Ümit Akçay
Ümit Akçay
  • uakcay@gazeteduvar.com.tr

Yapısal reformlar ve Batı Balkanlar'da otoriterizmin yükselişi

Salı, 11 Eylül, 2018
Neoliberal kalkınma reçeteleri, yapısal uyum programları ile geç kapitalistleşen ülkelere yayılırken, bunun aynı zamanda demokratikleşmeyi geliştirileceği iddia ediliyor. Bunun Türkiye’deki sonuçlarını hepimiz deneyimliyoruz. Peki artan otoriterizm sadece Türkiye’ye özgü mü?

Kalkınmacı devlet tartışması, liberal kalkınma perspektifinin hakimiyeti nedeniyle epeydir gündemden düşmüştü. Liberal perspektife göre günümüz dünyasında gelişmekte olan ülkeler için kalkınma stratejisinden çok, bir yapılacaklar listesine ihtiyaç var. Yani ortada keşfedilecek bir strateji yok, içeriği yapısal reformlarca zaten doldurulmuş bir reçetenin uygulanması sorunu var.

Bilindiği gibi, yapısal reformlar, piyasanın işleyişi önündeki engellerin kaldırılmasını amaçlar. Ancak ne gariptir ki, özü itibariyle otoriter bir alan olan piyasanın topluma daha fazla hakim olmasının demokratikleşme ile el ele gidebileceği görüşü, yaygın bir inanç halinde. Bu yazıda, ilk olarak yapısal reformların dayandığı teorik çerçeveyi kısaca açıkladıktan sonra, bu sefer Batı Balkanlar özelinde piyasa reformları ile otoriterizmin yükselişi bağlantısına işaret edeceğim.

BİR YAPILACAKLAR LİSTESİ OLARAK KALKINMA

Siyasi iktidarların ellerine tutuşturulan yapılacaklar listesinin önemli bir maddesi, emek piyasalarının esnekleştirilmesidir. Bunun anlamı, çalışanların aynı işte uzun süre çalışabilmesini, hatta başladığı işten emekli olabilmesini sağlayan düzenlemelerin ortadan kaldırılmasıdır. Yani, bu yaklaşıma göre, güvencesizlik kötü değil iyi bir şeydir. Zira insanlar güvencesiz oldukça, işini kaybetme korkusu daha da artacağı için daha çok çalışmak zorunda kalacaklar, bu ise verimliliği artıracaktır.

Esnekleştirilmiş emek piyasalarının bir başka özelliği, sendikaların gücünün kırılmasıdır. Çünkü sendikalar emek arzının sunumunda katılıklar yaratmaktadır. Bu ise ücret düzeyinin oluşumunu bozmaktadır. Sendikaların gücü kırıldığında, emek arzındaki katılıklar ortadan kalkacak ve ücret belirlenmesi ‘doğal ücret’ düzeyine yaklaşacaktır.

Emek piyasalarının esnekleştirilmesi yanında, sermaye hareketlerinin esnekleştirilmesi de, liberal teknokrasinin hükümetlerin önüne koyduğu yapılacaklar listesinin başlarında gelmektedir. Sermaye hareketlerinin serbestleştirilmesi başta olmak üzere Merkez Bankası’nın bağımsızlaştırılması, listenin olmazsa olmazlarındandır. Bunlara ek olarak, ulusal sermaye birikim koşullarının mümkün olduğunca sorunsuz bir şekilde küresel birikim ile bütünleştirilmesini sağlayacak kurumsal düzenlemelerin yapılması listenin diğer maddelerini oluşturmaktadır.

Emek piyasaları esnekleştiğinde, yani sendikaların ve işçi sınıfının gücü kırıldığında; finansal piyasalar serbestleştirildiğinde yani sermayenin hareketi ve kâr transferi önündeki engeller kaldırıldığında, gelişmekte olan toplumların yaşadığı sorunlar çözülecektir. Yani, piyasaların serbestçe işleyişinin sağlanması devletin öncelikli görevidir.

Buraya kadarki kısmı sabırla okuyan okuyucu, son dönemde ‘gelişmekte olan’ olarak adlandırılan geç kapitalistleşmiş ülkelerde neoklasik iktisadın önerilerini özet bir şekilde görmüş oldu. İşte genellikle ‘bilimsel’ ya da ‘nötr’ diye sunulan, ancak her satırı ve her formülasyonu emek ile sermaye arasındaki sınıf mücadelesinin izlerini taşıyan bir teori. Bu çerçeve aynı zamanda günümüzde ana akım iktisatçıların sıklıkla dile getirdiği yapısal reformların da özünü oluşturmaktadır.

Piyasa, demokratik bir alan değildir. Bunları söylüyorum, çünkü bildiğiniz gibi ana akım siyaset bilimi piyasa ekonomisi ile demokratikleşmenin ele ele gideceğini ileri sürüyor. Yani neoliberal kalkınma reçeteleri, yapısal uyum programları ile geç kapitalistleşen ülkelere yayılırken, bunun aynı zamanda demokratikleşmeyi geliştirileceği iddia ediliyor. Bunun Türkiye’deki sonuçlarını hepimiz deneyimliyoruz. Peki artan otoriterizm sadece Türkiye’ye özgü mü?

