak kabalıkta bir sloganın, bir tanımlamanın arkasından kafasını uzatıyor. Daha önce yine Gazete Duvar’daki Hastaya hasta demek lazım ve Acayip zamanlar yazılarındaki rahatsızlıklar ve tuhaflıklar yüzünden belki de.

Türkiye’de yaşananları ve özellikle de siyasi süreçleri açıklamak için kullanılan çok sayıda klişe var. Hatta bunların çoğu, birbirine tamamen zıt çevrelerin ve alakasız sonuçlara varan yaklaşımların ortak kullanımında. İsimler ve bağlamlar değiştirilerek aynı kalıp, farklı suçlamalar için kolayca dolaşıma sokulabiliyor. Komplo teorileriyle de ilişkilenerek en çok kullanılan kalıplardan biri, Türkiye’nin içinde veya dışında örtülü faaliyet yürüten birilerinin, bazı çevreleri kullanarak sosyal ve siyasal süreçleri etkileyebildiği, hatta belirleyebildiği fikri. Yaşanan bütün siyasi meselelerin bir tarihi süreklilik içinde anlaşılması gerektiği iddiası da, bir başka yaygın kalıp. Birbirinin tamamen karşısında yer alan düşman kamplar tarafından aynı iştahla kullanılabilen klişeler bunlar. Aslında bu iki mesele de, bütün klişelerde olduğu gibi son derece kuvvetli gerçeklere, gerekçelere dayanıyor. Zaten bu kadar kolay ve etkili kullanım da, bu gerçekler ve gerekçelerden besleniyor. Ancak, yine bütün klişelerde olduğu gibi meraklıları bunların yokluğunda büyük arıza çıkartıyor.

Siyasi süreçleri açıklamada kullanılan klişelerin meraklılarının, genel kamuoyu üzerinde yüksek bir etki gücü var. Türkiye’de yaşanmakta veya yaşanmış bir olayın içeride ya da dışarıda örtülü bir çevreyle ilişkisini kurmamış veya olanları bir tarihi süreklilik içine tanımlamamış olmak, bir yetersizlik alameti sayılıyor. Maksatlı bir tavır, açık bir kötü niyet gibi algılanıyor. Bu klişelere müracaat etmek de, tutarlılık, mantıklılık ve açıklayıcılık sorumluluğunu büyük ölçüde kaldırdığı gibi, ahlaki zaafları da örten bir konfor sağlıyor. Ayrıca sıhhati son derece tartışmalı ve çoğu zaman aşırı keyfi çalışan sicil ofisleri, sabıka kayıtları için de kolay erişim mevcut. Türkiye’nin güncel tartışmalarında, bazen Cumhuriyet Gazetesi operasyonunda, bazen ekonomik kriz tablosunda, bazen de Suriye’de olup bitenlerde, bütün aktörleri bu şablonlara yerleştirip bir büyük resim imal etmek mümkün. Suçlanacak kişi için uygun, kendisine iddialı bir sıfat bulan herkes, kalıba uygun biçimde hikayeyi tamamlama hakkını kazanmış oluyor.

Türkiye’nin yakın siyasi tarihinde ve özellikle son on yılında yaşananların, bu klişelerle ilişkili anlatısı çok revaçta, hatta aşırı kullanımdan hayli eskimiş ve sası bir tat bırakmaya başlamış durumda. Bir tarafında derin devlet ve Ergenekon, diğer tarafında da “yetmez ama evet” ve liberaller olan bir madalyonla sürekli yazı tura atılıyor. Memleketin yüz yılı aşkın kadim çatışmaları, dünyanın ezel-ebet gerilimleri, çok temel politik farklar, kritik ve önemli ama ne her şeyin başı, ne de sonu olmayan vakalarla açıklanıyor. Bugün yaşadıklarımız, ne sadece “yetmez ama evet denmesi”, ne de “AKP’nin derin devlet tarafından ele geçirilmesiyle” açıklanabilir. Elbette, tarihi süreklilik içinde bu olayın bir yeri var ve elbette bu süreçte etkili olmaya çalışan çeşitli çevreler mevcut. Her pozisyonun çizdiği sınırda kötü niyetliler, kandırılmışlar, kullanılmışlar, inanmışlar veya aymamışlar bulunabilir, her tavrın sayısal olandan daha büyük etkileri de olabilir. Fakat, özel bir anda dondurulmuş pozisyonları kullanan klişeler, “bugünün sorumluluğunu” yok etmemeli.

Cumhuriyet eski Yazıişleri Müdürü Faruk Eren, Diken’de yayınlanan röportajında, her tartışmanın geçmiş tutumlarla ilişkilendirilmesine, günah keçileri yaratılmasına itiraz ederek şöyle diyor: “Politik bir tutumu politik olarak eleştirirsiniz, o kadar. Dövecek misiniz insanları?” Klişeler, düşmanlıkları süreklileştirerek meşruiyet yaratma yanında, bugünün sorumluluğunu, mevcut pozisyonların ahlaki ağırlığını yok etmek için çok sık kullanılıyor. AKP’nin iktidarını bazı çevrelerin talepleri uyarınca pekiştirme iddiasıyla birilerini suçlayanlar, yine aynı çevrelere karşı mücadele ettiği gerekçesiyle bugün iktidarın yanında, yakınında. Derin devlete karşı mücadele ettiği gerekçesiyle iktidarı destekleyenler, bugün AKP’nin Ergenekon’a rehin düştüğünü söyleyebiliyor. Ve her iki taraf da aynı klişeleri ve başkaları için tuttukları abartılı sicil kayıtlarını kullanarak bugünlerini kurtarmayı deniyor. Oysa hiçbir siyasi tutum, bugünün sorumluluğunu almadan, kendisine ait olmayan bir geçmişe ve başkaları için yaratılmış suçlamalara yaslanarak meşruiyet sağlayamaz.


Kemal Can kimdir?

1964 yılında Düzce’de doğdu. Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’nden 1986’da mezun oldu. 1984’de Gençlik ve Toplum dergisinde yazdı. 1986-87’de Yeni Gündem dergisinde 1987-90 döneminde Nokta dergisinde, 1990 yılında Sabah gazetesinde gazetecilik yaptı. 1993’de EP (Ekonomi Politika) dergisinde 1994’de Ekonomist dergisinde çalıştı. Yine aynı yıl Express dergisini çıkartan ekipte yer aldı. 1997 – 1999 döneminde Milliyet gazetesine yazı dizileri hazırladı. 1998’de Yeni Yüzyıl gazetesinde, 1999 yılında Artı Haber dergisinde çalıştı. Birikim dergisinde yazıları yayınlandı. 1999 yılında CNNTÜRK’te çalışmaya başlayarak televizyon gazeteciliğine geçti. 2000 yılından itibaren çalışmaya başladığı NTV’de sırasıyla politika danışmanlığı, editörlük, haber koordinatörlüğü ve genel müdür yardımcılığı görevlerinde bulundu. 2013 yılından itibaren kapatılana kadar İMC TV yayın danışmanlığını yaptı. Yazdığı ve yazar ekibinde yer aldığı kitaplar: Devlet Ocak Dergah (İletişim Yayınları 1991), Türkiye’de Sivil Toplum ve Milliyetçilik (İletişim Yayınları 2001), Türkiye Savaşın Neresinde (Metis Yayınları 2001), Homopolitikus Lider Biyografilerindeki Türkiye (Aykırı Yayınları 2001), Devlet ve Kuzgun (İletişim Yayınları 2004), Yoksulluk Halleri (İletişim Yayınları 2007).

YAZARIN DİĞER YAZILARI