İktidarın yerel seçim rotası

Cumartesi, 22 Eylül, 2018
İktidar blokunun daha önce de olduğu gibi büyük ölçüde Bahçeli tarafından çizilen stratejisi, önemli endişelerin ürünü olmakla birlikte nispeten kolay olacağına inanılan "engelleme" hamleleriyle örülü. Zaten bu stratejinin en güçlü tarafı, muhalefet cephesinde yaratabildiği endişenin kendisindekinden fazla olabilmesi.

Kasım 2015 seçimi, 16 Nisan 2016 referandumu ve 24 Haziran 2018 seçiminin yolunu açan, yolunu açmakla kalmayıp çerçevesini, sonuçlarını önemli ölçüde belirleyen Devlet Bahçeli, yerel seçimin de haritasını çizmeye başladı. Ağustos ayındaki bazı açıklamalarının ardından geçtiğimiz günlerde gazetecilere verdiği yemekte, bu stratejiyi ve hedefleri biraz daha ayrıntılandırdı. Bahçeli’nin çizdiği çerçeve, 2015’ten itibaren aktif inisiyatif aldığı bütün gelişmelerde olduğu gibi, kendisinin kilit konumda olduğu bir savunma stratejisini işaret ediyor. Yine bunu “devlet” adına bir beka davası olarak yaptığını ima ediyor. Ve aslında dolaylı olarak iktidar blokunun “her daim” kazanmasına rağmen güven hissedemediğini de itiraf ediyor.

Bahçeli’nin kendi numaralandırmasıyla stratejisinin dört ayağı var. Birincisi, üç büyükşehrin Cumhur İttifakı’nın elinde olmasıyla Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’nin tekrar tartışılmasının önlenmesi. İkinci ayak, özellikle batıdaki büyükşehirlerlerde muhalefetin ittifak yaparak etkinlik kazanmasının engellenmesi. Üçüncüsü, Kürt bölgesinde kayyımlarda olan belediyeleri HDP’nin geri almasının önüne geçilmesi. Dördüncü ayak olarak da, MHP’nin gücünü koruması ve mümkünse artırması. Stratejinin ilk üç ayağı hiç tartışma götürmeyecek ve saklanmayan biçimde birilerini “engelleme” içerikli, son ayak da pasif olmayan bir savunma hali. Son ayağı dışarıda tutarsak, bütün bunları iktidarın toplam yaklaşımı olarak okumak da mümkün.

Bahçeli’nin söylediklerinin biraz daha ayrıtınlarına girerek ilerleyelim: “Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi artık geri dönülmez bir yoldadır. 16 Nisan’da yapılan referandumda hukuki boyutunu, 24 Haziran’da da demokratik boyutunu kazanmıştır. (…) Yerel seçimde Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’nin meşruiyetini tartıştırmayacak bir sonucun elde edilmesi lazımdır”. Bahçeli, bu “tehlikeyi” işaret ederken pusuda bekleyen dış güçleri de isim isim sayıyor. Ve olası bir başarısız seçim gecesi sonrasında “Erdoğan istifa” sesleri duyulacağını söylüyor. Muhalefete yeni bir “kısa menzil” tuzağı kurulmuyorsa, ciddi bir endişe var demek. Bu yaklaşımın pek de örtülü olmayan bir tarafı da, Erdoğan’a mecburiyetlerini yeniden hatırlatmak.

“Eğer 30 büyükşehirde, CHP – HDP eklemlenmiş bir yapıda seçime girer ve adayların içerisinde PKK yanlısı kişiler de aday gösterilir, bundan da sonuç alınırsa, bu defa terörle mücadelenin bir boyutu tartışmaya açılır” diyen Bahçeli, muhalefetin özellikle de büyükşehirler ve batıda HDP’nin dahil olacağı bir işbirliğinin durdurulmasını önemli bir hedef olarak koyuyor. Bu engellemenin de iki ayağı var: Birincisi, CHP’nin erken bir baskıyla böylesi bir hamle için ürkütülmesi, ikincisi de Cumhur İttifakı’nın erken favori haline gelerek avantaj sağlaması. Erdoğan’ın İş Bankası çıkışına Bahçeli’nin de dahil olmasını sadece gündem değiştirme çabası olarak değil, muhalefetin enterne edilmesi paketinin parçası olarak da düşünmek mümkün.

Bahçeli stratejisinin üçüncü ayağını da şöyle anlatıyor: “Kürt kökenli, Güneydoğu Anadolu’da yaşayan aşiretlerin iradesini alarak, onların iradesiyle adaylar belirleyerek PKK’yı siyasi boyutta da yok edebilecek birliktelik diyorum ben. (…) Bunu neyle yapacak? Biz de diyoruz ki, bunu Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi yapanlarla beraber yapabilirsiniz. Öyle bir niyetiniz olursa biz de gerekli desteği veririz”. Bir süre önce Erdoğan’ın tasvip edilmeyenlerin kazanması durumunda yine kayyım gelir mealindeki sözlerini de dikkate alarak düşününce, bölgede seçmene dönük sıkı bir kıskaç faaliyetinin devreye gireceğini anlamak zor değil. Üstelik bu kuşatmanın her yol mubah prensibiyle işleyeceği de anlaşılıyor.

