Aşure mesajı ne yana Alevi açılımı ne yana düşer?

Cumartesi, 22 Eylül, 2018
Muharrem orucunun matem orucunun ibadetlerinden biri oluşu, toplum tarafından fazla bilinmiyor maalesef. Ramazan orucuna saygı bekleyenler, matem orucuna saygıyı bırakalım bir kenara ne olduğunu dahi bilmiyor.

Birliğe çağıran aşure mesajları, 1379 yıl önceki politikanın değil ama H. 61 yılının Kerbela’sındaki 73 kişinin uzağına savurur bizi. Hicretten sadece 61 yıl sonra peygamber torunu susuzluğa mahkum edilip ardından başı kesilerek şehit edildiğinde de faillerin hedefi birlikti. İktidarın tekliğini ifade ediyordu o zamanki birlik. Tek iktidarı olsun isteniyordu Müslümanların. Peygamberin soyundan gelenlerin değil Muaviye’nin soyundan gelenlerin sürdüreceği bir iktidarın etrafında birliğe çağrılmıştı Müslümanlar. Peygamber torunu Hüseyin ve Muaviye oğlu Yezit, babalarından miras kalan politik çatışmada, bir kişinin yönetimi altında toplaşıp ona biat etmekten ibaret olan iktidar savaşındaydı. Akide yani inanç yoktu bu savaşta. Çünkü bu çatışma sadece ashabın iktidar yarışıydı. Birlikten kasıt inananları kendi yönetimi altıda birleştirmekten ibaretti.

Dini, güç temerküzüne araç kılan “Emevi İslamı”, kendi soyunun ikbali için icat edilmişti Muaviye tarafından ve oğlu Yezit, “Müslümanların birliği için(?)” Hüseyin’in başını kesmişti. Müslümanların birliği için Müslümanların peygamberinin sevgili torunu katledilmeden çok önce, Hz. Muhammed ölür ölmez başlamıştı zaten ayrışmalar. Pek azı inanca dair, çoğu politik ve ekonomik gerekçelerle yaşanan çatışmalardan sadece biri Kerbela vakası. Sadece biri ama en vahşi en yakıcı olanlardan birisi Kerbela ve Hüseyin’in şehadeti. Birlik için yapılan savaşın sonu ise İslam toplumunun ilk temel yarılmasını belirginleştirerek keskin ve kalıcı iki ayrı İslam yorumu oluşmasına da yol açmıştı.

İslam’dan, Kerbela’dan çok önceki kadim kültürlerden miras kalan aşure geleneğiyle özdeşleşerek anılır oldu zamanla Hz. Hüseyin’in şehadeti. Günümüz İslam dünyasının birbirinden farklılaşan anma biçimleri de bugünün politik çatışmalarına gerekçe olarak çıkıyor karşımıza. Şia ve Aleviler için inanç esaslarından biri kabul edilen Muharrem ayı ve özellikle 10 Muharrem, Sünnilerin çoğu için sadece bir kültürel ögeye dönüşmüş halde. Dindar olsun olmasın ülkemiz genelinde yaşanan bir aşure gerçeği var. Birçoğunun Kerbela’yı anmadan, Hüseyin’in yasını tutmadan adeta şenlikli bir havada tebrikleşerek aşure gününü idrak edişi de laik devletin kültürel ortamı şekillendirdiği, seçilmiş bir politik tavrın sonucu kuşkusuz.

Katı Sünniler ise tekfirci yaklaşımlarıyla bugünü Yezit’i din dışına atma çabasıyla geçiriyor. Bedir Savaşı’nda Mekkeli müşrikler arasında öldürülen dedesinin intikamını aldığı yolundaki uydurma rivayetleri yaymakla meşguller. Kimi Sünnilerse, Hz. Hüseyin’in İslam akidesi için savaştığı ama Yezit’in politik ve ekonomik çıkar için onu öldürdüğü kanaatinde. Taraflardan birini rahmanî diğerini şeytanî gören bu anlayış da din eksenine oturtulmuş politik çatışma gerçeğini yadsıdığından ayrıca sorunlu. Sanki birisi peygamber torunu diğeri Muaviye oğlu olmadığında iktidar arayışına din maskesi geçirilmesi mümkün olmayacakmış gibi bakıyorlar olaya. Oysa adları farklı olsa da Hüseyin ve Yezit arasındaki din eksenine oturtulmuş iktidar çatışması her daim var. Günümüzde de Orta Çağ’ın hakimiyet temellerinden sayılan dini, oy devşirme aracına dönüştüren muktedirlerin varlığı aşikar. Kendisine oy vermeyeni hain ilan eden politik yaklaşım “Emevi İslamının” hiç uzağında değil.

