Reşad Ekrem Koçu: Yaşamı yazıdan çalmak

Perşembe, 13 Eylül, 2018
Eserlerindeki olumsuz yanları ayıklayarak bakıldığında Reşad Ekrem Koçu’nun yazdıkları tarihçilerin, sosyal tarihçilerin, sosyal antropologların, kültür tarihçilerinin, sosyologların, sanatla uğraşanların temel kaynakları olabilecek metinlerdir. Bir şehrin, hatta ihtiyar dünyanın hafızasıdır o.

Duvar Kitap, Reşad Ekrem Koçu sayısı için yazı önerdiğinde, ilkgençliğimde babamın kitaplığından çekip aldığım Haydut Aşkları ve İstanbul Tulumbacıları’nı hatırladım hemen. Herkesin çok sıkıldığı tarih derslerinde anlatılmayanları, leziz hikayelerin içlerine yerleştirerek esrik bir üslupla anlatıyordu yazar. Ergenlik çağının ufak çaplı cinsel uyanışının da etkisiyle, yazarımızın “perçemli, fildişi tenli, külhani” vb. diye tasvir ettiği hemcinslerine düşkün olduğunu sezivermiştim. Büyüyüp kendi kitaplığımı kuracak yaşlara eriştiğimde, sahaf ziyaretlerinin de etkisiyle İstanbul Ansiklopedisi’ni keşfettim. Bitirmeye yazarın ömrünün vefa etmediği 11 ciltlik ansiklopedi her okur-yazarın, bibliyofilin ütopik kütüphanesinin başköşesini süslerdi. Sınırlı sayıda kopyasına ise umumi kütüphanelerde rastlar, sararmış sayfalarını dikkatle çevirmeye özen gösterirdiniz. Hakikaten büyüleyici bir İstanbul manzumesiydi elinizin altındaki unufak olmaya hazır sayfalar. Ama bu, Koçu’nun İstanbul’uydu. Adı sanı duyulmamış şahsiyetleri, izbe mekanları, çoktan unutulmuş zanaatları, anıt ağaçları, akıl sır ermez olayları ve yedi tepesine yayılmış yılankavi sokaklarıyla…

Koçu hakkında yazmaya niyetlenince Doğan Kitap’ın yeniden basmaya başladığı külliyatı bir elden geçireyim dedim. Kitapçıda Koçu rafının önüne gelince mümbit bir toprağa ayak bastığımı anladım. Bir rafı doldurmaya başlayan külliyatın içinden algıda seçicilik gereği, Haşmetli Yosmalar/Osmanlı Tarihinde Yasaklar’a gitti elim. Bu yazıda o kitabı anlatmam bekleniyor belki ama ben asıl bu yazıyı hazırlarken tanıştığım Koçu’dan bahsetmek istiyorum.

Muhafazakar, mukaddesatçı kalemlerin metinlerde ise akşamcılığı rindmeşreplik olarak sunulan, eşcinselliği bir şehir efsanesi, bir gençlik hezeyanı yahut sadece muhayyilesinde yaşadığı bir fantezi olarak kabul edilen, hayatı ile eşsiz külliyatı birbirinden ayrı tutulan bir kalem erbabıydı. Yazılarında sıklıkla ahlak dışı sayılan mevzulardan, kanunsuz işlerden, “yoldan çıkmış” kişilerden bahseden Koçu’nun, okuru asla bunlara özendirmediği ısrarla vurgulanıyordu sağ düşüncenin saygın isimleri tarafından. Muhafazakar aydınların takdir ve muhabbetlerini kurala kaideye bağlayarak gösterdikleri malumdur. Eserlerine kayıtsız kalamadıkları, sohbetine meftun oldukları bu adamın sefih buldukları yahut öyle olduğunu sandıkları hayatına ihtiyatla yaklaşırlar. Ama Koçu zaten, cinsel yönelimi ve eserlerinde işlediği konular dışarıda bırakılırsa sağ muhafazakarlığın hudutları içinde ikamet eder. Marjinal bir tarafı olan birçok insan gibi, bunun üstünü örtmek için muhafazakarlığın himayesine sığınır.

Haşmetli Yosmalar – Osmanlı Tarihinde Yasaklar, Reşad Ekrem Koçu, 175 syf., Doğan Kitap, 2017

İmparatorluk’tan Cumhuriyet’e uzanan muharrirlik geleneğinin birçok temsilcisi gibi Koçu da, ahlak, gelenek, din, vatanperverlik, ırk birliği söz konusu olduğunda hoyrat ve tutucudur. Çifte standartlı ahlak anlayışı, şahsi hazlara hitap ve hizmet eden herkesi ve her şeyi hem esrik bir hevesle yazılarına malzeme eder, hem de ahlak düşkünlüğüyle yaftalayarak onlara yönelik bir nefret söylemi üretir. Bir kesim dışında: Genç ve güzel erkekler. Mukaddesatçılığın, muhafazakarlığın ve aidiyet arayışının bireysel hazlar ve arayışlarla çatıştığı noktada, gündelik hayatını ya gizlilik içinde ya da kendini her şeyden mahrum ederek sürdürmek zorunda olduğu bir kültürel ve sosyal çevrede yaşamaktadır.

