Tuğçe Isıyel
Tuğçe Isıyel

Uzman Klinik Psikolog Emre Konuk: Travma illa çöken binanın altında kalınca olmaz

Cumartesi, 22 Eylül, 2018
Uzman Klinik Psikolog Emre Konuk: Travmatik yaşantı yalnızca çöken binanın altında kalmak değildir. İhmal, terk, aşağılanma, önemsenmeme, dışlanma da travmatik yaşantıdır. EMDR terapisi bunların tümüyle uğraşır, çünkü EMDR anılarla çalışır ve travmatik anıları normal anılara dönüştürecek çok sayıda teknik kullanır.

Bazen geçmişteki bir anıyı hiç unutamıyoruz. Bir şey oluyor ve artık yaşayamayacağız sanıyoruz. Hayat karşısında sabrımız sınandıkça sınanıyor. Kendimizi sevilmeye değer görmüyoruz. Yıllarca nereden geldiğini anlayamadığımız bir suçluluk, yetersizlik hissi bize eşlik ediyor. Neden öyle olduğunu, niçin böyle davrandığımızı bilmiyoruz.

İşte bazı olaylara verdiğimiz duygusal ya da fiziksel, alakasız olduğunu düşündüğümüz tepkiler, travmanın dallanıp budaklanabilme gücünü gösteriyor bizlere. Bilinçli olarak alakasız gelen şeyin bilinçdışında elbette alakalı olduğu pek çok yer vardır. Travma bilinçdışımızda köklenip, bedenimizde meyvesini verir.

Kişinin kendisi ve dünya hakkındaki algısının tepetaklak olması travmanın en hazin sonucu olsa gerek.

Travmanın gerçekliğini, yaşanmışlığını değiştiremeyiz ancak travmayla olan ilişkimizi, kötü anıların bizde yer ettiği duyguları değiştirebiliriz.

İşte bunun hem bireysel hem toplumsal bağlamda nasılını Uzman Klinik Psikolog Emre Konuk’la konuştuk. Elbette bazı toplumsal meselelere, beynimizin işleyiş sistemine ve olmayan meslek yasamıza da değindik.

Uzman Klinik Psikolog Emre Konuk

 

Türkiye için travma üstüne travma yaşadığımız bir ülke desem abartmış olmam sanırım. Toplumsal travmalarla  baş etmek öğrenilebilir bir şey mi?

Toplumsal travma deyince ne anlıyoruz, biraz bunu irdelememiz gerekecek. Bazen kafa karışıklığı olabiliyor. Sanıyorum şunu anlıyorsunuz: Olay olduğunda toplumun genelini ilgilendiren, medyanın ön plana çıkardığı ve uzunca bir süre gündemde kalan, belki ilerisi için kara senaryolar yazmamıza neden olan olaylar.

Bu anlamda Atatürk Havaalanı’nda bombaların patlaması toplumsal bir travmadır. Aynı şekilde, bir kasabada zihinsel engelli bir genç kadına 30 kişinin tecavüz etmesi de toplumsal travma olarak görülebilir. Eğer anne-babalar kendi çocuklarının da benzer bir olaya maruz kalacağını düşünürler ve kaygılanırlarsa, bunların sayısı da çok olursa toplumsal travma olarak adlandırılabilir. Son birkaç yıl bu tür travmatik olaylar ülkemizde çok sık yaşandı. Pek çoğumuz ne yazık ki, gerek kendi içimizden gerek dışarıdan planlanan ve organize edilen bu olayları aşırı derecede büyütüp kaygılandık.

2016’da dünyada intihar saldırılarında ölen insan sayısı 5 bin 600 iken ülkemizde trafik kazalarında ölenler 7 bin 500 idi. Hiç kimse bu istatistiğe bakıp arabaya binmekten vazgeçmedi.
Kısacası bu tür travmatik olaylarda yaşadığımız sürekli kaygı irrasyonel ve mantık dışıdır. Bunu böyle söylüyorum çünkü rasyonel ve mantıklı bulduğumuz zaman travma olarak yaşıyoruz.
Yani, patlayan bombalarla ölen sayısı 300. Bu yüzden kalabalık yerlerde dolaşmamak, kaygı-korku yaşamak irrasyoneldir. Bu durumu rasyonel-mantıklı bulursak travma olarak yaşamışız demektir.

