Kültigin Kağan Akbulut
Kültigin Kağan Akbulut

Galatasaray Lisesi'nden Cumartesi Anneleri'ne

Cuma, 14 Eylül, 2018
Galatasaray Lisesi'nden mezun sanatçı Göktürk açısından, Cumartesi Anneleri bir yandan geçmişine dair yüzleşmekte zorlandığı bir imge; diğer yandan da sanatçının resmini tamamlarken 700'üncü toplantıya yapılan saldırı ülkeye dair birçok meselenin halen yerli yerinde durduğunu gösteriyor. Göktürk'le Cumartesi resmini konuştuk.

Pera Müzesi, Galatasaray Lisesi’nin kuruluşunun 150’nci yılı kapsamında bir sergiye ev sahipliği yapıyor. Çelenk Bafra’nın küratörlüğünü yaptığı Mektep Meydan Galatasaray sergisi hem bir okul olarak lisenin, hem de kamusal bir alan olarak meydanın biriktirdiği anlamlara bakıyor. Mektep Meydan Galatasaray’da yer alan işlerin çoğu bu sergi için üretilmiş. Barış Göktürk’ün sergide yer alan Cumartesi resmiyse meydanın belirleyici imgelerinden Cumartesi Anneleri’ne bakıyor.

Öncelikle sizin Galatasaray Lisesi’yle nasıl bir bağınız var? Cumartesi Anneleri’nin eylemini ilk ne zaman gördünüz? Cumartesi Anneleri’nin hikayesiyle tanıştığınızda ne düşünmüştünüz?

1993-2001’de Galatasaray Lisesi’nde öğrenciydim. Cumartesi Anneleri’yle de o zaman tanıştım. Cumartesileri farklı nedenlerle okula gidip gelirken önünden, içinden geçtiğim, ne olduğunu ve niye olduğunu bildiğim, yine de 14-15 yaşındaki halimin yüzleşmekte zorlandığı bir toplantıydı. Ne yapacağımı bilemediğimi, kafamı kaldıramadığımı hatırlıyorum önünden geçerken. Eğer hafızam beni yanıltmıyorsa o zaman okul kapısına daha yakın, polisin seyyar bariyerleri ve kafesleme sistemi olmadan yapılan bir buluşmaydı.

Mektep Meydan Galatasaray sergisine davet aldığınızda ne düşündünüz? Cumartesi Anneleri’yle ilgili bir çalışmanız olmuş muydu daha önce?

Daveti aldığımda, sergi okulun kendisine odaklıydı. Çelenk ile okul üzerine konuşurken bir yandan da meydan üzerine konuşur bulduk kendimizi. Okulu meydansız, meydanı da okulsuz düşünmek mümkün gözükmüyordu. Gözlerimi kapatıp lise yıllarına döndüğümde, kapıdan girip koridorlarda dolaştığımda, sınıflara girip çıktığımda, Grand cour’a, Pota cour’a kadar gittiğimde, tekrar tekrar döndüğüm nokta okulun içinden ziyade, önündeki meydan ve daha kesin olmak gerekirse Cumartesi Anneleri’ydi.

Daha önce Türkiye’de Gezi’yle ilgili bir proje tasarlarken, 2015’de Baltimore’daki sokak ayaklanmalarına odaklanmıştım. Aklımda Baltimore üzerinden Gezi, Gezi üzerinden Baltimore konuşmak vardı. Bu tarz bir zamansal ve mekansal mesafenin aydınlatıcı olacağını düşünmüştüm. Aynı şekilde, Cumartesi Anneleri’ne de referans olan Arjantin’deki Las Madres de Plaza de Mayo üzerine biraz çalıştım. Bir meydanı, diğer meydana, bir durumu diğer duruma bir şekilde bağlamak, enjekte etmek istiyordum. İşin son halinde Las Madres de Plaza de Mayo yok ama tıpkı Cumartesi Anneleri gibi o da devam eden bir süreç.

.

700’üncü buluşmaya yapılan polis müdahalesi hakkında ne düşünüyorsunuz? Sizce işinizi nasıl etkiledi yaşanan son gelişmeler?

