Cumhuriyet tartışması

Perşembe, 13 Eylül, 2018
Cumhuriyet'in bazı okurları, bazı yazarları ve yöneticileri gazeteyi bir dava yayını olarak görüyor ve bir rota problemi algılıyor olabilirler. Ama Mustafa Kemal, İlhan Selçuk veya Uğur Mumcu'nun, gazetenin yönetimini almak için Cumhurbaşkanlığına müracaat ve yazarlarının yargılandığı davada tanık olmak konusunda izni tam olarak ne zaman ve nerede verdiği belirsiz.

Cumhuriyet gazetesinde olup bitenler, önüyle arkasıyla uzun bir zaman diliminin kavgalarını, çatışma hatlarını içine alan geniş bir tartışmanın parçası. Bu tartışma, ne çok yeni, ne de yakın bir zamanda tamamlanacak. Fakat, bu tartışmaların üzerine yerleştiği zemin, meselenin konuşulmasına hakim olan dil ve akıl yürütme biçimi, çok da dar olmayan bu çatışma zemininden daha da geniş bir dünyayı biçimliyor. Çok yükseklerde, çok büyük laflarla sürüyor gibi görünen tartışmalar, basit, küçük gerçekleri kapatan ve aslında pek de bir şey anlatmayan bir sığlığa sürükleniyor. Cumhuriyet gazetesi tartışmasının yürüme biçimi, başka tartışma alanlarına da uyarlanabilecek derin sıkıntıların, tamiri giderek zorlaşan dil ve mantık kaymasının açık işaretlerini taşıyor. Bu yüzden, tartışmaları derinleştirmeden, hatta bilinçli olarak basitleştirerek konuşmaya çalışmak daha iyi bir başlangıç noktası sağlayabilir. Öyle bir noktaya dönülebilirse de, tekrar konuşmak veya anlaşılır bir gerçek kurmak belki mümkün olabilir.

“Paranoyak olmanız, takip edilmediğiniz anlamına gelmez”. Tamam da, takip edilmiş olmanız da hastalığınızı iyileştirmez. Dünyada güç odaklarının varlığı, bunların derin ve karmaşık bir nizamı bazı komploların yardımıyla yürüttüğü doğru. Kuşkusuz Türkiye de güç merkezlerinin çeşitli operasyonlarına ve kendi bünyesindeki iktidar dengelerine bağlı mühendislik faaliyetlerine sahne olmuş ve olmaktadır. Ama olup bitenler hakkında derin ve çoğu zaman tam olarak kavranamaz gibi tarif edilen “büyük resmi görmeden” veya kaynağı ve kanıtları keyfi biçimde belirlenen bir çözümleme zincirine, kronolojiye uymadan konuşulamaması anlaşılır değil. O arka plandaki dev güç ve komplo odaklarının, kendileri dışındaki her şeyi, herkesi iradesiz, etkisiz, hatta anlamsız hale getiren belirleyiciliğine en fazla iman edenler, o odakların en amansız muhalifi olduğu iddiasındakiler. Yaygın kullanım, olup biteni konuşmaktan, bazen de açık seçik olan pozisyonların utandırıcılığından kurtulmak için “büyük resmi” bahane olarak kullanmak. Herkesin gördüğünü önemsiz bir detay gibi sunup bilinemezliğin sağladığı boşluğa sığınmak.

