Evrim Altuğ
Evrim Altuğ

Geleceğe demokrasi cilâsı: Arkeoloji

Pazar, 9 Eylül, 2018
Alman Arkeoloji Enstitüsü, göçmen konumundaki Suriyeli arkeologların ülkelerindeki kültürel mirası kayıt altına almak üzere iki yıldır özel bir proje yürütüyor. Biri kadın beş kişinin ScOP kod isimli burs programındaki birbirinden özgün projeleri için Münih'ten İstanbul ve Halep'e uzanan geniş bir coğrafya söz konusu iken, girişimin tanıtımı geçen hafta başında, İstanbul'da gerçekleşti.

Alman Arkeoloji Enstitüsü – DAİ (dainst.org), geçen hafta başı İstanbul Gümüşsuyu’ndaki konsolosluk binasında Başkonsolos Michael Reiffenstuel’in ev sahipliğiyle özel bir sunum gerçekleştirdi. Etkinlik, Suriye’nin en az iki senedir devam eden ve IŞİD’in insanlık mirasına yönelik kültürel tahribatı, vandalizmi ile geri dönüşsüz bir yok oluşa sahne olan iç savaşta aldığı ağır yaraların, yine göçmen durumuna düşen Suriyeli akademisyenlerin alın ve zihin terleriyle giderilmesi açısından, oldukça anlamlıydı.

Toplantıya, Enstitü Direktörü Prof. Dr. Felix Pirson, Ankara’dan Kültür ve Turizm Bakanlığı Müzeler ve Kültür Varlıkları Genel Müdür Yardımcısı Ali Rıza Altunel, Enstitü’ye bağlı ArcHerNet – Arkeolojik Kültür Mirası Ağı Koordinatörü, Stunde Null Projesi üyesi Dr. Felicia Meynersen, SoCH (Kültürel Miras İstanbul Temsilcileri) koordinatörü Diana Miznazi, DAİ İstanbul Yardımcı Direktörü Dr. Katja Piesker ve Suriyeli arkeolog, akademisyenler Hasan Ali, Mouhannad Aboudan, Yasser Dallal ve Ahmed Masri katıldı. Sunumda ayrıca, ilk erkek evlâdını dünyaya getirmenin heyecanını yaşadığı için hazır bulunamayan Bn. Lamis Kadah’ın da projesi dokunaklı bir günce – video ve elektronik sunum refakatinde kamuoyu ve akademya ile paylaşıldı.

DAİ, yaptığı kamuoyu açıklamasında SoCH kod isimli projeyi şöyle özetliyordu:

“Stewards of Cultural Heritage-SoCH burs programının amacı, nispeten uzun vadelidir ve her şeyden önce Türkiye’ye göç etmek zorunda kalan Suriyeli arkeologları kişisel olarak desteklemeyi amaçlamaktadır.

Mimar, arkeolog ve konservatörlerden oluşan beş kişilik bir Suriyeli araştırmacı grubu, master ya da doktoralarını Türkiye’deki üniversitelerde sürdürmekte ya da bağımsız araştırma programlarını yürütmektedir. Bursiyerler, bu çalışmalarıyla eş zamanlı olarak sözkonusu program dahilinde, Türk ve Alman uzmanların desteklediği bir workshop-atölye serisi ile mimari dökümantasyon ve kültürel mirası koruma gibi alanlarda görüş ve becerilerini geliştirmiştir. Bunlara ek olarak, farklı dillerde etkili iletişim kurabilmek amacıyla yine program dahilinde dil kurslarına katılmışlardır.

Programın merkezinde 2017 yazında düzenlenen arazi çalışması yer almaktadır. Güneydoğu Anadolu Bölgesi’ndeki Gaziantep ili sınırları içindeki Dülük Baba Tepesi’nde sürdürülen altı haftalık arazi çalışmasında bursiyerler, işçilerle birlikte Demir Çağı sur duvarlarında sağlamlaştırma çalışmaları yapmışlardır. Bu çalışmalar kapsamında Demir Çağı surlarının bir kısmı güvence altına alınabilmiş ve surlar ziyarete açık bir hale getirilmeye çalışılmıştır. Buna benzer uygulamalı projeler kapsamında bursiyerlere savaş sonrası Suriye’sinde restorasyon çalışmaları yürütme ve organize edebilme; edindikleri bu deneyimlerle ihtiyaç duyulursa Türkiye’de çalışabilme imkanı yaratılmaya gayret edilmiştir.