Eğer olayların travmatik etkisi süreklilik kazanıyorsa, dünyayı kötü gösteren TV kanalları ve medyadan, arkadaş ve dost sohbetlerinden bir süre uzak durmak gerekebilir. Olmadı travmayla uğraşan bir terapiste mutlaka başvurmalı.

‘TRAVMATİK ANILARIN ÖNEMLİ KISMI ZAMANLA  NORMAL ANI HALİNE GELİR!

Travmatik yaşantılardan sonra zihnimize sürekli fragmanlar, fotoğraf kareleri şeklinde o sahne, o ses, o koku geliyor. Travma yaşadığımızda beynimizde ne oluyor ki bu yaşantılar tüm canlılığını koruyabiliyor?

Burada “travmatik anı”yla “normal anı”yı ayırt etmemiz gerekiyor. “Normal anı”, hatırladığımızda bizi rahatsız etmez. Bunların bir kısmı zamanında “travmatik anı” olarak yaşanmış ama bir zaman sonra “normal anı” haline dönüşmüş, yani rahatsız etmez anılar olmuş olabilir. Örneğin asansörde kapalı kalmış ve bir süre asansöre binmekte zorlanmış olabiliriz. Zamanla da bu korkuyu aşmış ve artık asansöre binebilir hale gelmiş olabiliriz.

“Travmatik anı” travma yaşandığı zamanın duyguları ve beden duyumlarıyla (acı) hafızaya kaydedilir. Beyinde kaydolduğu yer beynin belli bir bölgesidir ve normal anıdan farklıdır. En önemli özelliği, tetikleyici eğer orijinal travmanın yaşandığı durum ya da uyarıcı ile benzer özellikler taşıyorsa kişi sanki travma yaşıyormuş gibi tetiklenir. Örneğin 99 depremini çok ağır yaşayan Gölcük’te halen geceleri pek çok insan karanlıkta uyuyamaz.

Travmatik anıyı iyi anıya çevirmek mümkün müdür?

Bu işi genelde hiçbir profesyonel yardım olmadan beynimiz yapar. Travmatik anıların çok önemli bir kısmı zamanla normal anı haline gelir, yani travmatik etkisi ortadan kalkar ve tetiklenmez. Çok azı yaşantımızı olumsuz etkilemeye devam eder. Örneğin, az önce sözünü ettiğimiz, 20 yıl sonra gece karanlıkta uyuyamamak gibi. Eğer travma aşılamıyorsa bir profesyonel yardım almak gerekiyor denebilir.

Bunu beynimiz nasıl yapıyor? Nasıl bir işleyiş var orada? Veya tersten de sorabilirim eğer travma hiçbir şekilde canlılığını ve etkisini kaybetmiyorsa beynimiz ne yapmıyor da o anı orada kalıyor?

Travma belli bir yoğunluk ve şiddette yaşanır ve zihnin baş etme kapasitesini zorlarsa kalıcı olur. Zihin – beyin, travmatik anıyı nötr hale getirebilmek için uzun bir zamana ihtiyaç duyabilir. Bazen bunu başaramaz ve travmatik anılar kalıcı olabilir, etkileri travma sonrası stres bozukluğu olarak yaşama yansıyabilir.

Bazen travmatik süreçler yoğun ve şiddetli olmaz ama sık yaşanır. Özellikle yaşamın ilk 18 yılında, ergen henüz evi terk etmeden ailede yaşanan travmatik olayların ruh sağlığı ile ilgili çok ciddi sorunlar yaratabildiğini biliyoruz. Kalıcı olmalarının önde gelen nedeni, travmatik olay yaşandıktan sonra, daha zihin kendini toparlamadan, olumsuz duyguları nötr hale getirmeden bir ikincisinin, arkasından bir üçüncüsünün ve diğerlerinin arka arkaya zamana yayılarak yaşanmasıdır. Bunların sonucu çocuk kendiyle ilgili olumsuz inançlar geliştirir: Sevilmem, değersizim, yetersizim gibi. Yani travma kalıcı hale gelir.