Memlekette düpedüz bir yanlış, saklanma gereği duyulmayan bir baskı, tarifi zor bir tutarsızlık, daha ağır nitelemelere konu olabilecek kimsenin kolay savunamayacağı işler yapılıyor, sözler söyleniyor. Sonra birileri çıkıyor, bütün bunları “iyi olmadı”, “doğru değil”, “abartılı” gibi hafifleticiler eşliğinde veya başka birileri çıkıp sadece hakaretamiz sıfatlara gömerek, “ben size asıl meseleyi anlatayım” diyor. Bu “asıl meseleyi anlatma” enerjisi, yollarda çalışan iş makinelerini seyretme hevesi kadar yerli ve milli. Bir tarafında “Ergenekon komplosu”, diğer tarafında “küresel liberal saldırı” olması fark etmiyor; kurulmuş kuvvetli bir “oyun hikayesine” yerleşen vaka, bir anda anlamından, bağlamından kopmuş garip bir siluete dönüşüyor. Pek çok olayda ya da söylenen sözde, anlatılan “büyük hikayeye” – inandırıcı kanıtları olsun veya olmasın- bakarak, “tamam o zaman” denmesi isteniyor. Ekonomik krizin küresel saldırı, Cumartesi Annelerinin güvenlik sorunu, Cumhuriyet gazetesinin kale olup olmaması, yaşananla değil “aslında” olanlarla anlatılıyor.

Bir de miras meselesi var. İsimlerden, davalardan, atalardan kalmış tereke, herhangi bir mahkemenin çözemeyeceği karışık miras iddialarına konu oluyor. Bazı insanların ilk göbek biyolojik akrabalarını bile mirasından mahrum bırakma “yetkisi” olduğunu iddia edenler çıktığı gibi, politik pozisyonların haklılığını kan bağı ile açıklama gayretleri de görülüyor. Aslında basbayağı delilik alameti sayılabilecek bu yaklaşımlar en hafifinden yakışıksız, ayıp. Politik olarak kendinizi bir ismin sizce temsil ettiğine inandığınız çizgisine yakın buluyor olabilirsiniz ama ne bu dünyadaki, ne öbür dünyadaki hiçbir mahkemede, çocuklarına hakaret ve “layık evlat olup olmadığını belirleme” yetkisi de içeren bir vasiyetle size mirasını devrettiğini kanıtlayamazsınız. Bu konudaki iddialar ayıplanacak bir kusurdur belki ama ısrar, eğer tedavi gerektiren bir meczupluk ürünü değilse doğrudan dolandırıcılık girişimi sayılabilir. Amaca giden yollarla ilgili mezhebiniz geniş olabilir ama niye sorumluluğu kendiniz almayıp cevap hakkı olmayanların hiçbir noterde kaydı bulunmayan “vasiyetine” sığınıyorsunuz?

Bütün tartışmalarda ölüsüyle, dirisiyle şahıslar çok önemli. Ve artık kimse önüne yerleştirilmiş sıfatlardan bağımsız bir anlam ve önem taşımıyor. Ayrıca hemen herkes “ötekiler” için dikkatli bir sicil memuruna dönüşmüş ama çoğunluk fişlemeyi kendisi yapmayıp hazır paketler kullanıyor. Bir laf edilecekse önce suçlayacağı kişi için uygun ve istenen tribünden destek garantisi olan bir sıfat, sonra kendisi için uygun ve iddialı bir sıfat daha bulunuyor. Sonra ne olduğunun, ne söylendiğinin pek bir önemi yok. Genellikle gerekmiyor ama bu sıfat seçimlerini biraz daha güçlendirmek ihtiyacı duyulursa, ölü veya diri birileri şahit gösteriliyor: “Bilmem kim varsa öyledir, o yoksa böyledir” gibi. Bu hal, birkaç dilden alıntılar yapan için de, toplam yüz kelime ile konuşanlar için de farklı değil. İnsanlar ve durumlar için kullanılan sıfat sayısı iki elin parmaklarını geçmediği, en popülerleri de bir iki tane olduğu için herkesin anlaştığı bir dil kurulabiliyor: “Devlet aklı”, “YAE”, “Ergenekon”, “liboş”… Koca koca insanlar “aynen” ve “yani” diyerek saatlerce konuşabilen ergenler gibi tartışıyor.