İşin kavramsal, görsel ve lojistik projelendirmesini mart-mayıs ayları arasında yapmıştık. Mayıs ortasında bir cumartesi de oradaydım. Tanıdığım ve işi bilen insanlar 700’üncü buluşma ve polis müdahalesinin rastlantısallığından ya da denk gelmesinden bahsettiler. Bu bence bir tesadüf değil. Hep orada olan, yüzleşmek yerine bastırılmaya çalışılan bir travmanın hem insanlar hem de devlet nezdinde tekrar tezahürü. Hepimiz için kişisel ve tarihsel bir süreç ama bir rastlantı değil.

Görsel olarak farklı katmanların üst üste geldiği bir resim kurmuşsunuz. Bu süreci biraz anlatır mısınız?

İşin çıkış noktası ve sınırları bellek ve ölçek üzerine. Bellek çünkü, çocuk halimle yüzleşemediğim, anlamlandıramadığım ama bir şekilde de unutamadığım ve bir yandan da gerçekliğini ve güncelliğini koruyan bir anla -kendini hep tekrar eden o anla- sanat aracılığıyla yüzleşme, ona bir şekil verme ve ortaya koyma fırsatıydı. 15 yaşında sanatın bunu yapabileceğinin farkında değildim.

Ölçek, çünkü, işin yaşanan acılara, yapılan protestoya ve bu süreç içinde elde edilmiş mücadele bilincine dahil olması, katkı yapması, bunları dile getirmesi, işin boyunu aşacak öykünmeler. Bu açıdan büyük ölçekte bir toplumsal travmanın kişisel bir perspektiften hatırlanması, yansıtılması ve düşünülmesinden ibaret.

Bu sınır ve çıkış noktalarının görsel sonucu, aynı zamanda da işin üretim süreciyle de bağlantılı. Cumartesi, yirmi üç yıl boyunca kayıpların annelerinin organize ettiği cumartesi toplantılarının arşiv görüntülerinin ve son buluşmalarda kendi fotoğrafladığım karelerin görüntü transferi yoluyla okul kapısı zemini üzerine katmanlı bir şekilde uygulanmasından oluşuyor. Üst üste plastik üzerine yapılan bu transferlerin görünür kılınabilmesi için suyla ıslatılarak, arka taraflarındaki kağıdın hamurlaştırılarak mürekkepten ayrıştırılıp kazınması gerekiyor. Bu kazınma işlemi imgeleri hem görünür kılan hem de zaman zaman daha da silinmesine yol açan bir süreç. İşin yüzeyi bu kazınmış ve “ortaya çıkarılmış” fotoğraflar ve de bu sırada biriken hamurlaşmış kağıt artıklarından oluşuyor.

Bu işi yapmaktaki derdim neyi görmeye gönüllü olup olduğumuzla, neyin bir görüldüğünde bir daha görülmemiş olamayacağıyla ve bunların kendi çalışmalarımdaki ortaya çıkış/zuhur etme ve kayboluş temalarıyla nasıl ilişkilendiğiyle ilgili. Cumartesi kişisel bir hafıza egzersizi. İsteğim lise yıllarımdaki o zoraki silinişin kendisini, mekânda fiziksel bir varlık olarak yeniden kurarak silmek.

Çalışmalarınızda genelde siyasi saikleri olan mitlerle kişisel semboller arasında bağ kuruyorsunuz. Cumartesi resmi sizce çalışmalarınız arasında nerede duruyor?

Her iş kişisel ama Cumartesi işi biraz daha kişisel benim için. Tarihi, sosyal, politik içeriklerle çalışırken duygunun ötesine geçmek, duygudan öte bir alan açılımına, bir perspektife ulaşmak gerektiğine inanıyorum. Son zamanlarda yaptığım diğer işlerde gerek dil üzerinden  gerek farklı mitolojiler üzerinden giderek ulaşmaya çalıştığım alan da böyle bir alan. Cumartesi işi için bunları söylemem zor. Açıkçası duygusal bir iş, başka türlüsünü beceremedim.

YAZARIN DİĞER YAZILARI