‘NEREDEYSE HER KÜRT AİLESİNDE KUŞAKLAR BOYU TRAVMATİK SÜREÇLER YAŞANDI’

.

Travma, EMDR (Göz hareketleriyle duyarsızlaştırma ve yeniden işleme) terapisi dediğimiz bir yöntemle dönüştürülebiliyor. Bu nasıl oluyor?

EMDR terapisi, tüm psikolojik ve psikiyatrik sorunların temelinde travmatik anıların – süreçlerin yattığını var sayar. Burada belki “travmatik anı” deyince ne anladığımızı da belirtmek gerekecek. Travmatik yaşantı yalnızca çöken binanın altında kalmak değildir. İhmal, terk, aşağılanma, önemsenmeme, dışlanma da travmatik yaşantıdır. EMDR terapisi bunların tümüyle uğraşır, çünkü dediğimiz gibi EMDR anılarla çalışır ve travmatik anıları normal anılara dönüştürecek çok sayıda teknik kullanır.

Bazen de travmalar aktarılabiliyor. Kişi birebir o travmayı yaşamasa bile, aileden gelen, kuşaklar arası aktarılan travmalar olabiliyor. Soykırımlar, göçler, işkenceler, kişinin hiç görmediği bir aile üyesini hazin bir kazada kaybetmesi vs. Peki ikinci el travmaların iyileşmesi ne kadar mümkün?

Dile getirdiğin süreci yakın tarihimizde yaşadık. Cumhuriyet tarihi boyunca Kürt vatandaşlar aşağılandı, ayrımcılığa maruz kaldılar, işkence gördüler, “Kürdüm” diyen hapse bile atıldı. Neredeyse her Kürt ailesinde, kuşaklar boyu bu travmatik süreçler yaşandı. Doğal olarak aileler bu travmatik yaşantıları genç nesillere yansıttılar. Hem davranış olarak hem naklen dile gelen öykülerle.

Öyküler birileri tarafından yaşandıkları mekan, zaman ve konum içinde nakledilir. Yani dinleyen anlatılanı gerçekten yaşamış gibi, karakterleri ve mekanı ile birlikte “algılar”.
Bu artık bir anı olarak zihinde yer alır ve bu nedenle artık çalışılabilir.

Ülke olarak travmalara bağışıklığımızı nasıl güçlendirebiliriz?

Geçmişte yaşanan travmatik süreçlerle psikolojik ve psikiyatrik sorunlar arasındaki nedensellik ilişkisi bir varsayım değil, araştırmalarla kanıtlanmış bir gerçekliktir. Bu alanda ciddi bir literatür oluşmuş durumdadır. Özellikle 0-18 yaş arasında, ergen daha aile dışına çıkmadan yaşanan travmatik olaylar, zamana yayılmışsa fiziki sağlık da dahil tüm psikopatolojiyi büyük ölçüde belirler. Bunların içinde güvenlik, şiddet, ihmal, terk, onaylanmama, kıyaslanma, dışlanma en belirleyici travmatik yaşantılardır. Bu noktada araştırma sonuçları kesin ve nettir.

Ülke olarak sağlık ve ruh sağlığı yaklaşımımızda ve tabii uygulamalarımızda köklü bir paradigma değişikliğine ihtiyaç vardır. “Hasta” tedavi için başvurduğunda artık her şey çok pahalıdır. Travmatik yaşantılar psikopatolojiyi ve sağlığı ciddi biçimde belirliyorsa sağlık politikalarını “koruyucu hekimlik” anlayışıyla planlamak gerekir. Aileye odaklanmak ve travmatik süreçlere müdahale, ekonomik açıdan da çok düşük maliyetlidir ve hızlı sonuç getirir. Sağlık yasamız 1928 tarihli ve içinde bir kelimeyle dahi ruh sağlığından söz edilmez. Ama ülkemizin ruh sağlığı bu yasayla yürütülür.