Biraz önce yüklü bir ihaleyi bağlamış, yaptığı işle oran kabul etmez maaş veya ödemeyi cebine indirmiş biri, işinden olmuş, yeni bir işe girmesi yasaklanmış, anketörlük veya düzeltmenlik yaparak evinin kirasını ödemeye çalışan bir akademisyene “satılmış” diyor. Tam olarak ne satmış olduğunu ve karşılığında ne almış olabileceğini, kendisinin bunu söylemek karşılığında istihdam edildiğinin tartışılmaz bir hakikat olduğunu düşünmüyor bile. Birileri birilerini iktidarın yolunu açmakla suçlarken, iktidarın yolunda devam etmesinin parçası olmanın günahıyla, “zaten hep böyleydi” diyenler bir zamanlar başkaymış gibi yapmış olmanın ezikliğiyle yüzleşmek istemiyor. “Hainlik”, “ahmaklık” kavramları sanki aşıyla önlenebilir bir hastalık veya özel bir bağımlılıkmış gibi muamele görüyor. Bir zamanlar iktidara yakın olmanın kanıtı olarak Cemaatle ilişki kurmaktan bahsedilirken, şimdi iktidara karşı olmak Cemaatle ilişkinin kanıtı sayılıyor. Dolaylı destek, açık destekten daha affedilmez oluyor.

Son yılların hakim tartışma dili ve akıl yürütme biçimi konusundaki acayiplikler listesi daha da uzar ama sadece bunlardan temizlenmiş bir Cumhuriyet gazetesi tartışması bile daha anlaşılır hale geliyor. Cumhuriyet’in bazı okurları, bazı yazarları ve yöneticileri gazeteyi bir dava yayını olarak görüyor ve bir rota problemi algılıyor olabilirler. Ama Mustafa Kemal, İlhan Selçuk veya Uğur Mumcu’nun, gazetenin yönetimini almak için Cumhurbaşkanlığına müracaat ve yazarlarının yargılandığı davada tanık olmak konusunda izni tam olarak ne zaman ve nerede verdiği belirsiz. Bu meselelerin iki ayrı konu olduğu iddiası ise, Cumhuriyet gazetesi davası iddianamesinde yalanlanıyor ve misyon ahlaki zaafı örtmeye yetmiyor. Tamamen yayın çizgisi değişikliği üzerine bina edilen davayı savunmayıp “iddia doğru dava yanlış” demek yaşanan pratikle, kısa hikaye de anlatılan büyük resimle uyuşmuyor. İsimler ve siciller üzerinden olanı anlamaya çalışmak ise durumu anlamaya değil, pozisyona gerekçe bulmaya yarar.


Kemal Can kimdir?

1964 yılında Düzce’de doğdu. Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’nden 1986’da mezun oldu. 1984’de Gençlik ve Toplum dergisinde yazdı. 1986-87’de Yeni Gündem dergisinde 1987-90 döneminde Nokta dergisinde, 1990 yılında Sabah gazetesinde gazetecilik yaptı. 1993’de EP (Ekonomi Politika) dergisinde 1994’de Ekonomist dergisinde çalıştı. Yine aynı yıl Express dergisini çıkartan ekipte yer aldı. 1997 – 1999 döneminde Milliyet gazetesine yazı dizileri hazırladı. 1998’de Yeni Yüzyıl gazetesinde, 1999 yılında Artı Haber dergisinde çalıştı. Birikim dergisinde yazıları yayınlandı. 1999 yılında CNNTÜRK’te çalışmaya başlayarak televizyon gazeteciliğine geçti. 2000 yılından itibaren çalışmaya başladığı NTV’de sırasıyla politika danışmanlığı, editörlük, haber koordinatörlüğü ve genel müdür yardımcılığı görevlerinde bulundu. 2013 yılından itibaren kapatılana kadar İMC TV yayın danışmanlığını yaptı. Yazdığı ve yazar ekibinde yer aldığı kitaplar: Devlet Ocak Dergah (İletişim Yayınları 1991), Türkiye’de Sivil Toplum ve Milliyetçilik (İletişim Yayınları 2001), Türkiye Savaşın Neresinde (Metis Yayınları 2001), Homopolitikus Lider Biyografilerindeki Türkiye (Aykırı Yayınları 2001), Devlet ve Kuzgun (İletişim Yayınları 2004), Yoksulluk Halleri (İletişim Yayınları 2007).

YAZARIN DİĞER YAZILARI