Adem Erkoçak
Adem Erkoçak

Milli takımı 'yeniden' sevmek

Çarşamba, 12 Eylül, 2018
Başlıktaki 'yeniden' ifadesiyle şunu kabul etmiş oluyoruz: Bir zamanlar Milli Takımı gerçekten sevdiğimiz bir dönem vardı. Pazartesi akşamı İsveç karşısında sahada mücadele eden takım da bu sevgiyi -şimdilik- hak edecek işler yaptı...

Cao Hamburger’in 2006 yapımı O Ano em Que Meus Pais Saíram de Férias (Annemler Tatilde) filmi, askeri yönetim altındaki 1970 Brezilya’sında geçer. 1970, aynı zamanda Dünya Kupası yılıdır. Filmde o dönem Brezilya’da yaşayan ve futbolu da seven sosyalistler, kupadaki Brezilya-Çekoslovakya maçı için ekran başına geçerler. Çekoslovakya’da o dönem komünist rejim iktidarda olduğu için Brezilyalı sosyalistler maçtan önce “tabii ki” faşist Brezilya yerine Çekoslovakya’yı destekleyeceklerini söylerler. Maç başlar. Çekler golü de bulur ve atılan gole Brezilyalılar da mantıklı ve sınırlı bir sevinçle tepki verir.

Ancak Brezilya’nın golleri geldikçe yoldaş Çekoslovakya’yı tutan Brezilyalılar, daha fazla kendilerini tutamaz ve coşkuyla koyverirler. Brezilya maçı 4-1 kazanır ve onlar bu galibiyeti doyasıya kutlar. Milli takım sevgisinin nasıl bir şey olduğunu özetleyen, güzel bir sahnedir bu.

En son Türkiye Milli futbol takımı ne zaman bu kadar güzeldi, diye düşündüm ben de pazartesi akşamı oynanan İsveç-Türkiye maçını izlerken. Sanırım 2002 yılındaki Milli Takım olabilir. Bunun Dünya Kupası’nda üçüncü olmakla bir ilgisi de yok üstelik. 1996’daki ilk kez Avrupa Şampiyonası’na giden takımı da 2008’deki geri dönüşlerin takımını da izledim çünkü.

Rusya maçında özellik tribünde oluşturulan garip ambiyanstan (konfetilerden tutun TFF’yi şikecilikle suçlayan pankartın açılmasına) anlaşılamamıştı bu takımın yapmak istediği. Kaçan pozisyonların ardından yükselen gergin seslenişler ve alınan mağlubiyet, sahada ne yapılmak istendiğini net olarak görmemizi engellemişti.

Ama pazartesi akşamı maçın henüz 22 dakikası geride kalmışken bir başka takımla, oyunla, mücadeleyle karşılaştığımızı anladım. 22’nci dakika diye özellikle söylüyorum, o geri dönüşle ilgisi yok çünkü bu düşüncelerimin. Takımdaki futbolcuların sahaya ilk olarak futbol oynamak üzerine çıktığı, yıllardır görmediğimiz bir oyun üstünlüğüyle mücadele etmesi ve gerçekten sağa sola bulaşmadan, kimseyle didişmeden işine bakmasıydı etkileyici olan. Sadece milliyetçi duyguları kabartmak üzere organize olmayan bir takımdı o gün sahada gördüğümüz.

Bu ne kadar devam eder, bilmiyorum. Lucescu, yazılı, görsel ve sosyal medyada kendisine yöneltilen cümlelerin seviyesine inmediği ve futbolcular da maç sonunda intikam alır gibi açıklamalara girişmediği müddetçe, yani böyle devam ettikleri sürece bu durum gelişecektir. Son maçta birkaç kez saha içinde de örneğini gördüğümüz, kendini yere atmama, yapılan faule yarattığı acıdan daha fazlası varmışçasına tepki vermeme hali korunduğu sürece geçmişin getirdiği negatif etkiler dağılır.