“Bu strateji lafa dayalı strateji değil. Türkiye gerçeğine, siyasi partilerin konumuna, MHP’nin gücünü beraberinde düşünen bir stratejidir ve bunların matematiksel desteği de vardır. Ama herkesin pusuda olduğu, tuzak kurduğu, değişik ilişkiler içerisinde bulunduğu ortamda biz herhalde safız, ama aptal olmadığımızı da göstermeliyiz”. Bahçeli’nin iktidar için çizdiği savunma stratejisinin, ittifak ilk kurulduğunda çokça iddia edildiği gibi pasif bir eklemlenme olmadığı görülüyor. İstanbul gibi seçmenin yüzde yirmisini barındıran bir kentteki mütevazı oyundan bile vazgeçebileceğini söyleyen Bahçeli, partisini 2014 yerel seçim seviyesine yakın bir sonuca taşıyacak hesabın peşinde.

MHP, 2014 yerel seçimlerinde belediye başkanlığı ve belediye meclisi üyeliklerinde hiç azımsanmayacak oy almış ve aralarında önemli büyükşehir belediyeleri de bulunan bazı yerel yönetimleri de kazanmıştı. Şimdi de, Adana, Mersin, Manisa, Etimesgut, Polatlı gibi bazı merkezlerde şimdiden aday açıklayarak AKP teşkilatlarını da içine alan bir kabul zemini kuruyor. Bahçeli’nin Türkeş’e atfen söylediği “zafer hırsızı olmamak” tavrının yanında, karşılıksız zafer hediye etmeye de niyeti olmadığı anlaşılıyor. Elinde olan belediyeleri korumuş, hatta yenilerini eklemiş, oy oranını ve ittifak içindeki ağırlığını artırmış bir MHP için hazırlık yapılıyor. Bahçeli’nin her merkezde ittifak yapılmamasına rağmen hesapların 81 il için yapıldığını söylemesi de bu yüzden.

Geçtiğimiz gün açıklanan ekonomik programdaki öngörü ve hedeflere bakıldığında, yerel seçime gidilen takvimin AKP için iktidarının en zorlu seçim dönemi olacağına kuşku yok. Seçim dönemi, bütün göstergelerin dip yapacağı 2018 son çeyreği ile, 2019 ilk çeyreğini kapsıyor. Enflasyondan işsizliğe ekonomik krizin çok güçlü hissedilir olduğu ve seçim yatırımı sayılabilecek hamleler için de fazla imkan olmadığı bir dönem. “Bu da geçer” dışında bir söz söylenemeyen krizin iktidara bir maliyeti olacağından kimsenin kuşkusu yok, Bahçeli’nin de yok. Bu konjonktürde pazarlık masasına hiç de güçlü kozlarla oturmayan Erdoğan’ın da, enerjisini MHP’yi geriletmeye değil de, daha çok teşkilatını iknaya yönelteceğine ilişkin işaretler artıyor.

İktidar blokunun daha önce de olduğu gibi büyük ölçüde Bahçeli tarafından çizilen stratejisi, önemli endişelerin ürünü olmakla birlikte nispeten kolay olacağına inanılan “engelleme” hamleleriyle örülü. Zaten bu stratejinin en güçlü tarafı, muhalefet cephesinde yaratabildiği endişenin kendisindekinden fazla olabilmesi. Uzunca bir süredir muhalefet aktörleri iktidardan daha endişeli; bazen “ya yine olmazsa”, bazen de “ya yine olursa” diye. Sürekli tereddütlü muhalefet karşısında, iktidarın etrafında toparlanma talimatına uyan seçmen bir tarafta, iktidar karşısında hep yenik hisseden hayli dağınık, moralsiz ve inançsız seçmen diğer tarafta. Ancak yine de, “kısa menzil” tuzağına düşüp “yüklenin, bu sefer yıkılacak” demeden, “neymiş bu yapısal sorunlar, yapısal sorunlar” yaklaşımına cevap üretebilecek ve cesurca birlikte davranabilen bir muhalefet perspektifinin tehdit edici veya geriletici olabilmesi mümkün. En azından Bahçeli böyle bir “tehlike” görüyor. Muhalefet partilerinin ve seçmeninin henüz ne gördüğünü anlamamıza yarayacak verilere ise sahip değiliz.

 


Kemal Can kimdir?

1964 yılında Düzce’de doğdu. Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’nden 1986’da mezun oldu. 1984’de Gençlik ve Toplum dergisinde yazdı. 1986-87’de Yeni Gündem dergisinde 1987-90 döneminde Nokta dergisinde, 1990 yılında Sabah gazetesinde gazetecilik yaptı. 1993’de EP (Ekonomi Politika) dergisinde 1994’de Ekonomist dergisinde çalıştı. Yine aynı yıl Express dergisini çıkartan ekipte yer aldı. 1997 – 1999 döneminde Milliyet gazetesine yazı dizileri hazırladı. 1998’de Yeni Yüzyıl gazetesinde, 1999 yılında Artı Haber dergisinde çalıştı. Birikim dergisinde yazıları yayınlandı. 1999 yılında CNNTÜRK’te çalışmaya başlayarak televizyon gazeteciliğine geçti. 2000 yılından itibaren çalışmaya başladığı NTV’de sırasıyla politika danışmanlığı, editörlük, haber koordinatörlüğü ve genel müdür yardımcılığı görevlerinde bulundu. 2013 yılından itibaren kapatılana kadar İMC TV yayın danışmanlığını yaptı. Yazdığı ve yazar ekibinde yer aldığı kitaplar: Devlet Ocak Dergah (İletişim Yayınları 1991), Türkiye’de Sivil Toplum ve Milliyetçilik (İletişim Yayınları 2001), Türkiye Savaşın Neresinde (Metis Yayınları 2001), Homopolitikus Lider Biyografilerindeki Türkiye (Aykırı Yayınları 2001), Devlet ve Kuzgun (İletişim Yayınları 2004), Yoksulluk Halleri (İletişim Yayınları 2007).

YAZARIN DİĞER YAZILARI