Karin Karakaşlı
Karin Karakaşlı

Hayatın Patrick Melrose hali

Perşembe, 20 Eylül, 2018
Patrick Melrose yıkmanın ve kurmanın diğer adı. Yaşarken ölmenin, ölmelerden doğmanın. Kendisi dahil her şeyle dalga geçebilmenin. Nefretten şefkate yol alabilmenin. Hayatın hakkını vermenin.

Kısa film vuruculuğu ve bağımsız film cesaretine sahip diziler sınıfında bu hafta sıra Patrick Melrose’da. İzleme sıklığım ve halleşememe halim sebebiyle halen gözümü kapattığımda Sherlock’u gördüğümden, fazla uzağa gidemeyerek yine Benedict Cumberbatch’in başrolünde olduğu dahası romanları okuyup canlandırmak istediği ve yardımcı yapımcılığını da üstlendiği Patrick Melrose’la tanıştım. Karşımızda yine ayrıntıya girmeden anlatılamayacak bir iş olduğundan, izlemeyenler belki bu yazıyı okumamayı tercih eder. Ben yine de muazzam çalışmaların ortak noktası olan şeyi, yani her izlendiğinde farklı bir şeylere takılmanın mümkün olduğunu da hatırlatmak isterim.

HAFIZANIN GÖRSELLİĞİ

2018’in heyecanla beklenen yapımlarından biri olan Patrick Melrose 12 Mayıs’ta ilk bölümüyle izleyicinin karşısına çıktı. Showtime ve Sky Atlantic ortaklığında çekilen dizi, İngiliz yazar ve gazeteci Edward St. Aubyn’in kendi yaşamından esinlenerek yazdığı yarı otobiyografik, aynı isimli roman serisinden uyarlanmış. Kitaplarla aynı ismi taşıyan beş bölümden oluşan yapımda Benedict Cumberbatch’i sorunlu ve aristokrat ailesinin yanında geçirdiği travmatik çocukluk sonrası haptan kokaine oradan eroine uzanan çılgın ve trajikomik yirmili yaşlarındaki Patrick Melrose olarak görüyoruz. Bad News/Kötü Haber başlıklı bu ilk bölümde telefondan babasının ölüm haberini alan ve bir an acıdan yere çöktüğünü sandığımız Patrick, yerden şırıngasını alıp gülmeye başlıyor. Çünkü nihayet çocukluğunu kabusa çevirmiş adamdan kurtuldu.

Ya da ilk anda öyle sanıyor. Oysa bu ölüm haberi zaten hayatını kuşatan çocukluk travmasından kaçmak için bağımlı olduğunu kabul etmediği uyuşturuculara daha da sığınmasına yol açacak. Patrick Melrose birinin etkisini diğeriyle telafi etmeye çalışarak maddeden maddeye koşarken farklı uyuşturucuların yaşattıklarını özgün bir sinematografik dille izliyoruz. Denetimden ve aslında zıvanadan çıkan bir beyin eşliğinde kendini kâh televizyon ekranında kâh tavanda gören, bilinç akışıyla zamanı yekpâre bir bütün olarak deneyimleyen, dahası kara delik gibi bir anda önünde açılıveren çocukluk sahnelerine bir göz kırpımlık anda ışınlanan Patrick’i qualut maddesiyle durağanlaşan ya da amfetaminin süratiyle çıldıran bir kamera eşliğinde izliyoruz. Bu görsel dil, hafızanın gerçek işleyişine uygun olarak zamanda saliselik atlayışlar yaparak izleyeni çarpıyor.

