Entelektüeller, dayanışma ve ‘umut etmek’

Çarşamba, 19 Eylül, 2018
Devlet ve iktidarın, toplumun tüm kesimlerine de gözdağı verecek şekilde şiddet uyguladığı akademisyenler, ‘yeni dönem’in kendi muarızları karşısında ne denli acımasız olacağını gösteren bir sembole dönüştü. Bunun bedeli işsizlik, büyük maddi zorluklar, “terör” yaftalı davalar ve hapisti. Toplumu bir bütün olarak yılgınlığa sürüklemek, mücadele azminden ve dirençten mahrum bırakmak için seçilen sembol hedef; dünyanın ve tarihin başka yerlerinde olduğu gibi, ülkenin entelektüelleri, bilim insanları, sanatçıları olmuştu.

Türkiye, bugün bir çığa dönüşmekte olduğu hemen herkes tarafından kabul edilen ekonomik, siyasal ve toplumsal krize doğru yol alırken, en önemli dönüm noktalarından biri, 2015 yazındaki seçimin ardından girilen yol oldu. AKP, 2002’den itibaren kurduğu açık ve zımni ittifaklarla, bunları zaman zaman yenileyerek ya da bozarak geldiği 2015 yılında, zaten bir süredir yaşamakta olduğu siyasal krizin ‘iktidarı kaybetme’ safhasıyla karşılaştı ve meşrebine (belki de meşrepsizliğine demeli) uygun olarak buna çok keskin bir ‘dönüşüm’ ile karşılık verdi. İktidarda kalmanın yolu olarak, siyasal ve fiziki zorun amansızca artırılmasını seçti. Kendisi de bizzat bir neoliberal ürün olan AKP iktidarı, 90’lardan itibaren dünyanın kapitalist merkezleri tarafından vaaz edilen ‘değerleri’ benimsemiş gibi yapıyor; ‘çok kültürlülük’, ‘tabana yayılmış demokrasi’, ‘siyasal liberalleşme’, ‘kimlik politikaları’ gibi kavramları söylemine yedirirken asıl işlevini de büyük gayretle yerine getiriyordu: Türkiye’nin toplumsal ve kurumsal yapısının, uluslararası kapitalizmin lehine dönüştürülmesi… 2015 yazından itibaren, neoliberalizmin bu başlıca ekonomik amaçlarından dirhem uzaklaşmaksızın, -zaten dayanıksız bir kabuktan ibaret olan- ideolojik, kültürel yönelimlerini bir bir terk etti. Bu, bazı yorumcuların öne sürdüğü gibi, “AKP’nin iktidarı kaybetme korkusuyla yeni ve güvenlikçi bir ittifak bloku kurarak eski reformcu kimliğinden uzaklaşması” değil; söylem olarak da aslına rücu etmesiydi. Bu sayede, hiçbir “dönüşüm sancısı” yaşamadan en temel meselelerde eski söylemleriyle tam zıt yönde davrandı.

Bunun en açık görüldüğü alan Kürt sorunu oldu. “Analar ağlamasın” diskurundan “Kürt sorunu yoktur”a; güdük de olsa müzakere sürecinden kentleri yıkıma uğratan bir savaş konseptine geçildi. Türkiye’nin daha önce de geçtiği bu karanlık tüneli ve oradan geçmenin sonuçlarını endişeyle fark ederek “uyarma” görevini üstlenen ilk kesim, üniversitelerdeki demokratik birikimi temsil eden entelektüeller oldu. Onları edebiyatçılar, gazeteciler, sanatçılar izledi. Ama toplu iğne ucu kadar esnemeye niyeti olmayan egemen blokun, yeni yönelimine karşı en önemli direnç kaynaklarından biri olabilecek bu çıkışa verdiği yanıt çok sert oldu. “Barış bildirisi” olarak da bilinen metni imzalayan akademisyenler, önce çok sert itham ve tehditlere, sonra idari ve hukuki soruşturmalara, ardından da fiziki tasfiyeye maruz kaldılar. 12 Eylül’ü aratmayacak şekilde, yüzlerce öğretim üyesi üniversitelerden ihraç edildi. Özlük hakları gasp edildi. Pasaportlarına el konularak yurt dışında görev yapmaları engellendi. Türkiye tarihinin en karanlık dönemlerinden biri olarak anılacak bu dönemin bedelini en ağır şekilde ödeyenlerin başında muhreç akademisyenler geldi.

Devlet ve iktidarın, toplumun tüm kesimlerine de gözdağı verecek şekilde şiddet uyguladığı akademisyenler, ‘yeni dönem’in kendi muarızları karşısında ne denli acımasız olacağını gösteren bir sembole dönüştü. Bunun bedeli işsizlik, büyük maddi zorluklar, “terör” yaftalı davalar ve hapisti. Toplumu bir bütün olarak yılgınlığa sürüklemek, mücadele azminden ve dirençten mahrum bırakmak için seçilen sembol hedef; dünyanın ve tarihin başka yerlerinde olduğu gibi, ülkenin entelektüelleri, bilim insanları, sanatçıları olmuştu.