Ve Kerbela, ve Hüseyin’in şehadeti sadece o güne özgü ve Muaviye ile Yezit’in kişisel kusuru olarak görülürse din-devlet, din-iktidar bağlamındaki sorunları anlamak mümkün olmaz. Olmuyor işte ki aşure gününde birlik çağrısı yapılabiliyor. Siyasi birlik değil beraber yaşama sanatının gelişmesi, eşit yurttaşlar olarak hakların korunması ve yaşanabilir kılınması gerekir, Emevi İslamından ve Yezit’ten uzaklaşmak için. Güç temerküzü için birlik olmaya değil toplumsal barışı sağlamak için farklı inanç kesimlerini barışa çağırmak gerekir. Tekçiliğe bel bağlayıp, çokluktan korkmak yerine kesrette vahdeti arama çabası gerekir. Hüseyin’i saygıyla ve layıkıyla anmak, Yezit’ten alabildiğine uzaklaşmak için günümüzde, bu ülkede Alevi sorunlarının çözümü gerekir.

Aşure gününün anlamı boşaltılmış bir kültürel ögeye dönüşmesine Aleviler ve Şiîler çok tepkili. Asıl tepki onlardan demek daha doğru belki. Seçilmiş bir politik tavır olarak aşure geleneği, kimlik siyasal varoluşun önemli bir parçası onlar için. Tıpkı cemevi ve Alevi dedelerinin devlet nezdinde tanınması gibi. Fakat aşure gününe yüklenen anlamdan çok daha önemlisi Alevi, Şiî inancının, ibadetinin bir parçası oluşu. Muharrem orucunun, matem orucunun ibadetlerinden biri oluşu, toplum tarafından görmezden geliniyor maalesef. Ramazan orucuna saygı bekleyenler, matem orucuna saygıyı bırakalım bir kenara ne olduğunu dahi bilmiyor. Hatta inatla öğrenmekten kaçınıldığı da söylenebilir. Ancak toplumun saygısı bir yana idarenin tutumu bir yana. İnanç ve ibadet haklarından birisi olarak matem orucu tutma hakkına uygun düzenleme yapılması idarenin görevi. İnanç ve ibadet hürriyetine tasallut edildiği gerekçesiyle iktidara yürüyen yönetiminde her inancın ibadet hakkının özgür kılınması gerekir, beklenir. Ancak Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın “ibadetlerin kabulü niyazıyla” aşure mesajı yayınladığı bugünde cezaevlerinde Alevi tutuklu ve hükümlülerin matem orucu ibadetine uyumlu düzenleme yapılmadığı da ortada..

HDP İstanbul Milletvekili Ali Kenanoğlu, Adalet Bakanı’na verdiği yazılı soru önergesiyle matem orucu hakkını gündeme taşıdı. Silivri Cezaevin’de bir yıldır iddianame düzenlenmeksizin tutuklu bulunan TV10 çalışanlarının matem orucu tutmasını görmezden gelen yönetim anlayışını soruyor. Daha önce de inançları gereği Alevi dedesiyle görüşme talepleri reddedilmiş olan tutukluların matem orucuna riayet edilmediği iddialarına yanıt bekliyor. Matem orucu tutan tutuklulara yemekte et verilmesi, oruç açma saatlerine uyulmaması ciddi bir yönetim sorunu. Cezaevlerinde Alevi dedelerine dini telkin izni verilmeyişi, cemevlerine hukuki statü kazandırılmayışı ve matem orucu kurallarına aykırı yemek düzenlenmesi, bugünün yöneticilerini Hüseyin’e değil Yezit’e yaklaştırır.


Berrin Sönmez kimdir?

1960 Ankara doğumlu. Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Tarih bölümünde okudu. Öğrencilik yıllarında Maliye Bakanlığı'nda çalışıp mezuniyet sonrası Ankara Üniversitesi Türk İnkılap Tarihi Enstitüsü'nde araştırma görevlisi olarak akademiye geçiş yaptı. Halkevi üzerine yaptığı doktora tezini sağlık nedeniyle yarım bırakarak üniversiteden ayrılıp çeşitli orta okul ve liselerde tarih öğretmenliği yaptı. Yaklaşık beş yıl sonra önce okutman sonra öğretim görevlisi olarak tekrar akademiye döndü. Afyon Kocatepe Üniversitesi'nde öğretim görevlisiyken yakalandığı 28 Şubat sürecinde ve bu defa isteği dışında üniversiteden bir kere daha ayrıldı. Sözleşmesinin haksız olarak yenilenmeyişine itiraz ederek açtığı idari dava, dönemin keyfi idaresi ve idareye tam bağlı yargısının pervasızca verdiği “rektörün takdir yetkisi” gerekçesiyle reddedildiği için emekli oldu. Dört-beş yıl çeşitli kurum ve konumlara demir atarak geçirdiği çalışma hayatı sonrası kendisini ilk defa gerçekten ait hissettiği tek yer olan Başkent Kadın Platformu Derneği üyesidir. Sivil toplum alanında kadın, çocuk, insan hakları, demokrasi ve barış savunusuyla gönüllü çalışmayı sürdüren feminist-aktivist Berrin Sönmez’in çeşitli dergilerde makale ve denemeleri yayınlanmıştır.

YAZARIN DİĞER YAZILARI