David Nicholls’ın uyarlaması ve Edward Berger’in yönetmenliğinde sırasıyla Anyway/Her Neyse, Some Hope/Biraz Umut, Mother’s Milk/Anne Sütü ve At Last/Nihayet bölümlerini hayatın farklı zaman, mekân duraklarına uğrar gibi izliyoruz. İkinci bölüm Patrick’in Güney Fransa’da bahçeler içindeki malikanede geçen cehennem yıllarına götürüyor bizi. Burası aynı zamanda kendi babası tarafından ezilmiş, çok iyi bir piyanist olacakken askeri okula gitmek zorunda kalmamak için doktor olan ama besbelli Hipokrat yeminini bir zulüm tanrısına eden Patrick’in babası David Melrose (Hugo Weaving) ve onun aileden zengin ancak zaman içinde bütün irade ve gücünü kaybetmiş alkolik eşi, anne Eleanor Melrose (Jennifer Jason Leigh) ile tanıştığımız yer. Bu noktada çocuk oyuncu olarak babasının taciz ve tecavüzüne uğrayan Patrick’in sekiz yaşındaki halini oynayan Sebastian Maltz’ın olağanüstü yeteneğinden çarpılmamak da mümkün değil.

ALIŞILMADIK ALIŞIKLIKLAR

Taciz ve tecavüz, mağdur ile fail hayattaki ağırlıklarına koşut olarak sinema ve edebiyat dünyasında da sıkça işlenen konuların başında gelir. Dizinin en vurucu yanlarından biri bu zor konuların alışıldık işlenişini kırması. Bu bağlamda “sapkın” arzularına yenik düşen bir cani değil, hayattan ve kendisine çektirilen acılardan intikamını mutlak güç ve iktidar üzerinden almaya yeminli kayıp bir ruh olan David, üzerine çokça düşünülecek bir karakter.

David Melrose’un en takıntılı olduğu konuysa birilerine bağımlı olmak. “İlerde kimseye bağımlı olmadığında bana teşekkür edeceksin” diyerek oğlunu kulaklarından sallandırmak suretiyle terbiye etmeye kalkışan bir baba o. Dünyada bu kadar aç insan varken ağaçlardan düşüp bahçe zeminini kaplayan incirlerin ziyan olmasına üzüldüğünü söyleyen eşini, herkesin ortasında dizlerinin üzerine çöküp yerdeki bütün incirleri yemeye zorlayan, yine arkadaşlarıyla ava gittiğinde kuduz bir köpeğin ısırdığı ve kudururken ağaca bağladığı arkadaşının haykırışlarını yemek yerken asap bozucu bulduğu için öldüren David’in bu eziyetleri yetişkin dünyasında sessiz bir kabullenişle karşılanıyor. Kimse hayır demediği için büyüyen bir kötülük… Sorgulanıp karşı çıkılmadıkça mutlaklaşan bu iktidar karşısında küçücük bir çocuk ne yapabilir? Sürekli bu sorunun yanıtını arıyoruz.

Patrick Melrose, babasının ölüsüne “Gitmek istemedin değil mi? Ölmekte olduğunu biliyordun ve haklıydın. Ne hissettin? Acı mı yoksa öfke mi? Korktun mu? Tanrım, umarım deli gibi korkmuşsundur” derken, küllerinin konulduğu kutuyu nafile bir çaba ve onulmaz bir öfkeyle parçalamaya çalışırken “Eğer insan dışarı atlayamıyorsa bu boktan pencerenin ne anlamı var?” diye intiharın eşiğinde lüks otelin üst katlarında yer alan odasının camlarına yapışırken, uyuşturucu ya da alkolden de büyük bir tehlike olan kronik depresyonla yüz yüze geliyoruz. Sadece Patrick’i değil hepimizi esir alabilecek olan hastalıkla…