BATI BALKANLAR’DA OTORİTERLEŞME

Önceki yazılarda, otoriter popülizmin yükselişinin Türkiye’ye özgü bir gelişme olmadığına, Hindistan ve Polonya gibi ülkelerde de benzer süreçler yaşandığına işaret etmiştim. Özellikle 2000’lerin başında hayata geçirilen piyasa reformları, özelleştirmeler, emek piyasasının esnekleştirilmesi yönündeki çabalardan oluşan piyasa otoriterizmine yönelen tepki, başka faktörlerle de birleşerek, yaklaşık on yıl sonra otoriter popülizmlerin yükselmesi olarak karşımıza çıktı.

Benzer bir sürecin Batı Balkan ülkelerinde de yaşandığını gözleyebiliriz. 2000’lerin başında bu ülkelerde de Avrupa Birliği’ne üyelik amaçlı demokratikleşme çabaları ve seçimlerle iktidar değişiminin işlerlik kazanması süreçleri yaşandı. Ancak yine benzer bir şekilde, yaklaşık on yıl sonra, basın özgürlüğünün baskı altına alındığı, bağımsız kurumların aşındığı ve devletin enformel yollarla iktidar partisi tarafından kontrol edildiği otoriter popülist yönetimlerin yükselişine şahit olduk.

Geçtiğimiz ay yayımlanan bir makalesinde Florian Bieber bu değişimi iki nedenle açıklayabileceğimizi öneriyor (1). İlki, bu ülkelerdeki kurumsal zayıflık, ikincisi de bu kurumsal zayıflıkları iktidara gelmek ve iktidarı korumak için kullanan otoriter siyasi aktörlerin varlığı. (s. 338) Ancak Bieber, “rekabetçi otoriterizm” çerçevesini kullandığı için, göreli ‘demokratikleşmeden’ otoriter popülizme geçişin dinamiklerini açıklamakta yetersiz kalıyor. Çünkü, ana akım siyaset bilimi literatürüne hakim olan ekonomik dinamikleri ihmal etme eğilimi, Bieber’in açıklamasında da mevcut.

Batı Balkan ülkeleri için 2000’li yılları tanımlayan temel özellik piyasa reformlarının hayata geçmesidir. Özelleştirme ve sanayinin milli gelir içindeki payının azalması, bölge açısından piyasa reformlarının iki uygulama olarak karşımıza çıkıyor. Özellikle Avrupa Birliği’ne üyelik kapsamında gerçekleştirilen reformların tamamı, bağımsız kurumlar olarak neoliberal teknokrasinin kurulmasına yönelik adımlar idi. Her ne kadar piyasa reformları sonucunda Avrupa piyasası ile daha fazla entegre olan bölgeye doğrudan yabancı yatırımlar gelse de, bu çalışanların gelirlerini ve yaşam kalitelerini hissedilir bir şekilde artırmaya yetmedi.

AB VE DEMOKRATİKLEŞME

2008 krizi Batı Balkan ülkeleri açısından da kritik bir dönüm noktası oldu. Piyasa reformları ile vaat edilen refah gelmedi, aksine Avro krizi pek çok ülkede milli gelirin daralmasına neden oldu. Bu ortamda özellikle milliyetçiliğin yeniden yükselişi, otoriter popülist hareketler için yeni rejimlerin harcı olarak işlev gördü.

Bir kez daha, Avrupa Birliği’ne üyelik havucu ile gerçekleştirilen piyasa reformları, otoriter popülizmin gelişmesine uygun bir zemin hazırlamış oldu. Günümüzde ise AB ile yakınlaşma gündemi, demokratikleşme ile bağlantılı olarak işlememeye başladı.

(1) Florian Bieber (2018) “Patterns of Competitive Authoritarianism in the Western Balkans”, East European Politics, 34:3, 337-354.


Ümit Akçay kimdir?

Doç. Dr. Ümit Akçay, Berlin School of Economics and Law'da (HWR Berlin) ders vermektedir. Daha önce İstanbul Bilgi Üniversitesi, ODTÜ, Atılım Üniversitesi, New York Üniversitesi ve Ordu Üniversitesi’nde çalıştı. Akçay, Finansallaşma, Borç Krizi ve Çöküş: Küresel Kapitalizmin Geleceği (Ankara: Notabene, 2016) kitabının ortak yazarı; Para, Banka, Devlet: Merkez Bankası Bağımsızlaşmasının Ekonomi Politiği (İstanbul: SAV, 2009) ile Kapitalizmi Planlamak: Türkiye’de Planlamanın ve Devlet Planlama Teşkilatının Dönüşümü (İstanbul: SAV, 2007) kitaplarının yazarıdır. Akçay, güncel olarak uluslararası siyasal iktisat, merkez bankacılığı ve finansallaşma alanlarıyla ilgilenmektedir.

YAZARIN DİĞER YAZILARI