‘ÖLÜMCÜL DARBE’NİN ARDINDAN…

Ama muhreç akademisyenlerin çok önemli bir bölümü, onların yaşamını kimi zaman bir kabusa dönüştüren siyasal ve fiziki şiddete rağmen, kendileri şahsında toplumun yılgınlığa kapılmasını amaçlayan bu yönelime karşı mücadelenin de içinde, önünde yer aldılar. Çözülme bireyseldir, ama direnç son noktada toplumsaldır, toplumun tümüne ait bir anlam ve değer üretir. Türkiye’nin bilimsel birikiminin çok önemli bir parçasını oluşturan; bilimler ya da sanatlar alanında gerçek anlamda bir entelektüel faaliyetin ancak toplum sorunlarıyla hemhal olarak gerçekleşebileceğini bilen en anlamlı kısmı da üniversitelerden tasfiye edildikten sonra, bu çok yönlü saldırının bir yılgınlık ve çözülmeye dönüşmesine izin vermediler. Yaşamlarının bireysel yönü, devletin bir azman gücüyle ve düşmanca davranışı sonucu ortaya çıkan sorunlarla malul olmasına rağmen, toplumsal olana yönelmeye, değişimi temsil eden toplumsal güçlerle birlikte davranarak bu melanete adeta çıplak yumruklarla karşı koymaya devam ettiler. Derslerini parklara, sokaklara yaydılar, ülke tarihine “Sokak Akademisi” gibi özgün bir deneyimi kattılar. Çeşitli mecralarda yazıları, sözleri ve çevirileriyle toplum sorunlarını tartışmaya devam ettiler. Bilimler ve sanatlara ilişkin bilgi birikiminin, tasfiye edildiği üniversitelerin dışında örgütlü bir faaliyet halinde birleştirilmesi ve geliştirilmesinin yollarını yaratmaya çalıştılar. Kolektif emekle, dayanışmayla ve umutla, entelektüel bilgi için yeni üretim ve paylaşım mecraları ürettiler. Ölümcül darbenin altından yeni yaşamlarla çıktılar.

Kocaeli Dayanışma Akademisi (KODA) bu mecralardan biri. Kocaeli Üniversitesi’nden ihraç edilen 18 akademisyenin girişimiyle kurulan KODA, Çukurova Üniversitesi’ndeki görevinden, hakkında hiçbir soruşturma yokken uzaklaştırıldıktan sonra canına kıyan Dr. Mehmet Fatih Traş’ın anısına iki yıldır yaz okulu düzenliyor. Bu yıl, Üniversite Öğretim Üyeleri Derneği ile birlikte yürütülen “Hayat Bilgisi Okulu” kapsamında, “kültür” temasıyla düzenlenen ve 10-14 Eylül haftasında Bodrum’da yapılan derslere katılma şansı bana da armağan edildi. Öğrenciler, hocalar, dersler, sohbetler arasında geçen günler, öteki her şey bir yana, “umut veren”, en karanlık dönemlerde bile geleceğin ışıklarının göründüğü bir perspektif kazandıran günler oldu. Ve geçen hafta Hrant Dink Vakfı’nın düzenlediği Uluslararası Hrant Dink Ödülleri kapsamındaki “Işıklar” kategorisinde Hayat Bilgisi Okulu da ödüllendirildi. Işıklar ödül kategorisi Hrant Dink Vakfı tarafından şöyle tanımlanıyor: “Dünyanın dört bir yanında ve Türkiye’de attıkları önemli adımlarla geleceğe dair umudu artıran kişi ve kurumların selamlandığı…”

“Geleceğe dair umudu artıran…” Ne isabet ama!

Alman Marksist düşünür Ernst Bloch, “umut etme”nin, “akamete uğramaya değil başarmaya âşık” olduğunu yazmıştı: “Bu duyunun emeği, kendilerini, bizzat bir parçası oldukları Oluşmakta Olana eylemli bir biçimde fırlatan insanlar ister. (…) somut umut, öznel yönden korkuyu en güçlü biçimde alt eder, nesnel yönden de korkunun içeriklerinin temelden devre dışı kalmasını sağlayan en sağlam etkendir.” (*)

Muhreç akademisyenler, Türkiye’nin entelektüel birikim tarihine onur ve umut verici bir büyük sayfa açıyorlar. Bloch’un dediği gibi, “korkuyu en güçlü biçimde alt edecek” bir somut umudun ışıklarını saçarak. 2016 başından beri, akamete uğramadan bu emeği üreten tüm akademisyenler, Kocaeli Dayanışma Akademisi şahsında bir saygı duruşunu ve tabii sebatla yarattıkları bu yeni olanaklarla güçlü bir dayanışmayı hak ediyorlar. Türkiyeli emekçilerin ülkenin kaderi için belirleyici bir rolle sahneye çıkmaya başladığı günlerde bu praksis daha büyük anlam kazanıyor zira.

(*) Ernst Bloch, Umut İlkesi, İletişim Yayınları, Çeviren: Tanıl Bora, İstanbul. 2007


Hakkı Özdal kimdir?

1975 yılında doğdu. İTÜ Malzeme ve Metalurji Mühendisliği'nden mezun oldu. 1996'dan itibaren, Evrensel Kültür dergisinde, Evrensel, Referans ve Radikal gazetelerinde editörlük ve yazarlık yaptı.

YAZARIN DİĞER YAZILARI