HAYATTA KALMAK DEĞİL, YAŞAMAK

Dibin dibini gördükten sonra kabul edişle kalkıyor yine ayağa Patrick. Bölümler arası yıllar ileri ya da geri gittiği için ilk tedavi sürecini ve aile parasını reddedip hukuk eğitimi alarak köhne odalarda kendini var edişini hayalimizde tamamlıyoruz. Ama başta babasının dünya üzerindeki son zebanisi olarak tanımladığı Nicholas Pratt (Pip Torrens) olmak üzere David Melrose’un eski dostlarını, suskunluktaki suç ortaklarını da göreceği yoz bir çakallar sofrası kılıklı partiye gidene kadar esas dünyaya adım attığını söylemek zor. Onunkisi temkinli bir inziva. O gece birileri hayatını sıfırlayıp yeniden başlama gücü bulurken Patrick de verdiği kararlar, yaptığı seçimlerle dönüşüyor. Düşkün zamanlarının simgesi umarsız Julia (Jessica Raine) onu hızlı bir seks için ayartmış ve tam da o anda Patrick’in yegâne zor zaman yoldaşı olan Johnny Hall (Prasanna Puwanarajah) ile yattığını anlatmışken Patrick dostunu tercih ettiğini söyleyerek ilk kez bir insana, tam da seçtiği bu insana sırrını emanet ediyor. Hem de babasının ona ettikleri sırasında duvarda gördüğü ve sonradan her düşüşünde yine hayalinden kaçamadığı, dizide bir Leitmotif dönüşen yeşil kertenkelenin anlamı eşliğinde:
“Johnny, kulağa komik gelecek belki ama bir şekilde o kertenkelenin içine girebilirsem, bunu atlatabilirim diye düşündüm. Pek ideal bir kaçış planı değil, farkındayım. Mesele şu, artık babamdan nefret etmekten bitap düştüm ve nefret yetmiyor. Ve dünyaya karışacaksam, yani bu içinde bulunduğum değil gerçek dünyaya karışıp katkıda bulunacaksam, sadece sağ kalmak değil gerçekten yaşayacaksam, bütün bunları yüksek sesle söylemek zorundayım…”

ANNENİN ACI SÜTÜ

Yeni bölüme yine aradan geçen on küsur yıllık geçişle başlıyoruz. Patrick o korkunç partide tutunduğu birazcık umut eşliğinde o gece tanıştığı ve dünyaya benzer bir delikten baktığını fark ettiği Mary (Anna Madeley) ile evlenmiş ve Robert ve Thomas adında iki çocuk sahibi olmuş. “Aşkla ilgili tecrübeme göre kırık kalbini onarmaya çalışan biri olunca heyecanlanıyorsun ve bunu yapamadıklarını fark edince de hayal kırıklığına uğruyorsun” demiş Patrick için Mary, kendisini hayal kırıklığına uğratmamış, birlikte aynı ironik hayat, yol arkadaşlığına koyulabildiği tek kadın.

Hayat artık bir oyun değil, her gün her saniye sınanan bir yemin. Patrick ailesini yaz tatili için Güney Fransa’daki o lanetli malikaneye getirmiş. Burada yine yapımın bir ters köşesi var. Zira insan cehennemi yaşadığı yerlerden bir ömür kaçar, hatta bu uğurda ülkeleri terk eder. Oysa Patrik evle kurduğu tuhaf ilişkinin hissini geçiriyor bize. Annesine bile sığınamazken sindiği merdiven basamaklarından, onu yutarmış gibi görünen koridorlara kadar her köşenin Patrick’te bir hatrı var. O yüzden artık ölüm döşeğine yaklaşan, doğru dürüst konuşup hareket edemeyen annesi, malikaneyi çıkarcı bir New Age tarikatı liderine bağışladığını ve aslında öz oğlunu mirastan mahrum ettiğini söylediğinde Patrick annesinden yediği son darbeyle darmaduman oluyor.

Zaten asıl büyük muamma Eleanor. Jennifer Jason Leigh’in müthiş oyunculuğuyla hem gençliğini hem yaşlılığını canlandırdığı Eleanor servet ve imkân sahibi olan ama yine de yıllar yılı kurban ve köle rolünü benimseyen, oğlunu koruyamayan, dahası oğlunu bırakıp evden kaçan, ayrı hayat kurduktan sonra da onu yanına almayan bir anne. Patrick’in zarar görme listesinde babasının bile önüne geçen varlık. Bu bölümün başlığı olan Mother’s Milk ana sütü değil de anne sütü olmalı; kadını içten içe bitiren atalet zehrinin sütü…