Çağdaş ve ülkemizin koşullarını hesaba katan bir ruh sağlığı yasasını hızla uygulamaya geçirmek gerekir. Ülke boyutunda yapılması gereken budur.

Evet ruh sağlığı yasasının olmaması ısrarla görmezden gelinen ve kanayan bir yara. Sizin de bu konuda yoğun olarak çaba gösterdiğinizi biliyorum. Eğer bu yasa çıkmazsa yaşanacak risklerden bahseder misiniz?

Yasa çıkmazsa bu güne kadar işler nasıl yürümüşse öyle yürür. Ancak eğer TBMM Ruh Sağlığı Yasa Hazırlık Komisyonu’nun hazırladığı içerikle yasalaşırsa çok kötü. Eksikleri ve yanlışları özetleyecek olursak:

  • Yasa ruhsal bozukluğa uygulanan tedaviyi “tıbbi müdahale” olarak düşünmektedir.
  • Tedavinin ruhsal tedavi ekibi tarafından verileceğini söylemektedir.
  • Bu ekibin de bir yöneticisi olacaktır.
  • Kısacası yasa ruh sağlığı hizmetinin, psikoterapi de dahil olmak üzere bireysel olarak verilemeyeceğini, serbest çalışmanın mümkün olamayacağını gören ve okuyan gözler için çok net dile getirmektedir.

Net altını çizelim: Bu yasa bu haliyle çıktığı takdirde psikologlar, psikolojik danışmanlar, çift ve aile terapistleri ve sosyal hizmet uzmanları serbest çalışamayacaklar. Bu yasa ruh sağlığı hizmeti veren profesyonellerin serbest çalışmalarını düzenleyecek hiçbir madde içermiyor.

Yasa bir ruh sağlığı yasa metninde yer alması gereken temel konuların neredeyse hiçbirine yer vermiyor, daha da kötüsü bu temel konuların sonradan çıkarılacak yönetmeliklerle halledileceğini söylüyor.

Hatırlatmakta fayda var; yönetmelikler konuyla ilgili bakanlıklar tarafından yayınlanır. Ruh sağlığı meselesini de Sağlık Bakanlığı sahiplenecek ve ruh sağlığı ile ilgili tüm temel konularla ilgili yönetmelikler Sağlık Bakanlığı tarafından yürürlüğe sokulacaktır.

Yasanın gelişmekte olan ülkemizin mevcut ve gelecekteki ihtiyaçlarına hiçbir şekilde eğilmediğini de görebiliyoruz.

.

Ruh sağlığı gibi bu kadar önemli bir alanda sizce bu ihmal niçin yaşanıyor?

Ortada bir ihmal yok. İhmal, başka bir içerik planlanmıştı ama gereken özen gösterilmediği için ortaya bu çıktı, anlamına gelir. Oysa üzerinde bir yıl mesai harcanan yasa metni, büyük ölçüde, ruh sağlığı hizmetinin ne olduğu ve nasıl verileceği ile ilgili temel tasavvuru, zihniyeti yansıtmaktadır. Aşağıdaki metin hazırlanan Ruh Sağlığı Yasa metniyle aynı görüşleri paylaşmaktadır ve Sağlık Bakanlığı tarafından çok yakın tarihte yayınlanan bir yazıdan alınmıştır.

Dikkatle okuyalım:

“…Yukarıda belirtilen hekim dışı sağlık personelinin mesleklerini serbest icra etmeleri bir ekip hizmeti olan sağlık hizmetinin birbirinden bağımsız meslek grupları tarafından yine birbirinden bağımsız sağlık kurumlarında icra edilmesine yol açacaktır. Bu durumun ekip hizmetinde aksamalara, sağlığın ticarileşmesine ve vatandaşlarımızın alacağı sağlık hizmetinin kalitesinde düşüşlere yol açacağı öngörülmekte olup bu nedenle hekim dışı sağlık çalışanlarının (diyetisyen, klinik psikolog, dil ve konuşma terapisti, fizyoterapist) gibi mesleklerini serbest olarak icra etmesi Bakanlığımızca uygun görülmektedir…” (Sürç-ü lisan) Allah söyletmiş işte.