Haşmetli Yosmalar bu ikiyüzlü ahlak anlayışının tezahürleriyle doludur. Her iki cinsi, özellikle de erkekleri şehvetle tasvir ettiği metinler yer yer kadın düşmanlığına varan bir cinsiyetçilikle, yobazlığa varan bir muhafazakarlıkla ve ırkçılığa varan bir milliyetçilikle maluldür. Müdavimi olduğu meyhanedeki işret aleminde tanıştığı bir şahsiyet gibi bahsettiği Roma İmparatoru Claudius için şöyle der:

“Ahmak Claudius, devlet işlerini bu azatlılarla karısının ellerine bırakmıştı; Narcissus, Pallos, Polybius, Evodus, Harpocras, Posydes efendilerinin hem saltanatına hem de karısına ortak oldular.”

Sanki bir ev sohbetinde bir dostuna meftun olduğu bir genci anlatır gibi mestane bir üslupla tasvir ettiği Yusuf’un evlendiği Potifar’ın kızını, bekaret, safiyet ve sadakate vurgu yaparak şöyle anlatır:

“… bu kız Yusuf’un güzelliğine uygundu, lezzetliydi. Güzel kokardı. Mühürlenmiş çeşmeydi. Serin suyunu yalnız kocası içerdi.”

Sparta Kralı Menelaos ise Claudius gibi “boynuzlu”dur, ayıplar üstad onu: “… karısı güzel Helene’nin kahpeliğini affeder. (…) Helene’yi hiçbir şey olmamış gibi kabul eder.”

Tarihte öyle arsız, ahlaksız şahsiyetler vardır ki bazen de bunların yapıp ettiklerini anlatmaya dili varmaz. Özellikle de kadınlarınkini tabii. Genç aşığıyla evlenen Messalina’dan bahsederken onun bile dili lâl olur mesela:

“…en usta bir kalemin nezahetini muhafaza ederek anlatmasına imkan bulunmayan düğün eğlenceleri başladı.”

Eh, bu suskunluk yeterince iç gıcıklayıcıdır zaten. Ama asıl iç gıcıklayıcı tasvirlerini genç oğlanlar için saklar. Bizans İmparatoriçesi Zoe’nin sevgilisi Mihael’i “henüz 16-17 yaşlarında, tüvana, vücudu püskürme altın yaldızlı fildişinden bir oğlan” olarak hayal etmiştir yazarımız. Sadi Yaver’le ölümünden birkaç yıl önce yaptığı bir sohbette ise eski İstanbul kayıkçılarını, yani hamlacıları anlatırken, bunların çıraklarının güzelliğini, şıklığını ballandırarak anlatmaktan kendini alamaz.

Sanki kendi için yazar gibi, bazı kelimeleri (tenbel, nezahet vb.) nüfusuna geçirip keyfine göre kullanarak, ateş saçan gözlerinin öne çıktığı yüzünü çepeçevre saran dağınık dalgalı saçlarını karıştırarak, eşsiz üslubunu inşa eden sıfatları, fiilleri zihninden çekip çıkarmaya çalışırken kırışan alnını sıvazlayarak, raflarda, dolaplarda, masa altlarında aradığı vesikayı bulamadığında hırçınlaşıp küfürler savurarak geçirdiği günleri, geceleri görür gibiyim. Öğretmenlik yaptığı yıllarda öğrencilerini de toplayıp dolaştığı sokaklarda, hikayesini aradığı evlere, ağaçlara, izbelere her seferinde ilk kez görürcesine çocuk gibi şaşarak ve coşkuyla baktığını tahmin ediyorum. Sinan Reşad, Yusuf İsmail, Ahmet Bülent Koçu, M. Doğan gibi müstear isimleri arasından birini seçerek imzaladığı yazısını bitirdiğinde yorgun ve keyifli arkasına yaslandığını, sonra kendisini bekleyen bir rakı sofrasına çöküvermek, seyrek dişli ağzının içinde yuvarladığı kelimelerle hususiyetini anlatacağı bir İstanbul sokağından süzülerek geçmek için yerinden fırladığını muhayyilemde canlandırıyorum.

Eserlerindeki saydığım olumsuz yanları ayıklayarak bakıldığında Koçu’nun yazdıkları tarihçilerin, sosyal tarihçilerin, sosyal antropologların, kültür tarihçilerinin, sosyologların, sanatla uğraşanların temel kaynakları olabilecek metinlerdir. Bir şehrin, hatta ihtiyar dünyanın hafızasıdır o.


Funda Cantek kimdir?

Doğma büyüme Ankara'lı. Ama aslen Niğde'li. Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi'nde okurken basın sektöründe çalıştı. Mezun olunca akademisyenliğe geçiş yaptı. 1994-2010 yılları arasında Gazi Üniversitesi İletişim Fakültesi'nde, 2010 yılından, 686 No'lu KHK ile ihraç edilene kadar Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi'nde çalıştı. Kent sosyolojisi, kent tarihi, toplumsal cinsiyet, basın tarihi çalışma alanlarıdır. İletişim Fakültesi ve Kadın Çalışmaları Programı'nda lisans, yüksek lisans ve doktora dersleri verdi. Yabanlar ve Yerliler: Başkent Olma Sürecinde Ankara (İletişim Yayınları, 2003); Sanki Viran Ankara (der), (İletişim Yayınları, 2006); Cumhuriyet'in Ütopyası: Ankara (der) (Ankara Üniversitesi Yayınevi, 2011); Kenarın Kitabı (der) (İletişim Yayınları, 2014) ve İcad Edilmiş Şehir: Ankara (der) (İletişim Yayınevi, 2017) adlı kitapları, çalışma alanlarında çok sayıda makalesi, araştırması bulunmaktadır. Şehirleri keşfetmeyi, sokaklarda yürümeyi, fotoğraf çekmeyi, arşivlerde eşelenmeyi, okumayı sever. Tuna'nın annesidir.

YAZARIN DİĞER YAZILARI