Mary bu zor zamanların da desteği. Kendisi de sorunlu bir anneyle büyüyen ama insanın kaderini bizzat kendi elleriyle ve farklı olarak inşa edebileceğine inanan güçlü bir kadın o. Eleanor’un yine kefaret niyetine evine aldığı yardıma muhtaç insanların arasında da David’in tecavüzüne uğrayan, bunu bir mektupta yazan bir kadının varlığından haberdar olan ama daha da önemlisi Eleanor’un bunu nasıl inkar ettiğini gören Mary, Patrick’ten annesiyle yüzleşmesini istiyor.

KEFARET ÖDENİR Mİ?

Yıllar sonra annesine zaten bildiği şeyi itiraf edip “Babam bana tecavüz etti” diyebildiğinde Eleanor’un kayıtsız yüz ifadesi ve iki kelimesi bizi vurup geçiyor. “Me too… Bana da…” Bu kadar işte. Küçük oğlu için yapamadıklarıyla asla yüzleşmeyecek bu kadın. Kendi kurbanlığı içinden boş gözlerle bakacak dünyaya.

Eleanor’un ikinci kefaret arayışı oğlundan kendisini öldürmesini istemesi. Annesinin ötenazi isteğini yerine getirmek için bürokrasi çarklarında iki yılını harcayan Patrick son anda kadının vazgeçmesi üzerine yine sabrı ve dayanıklılığından sınanıyor. Eleanor dünya üzerinde amaçsızca salınmaya mahkûm edilmiş bir hayalet. Oğlu kendi elleriyle öldürmedikten sonra bedeli son ana kadar hayatta kalarak ödüyor aslında.

Son bölümde yine bir cenazeyle, bu kez annesininkiyle karşı karşıya kalan Patrick’in “Sanırım annemin ölümü, babamın ölümünden beri başıma gelen en iyi şey. Nihayet öksüz ve yetimim. Hep bu ânın hayalini kurdum. Bunca zaman sonra nihayet tamamlanmış hissediyorum” deyişine hak veriyoruz. Kendisini paramparça edenlerden, anne ve babasından parçalarını topluyor Patrick. Ama bir yandan duygusunu ifade ederken nefret için “hate” yerine “loathe” karşılığını tercih edip tiksinti unsurunu ekleyen bu adamın çıkmazına da şahit oluyoruz. Çünkü tiksintili nefret de kurtuluş değil. Yanıtın en beklenmedik insandan, malikaneye yerleşmiş ve aslında Patrick’in yine muhtemelen tiksintiyle nefret edeceği tipte bir yeni zaman gurusu olan Annette’den gelmesi yapımın dikkat çektiği hayatın ironisinin ta kendisi: “Eleanor mükemmel bir anne olmamış olabilir. Bu da seni çok öfkelendiriyor olmalı. Ama bazen suçlanmayı en çok hak edenler şefkate de en çok ihtiyaç duyanlardır.”

Patrick hayatın akışına, tesadüf olmayan karşılaşmalara, mucizelere ve ruhuna isabet eden sözlere inanan zeki bir insan. Zeki ve içgüdülü. “Kötülük ve hıncı taşımamak, onlara daha farklı bir çocukluk vermek için çok gayret sarf ettim ama onlar da sadece taze yanlışlar” derken bir lanet gibi kuşaktan kuşağa akıtılan zehri durduramamış olmanın ızdırabını yaşıyor. Bütün mücadelesi bu laneti kırmak için. “Hayat, önem verdiğimiz, dikkat ettiğimiz şeylerin tarihinden ibaret. Gerisi sadece ambalaj” diyerek önem verdiği şeyleri, kendi çocukluğunu gördüğü oğlu Robert’ı ve Thomas’ı, ondan umudu kesmeyen ailesini tercih ediyor. “Hayaletlerden sıkıldığıma karar verdim. Onun yerine insanları görmek istiyorum” sözü bir mühür gibi.