UEFA ULUSLAR LİGİ’NİN FAYDASI…

Milli takımı bir araya getiren, onları bu görüşle sahaya süren aklı elde tutarak söylüyorum, bu ortamın gelişmesinde UEFA’nın yeni turnuvasının da etkisi oldu. Uluslar Ligi sayesinde belli seviyeye ulaşmış Avrupa takımlarıyla otomatikman karşı karşıya gelme şansı doğdu. Angarya olarak görülen maçlar bir anlam kazandı, motivasyon kaynağı oldu. Üstelik, burada elde edilecek başarının asıl getirisini 2 yıl sonra çok daha net göreceğiz: Almanya, İtalya, İspanya, Fransa gibi ülkelerle maç yapma şansı! Bu tip büyük federasyonlarla hazırlık maçı ayarlamak o kadar da kolay değildir. Bir kere, sizinle oynamak ilk tercihleri değildir. Maç edilecek zeminin ve tribünlerin belirli koşulları karşılaması gerekir. Üstelik birkaç yıllık maç takvimleri belli olan bu federasyonlarla maç organize edecek tarih belirlemek de epey zordur. Bu federasyonların sizle maç etmesi için belli bir tazminat talebi ise bunların içindeki en kolay gerçekleştirebilecek koşuldur.

Dolayısıyla, UEFA’nın her şeyi sizin yerinize düzenlediği bu turnuva bizim gibi bir ülkeye çok fayda sağlayacaktır. Bu turnuvayı kolay yoldan Euro 2020’ye katılım şansı olarak görmemek gerek. En önemlisi burada oynayacağımız Rusya ve İsveç gibi seviye takımlar bizi Euro 2020 eleme maçlarına daha sağlıklı hazırlayacak.

UEFA için bu turnuvayı icat etmek sadece ülke federasyonlarına iyilik etmek için değil. Organizasyon her şeyden önce kendi cebini düşünüyor. Almanya, Belçika, Hollanda, Fransa, İtalya, İspanya, İngiltere gibi takımların hem de iyi kötü bir yarışma koşulunda karşılaştırma garantisi demek, bu maçların yayın haklarından elde edilecek para demek. Ama bizim gibi “futbol ülkesi” bir yerde bu maçları izleyemiyoruz, orası ayrı. Maçların yayın hakkını elde eden TRT, bir spor kanalının da bulunmasına rağmen bizleri bu maçlar yerine Ümit Özat gibi teknik direktörler ya da Ömer Üründül gibi yorumcularla baş başa bırakmayı tercih ediyor.

BAYRAK KADAR KUTSAL FORMA!

Dünyanın geri kalanından ayrıldığımız bir nokta da Milli Takım formaları. Gezegendeki her ülke, ulusal federasyon armasını formasına işlerken bizde ısrarla bu uygulama yapılmıyor. Düşünün ki Galatasaray kulüp arması yerine aslan, Fenerbahçe kanarya, Beşiktaş kartal figürü kullanıyor. Bunun nedenini kurcalandığında “biz milli formayı bayrak olarak” görüyoruz deniliyor. İyi de, Amerikan menşeili spor markasının Çin ya da Vietnam’da ürettiği bayrak niteliğinde denilen forma üzerinde firmanın logosu yer alabiliyor. Yine TFF’nin “e-shop”unda 120 TL ile 300 TL arasında değişen fiyatlarla herkesin ulaşabileceği bir şekilde satışa sunulması da cabası.

Bayrak renklerinde forma tasarlamak, formada ay-yıldızı mutlaka bulundurmak sorun değil. Sorun ay-yıldızı formanın bir yerine iliştirip bundan bir tasarım mantığı üretmek. Ay-yıldız kullanılacaksa yıllardan beri bir klasik haline gelen göğüs bantlı tasarım modernize edilebilir ve böylece uzaktan bakıldığında İtalya’yı, İngiltere’yi, İsveç’i, Brezilya’yı, Arjantin’i tanıdığımız gibi Türkiye Milli Takımını da tanıyabileceğimiz özel bir tasarımla sahaya çıkılabilir. Bu durumda TFF logosu da formada olması gerektiği yerde yerini alacaktır…

YAZARIN DİĞER YAZILARI