Şifreleri çözelim:
Ruh sağlığı hizmeti sağlık hizmetidir. Yani psikoterapi tıbbi sağlık hizmetidir. Bu nedenle ekip halinde verilir. Yani bu ekibin içinde, sağlık hizmeti olduğu için bir hekim (psikiyatrist) olmalıdır.
Ekip haline verilmesi gerektiğinden, hekim dışı personel (psikologlar) serbest çalışamaz. Çalışırsa denetlenemez ve hizmet ticarileşir. Yaklaşık 40 yıldır, mevcut yönetim de dahil olmak üzere, ülkemiz liberal ekonomiyi benimsemiştir. Bu böyle olduğu halde ticarileşmekten rahatsız olmak kolay anlaşılır bir şey değildir.

Sağlık Bakanlığı’na göre, bütün dünyada ruh sağlığı hizmeti veren profesyoneller, örneğin çift ve aile terapistleri, psikolojik danışmanlık ve rehberlik uzmanları, sosyal hizmet uzmanları, ruh sağlığı hizmeti veremezler, serbest çalışıp psikoterapi uygulayamazlar. Çünkü psikoterapi sağlık hizmetidir.

Bu hususta biz meslektaşlarınıza nasıl bir öneride bulunursunuz?

Yakın bir tarihte ruh sağlığı hizmeti veren meslek örgütleri bir araya gelip çağdaş ve ülkemiz koşullarına cevap veren bir yasa için çalışmaya başlayacaklardır. Bu meslek örgütlerinin üyeleri bu çalışmaları yakından izlemeli, katkıda bulunmalı ve denetlemelidir.

Emre Konuk kimdir?

İstanbul Üniversitesi Psikoloji Bölümü mezunu olan Konuk, klinik psikoloji yüksek lisans derecesini Boğaziçi Üniversitesi Psikoloji Bölümü’nden aldı. Aile terapisi eğitimini Mental Research Institute, Palo Alto-Kaliforniya’da yaptı. Aynı enstitüde Brief Therapy Center’da terapist olarak çalıştı.

1993-2003 yıllarında Türk Psikologlar Derneği İstanbul Şubesi yönetim kurulu üyeliği, 1998-2000 yıllarında başkanlığı ve 1999-2002 yıllarında da proje koordinatörlüğü yaptı.

Emre Konuk, 2012 yılında EMDR Europe ve EMDR Institute’dan, akredite EMDR eğitmeni unvanını, 2014 yılında EMDR Avrupa İnsani Yardım Programları (HAP) ödülünü ve EMDR ile ilgili bilimsel araştırmaları için de, EMDR Research Foundation tarafından verilen EMDR Araştırma Fonu Ödülü’nü (EMDR Research Grant Award) almıştır.

1985’te kurduğu Davranış Bilimleri Enstitüsü’nde halen psikoterapist olarak hizmet vermeyi sürdürmektedir.


Tuğçe Isıyel kimdir?

Klinik Psikolog/Psikoterapist. Londra'da Middlesex Üniversitesi'nde ve Türkiye'de psikanalizle ilgili çeşitli eğitimler aldı. EFTA-Avrupa Aile Terapisi Derneği (European Family Therapy Association) tarafından sertifikalanan Aile ve Çift Terapisi eğitiminin temel ve ileri düzeyini tamamladı. Kurucusu olduğu Polente Psikoloji’de yetişkin, çift ve aile alanında psikoterapist olarak çalışmaktadır. Aynı zamanda “Psikanalitik Edebiyat Okumaları” isimli bir atölye çalışması yürütüyor ve çeşitli dergilerde inceleme, deneme, eleştiri türünde yazılar yazıyor.

YAZARIN DİĞER YAZILARI