Patrick Melrose dizisi hayatın absürt gerçekliğine selam çakan bir yapım. O yüzden pek çok ayrıntı farklı yorumlara açık. Birden çok doğru var. Patrick kendi küçüklüğünü babasına “Hayır. Artık dediğin hiçbir şeyi yapmayacağım. Bu yanlış. Sen hatalısın. Kimse bunu bir başkasına yapmamalı” dediğinde ve babanın ruhunu parçalayabildiğinde bunun gerçekten yaşanmış mı hayalde canlandırılmış mı olduğunu bilmiyoruz. Ama büyü zaten bunun hiç de önemli olmamasında. Gerçek ve kurgu çizgisini kerelerce geçmiş olan Patrick, bize bazı şeylerin her iki durumda da geçerli olduğunu gösteriyor.
Karşımızda yine karar vermiş bir adam var. Macerası zorlu olacak. Çünkü daha önce de o malikanede ailesinin yanı başında ziyarete gelmiş Julia ile yatarak aslında aldatmaya değil hayatını dinamitlemeye giriştiğine şahit olduk. Ama sanki bu kez kertenkelenin içine girmeyi ve oradan yeni biri olarak doğmayı başarmış…

Ya da öyle olsun istiyoruz deli gibi. Çünkü sıra bize de gelecek. Hangimizin aileyle, ihanetle derdi bitti ki? Hangimiz ucuna gelmedik bir hayatın? Patrick Melrose yıkmanın ve kurmanın diğer adı. Yaşarken ölmenin, ölmelerden doğmanın. Kendisi dahil her şeyle dalga geçebilmenin. Nefretten şefkate yol alabilmenin. Hayatın hakkını vermenin.

Emmy ödüllerinden eli boş dönse de Patrick Melrose kalbimizin bütün ödüllerine sahip. Çünkü yapımın içinden geçebilenler için kendisi zaten bir ödül. Kan, gözyaşı ve kahkahadan oluşan kıvıl kıvıl bir ödül.

Gerisi iyilik güzellik.

 


Karin Karakaşlı kimdir?

1972’de İstanbul’da doğdu. Boğaziçi Üniversitesi Mütercim Tercümanlık Bölümü’nün ardından Yeditepe Üniversitesi Karşılaştırmalı Edebiyat Bölümü’nde Yüksek Lisans eğitimini tamamladı. 1998’de öykü dalında Varlık dergisinin Yaşar Nabi Nayır Gençlik Ödülü’nü kazandı. Karakaşlı’nın eserleri şunlardır: Başka Dillerin Şarkısı (Öykü, Varlık Yay., 1999; Doğan Kitap, 2011) , Can Kırıkları (Öykü, Doğan Kitap, 2002), Müsait Bir Yerde İnebilir Miyim? (Roman, Doğan Kitap, 2005), Ay Denizle Buluşunca (Gençlik Romanı, Günışığı Kitaplığı, 2008), Cumba (Deneme, Doğan Kitap, 2009), Türkiye’de Ermeniler: Cemaat, Birey, Yurttaş (İnceleme, Günay Göksu Özdoğan, Füsun Üstel ve Ferhat Kentel ile, Bilgi Üniversitesi Yay., 2009), Benim Gönlüm Gümüş (Şiir, Aras Yayıncılık, 2009), Gece Güneşi (Çocuk Kitabı, Günışığı Kitaplığı, 2011), Her Kimsen Sana (Şiir, Aras Yayıncılık, 2012), Dört Kozalak (Gençlik Romanı, Günışığı Kitaplığı, 2014), Yetersiz Bakiye (Öykü, Can Yayınları, 2015), İrtifa Kaybı (Şiir, Aras Yayıncılık, 2016), Asiye Kabahat’ten Şarkılar Dinlediniz (Anlatı, Can Yayınları, 2016). Karakaşlı halen Kültür Servisi, Gazete Duvar siteleri ve Agos gazetesinde yazmaktadır.

YAZARIN DİĞER YAZILARI