Programın en güçlü tarafı, Türkiye’deki insan ve dil çeşitliliği olmuştur. Bir avuç mimar ve arkeologla yürütülen işbirliği, her biri çok anlamlı ve önemli olan eğitim modülleri, Türkiye içindeki ve dışındaki akademisyenler arasındaki iletişim ağı gibi imkânlarla, bursiyerler, kendi perspektif ve amaçlarını geliştirmişlerdir. Kendilerine ‘hayat şekillerine ve daha önceki deneyimlerine’ göre verilen burs programı vasıtasıyla bursiyerler, korumanın temel ilkelerinden biri olan belirli durum ve sorulara özel çözümler geliştirmelerini mümkün kılacak perspektifi edinmişlerdir. Farklı alanlarda ama özellikle kültürel mirası koruma alanında kendi projelerini geliştirmişlerdir. Önceden belirlenmiş bir eğitim programı ve ortaklaşa şekillendirilen ve organize edilen atölyelerin birlikteliği bursiyerlerin araştırma projelerine, ilgi alanlarına ve kendi bağımsız gelişimlerine cevap verme fırsatı sunmuştur.”

Başkonsolos Reiffenstuel, bursu tanıttığı açılışta yaptığı konuşmada önemli veriler kaydetti. Alman Federal Cumhuriyeti Dışişleri bütçesine övgüde bulunan diplomat, beş milyon avroluk payın yüzde yirmisinin kültür, eğitim ve sanata ayrılmışlığına değinirken, 2016’da başlayan SoCH kod isimli, Kültür Mirası Temsilcileri İstanbul akademik burs projesinin, içerdiği insanî desteğin yanı sıra kriz ve savaş anında yardıma da önemli bir örnek teşkil edebileceğini ifade etti.

SoCH projesinin, yol göstericiliği adına bir nevî ‘fener kulesi’ olarak tabir edilebileceğini belirten Başkonsolos, bu proje ile anlaşmazlıklara karşın geliştirilebilecek çok uluslu işbirliğinin de önemini görmüş bulunduğumuzu ifade etti. Proje ekseninde seçilen master-doktora seviyesindeki Suriyeli arkeologların, Türkiye’deki Gaziantep Dülükbaba (veya Urfa Göbeklitepe) gibi kazı alanlarında yerinde inceleme ve gözlemde bulunduğunu belirten Reiffenstuel, DAİ’nin Lübnan ve Ürdün gibi coğrafyalarla bu türden işbirliklerini de hatırlattı.

Toplantıda mikrofonu devralan DAİ Direktörü Pirson’un tespitleri daha bariz ve arşivlik oldu. Pirson, İstanbul gibi bir kentin çekiciliği eşliğinde, Suriyeli meslektaşlarının bulunduğu durumun, DAİ’yi göreve çağırdığını söyleyerek konuşmasına başladı. “Suriye kültür mirasının asıl koruyucuları yine Suriyelilerdir ve bu durum, zorunlu göçü de engellemektedir,” diyen Pirson SoCH projesinde imzası bulunan Gareth Henkel Vakfı ve Alman Dışişleri Bakanlığı’nın desteklerini de övgüyle karşıladı. Suriye, Irak, Türkiye ve Almanya ayağı bulunan proje ekseninde Goethe Enstitüsü’nden de destek alarak bir dil eğitimi yaptıklarını belirten Pirson, hayata veda etmiş DAİ mensubu Martin Bachmann’ın ardından göreve gelen Katja Picker’le projenin başka bir safhaya taşındığını, bu sürecin kendileri için de ‘yeni, gerilimli’ olmakla birlikte çok önemli bir deneyim olduğunu kaydetti.

Alman Konsolosluğu ScOP program tanıtımı

Toplantıya Ankara’dan katılan bürokrat Altınel’in verileri de önemliydi. DAİ’nin işbirliği yaptığı arkeologların nezdinde, tüm Suriyelilerin ‘Suriye’nin geleceğini inşa eden kardeşler,’ olduğunu belirten Altınel, bugün Türkiye Cumhuriyeti sınırlarında 152 kazı alanı bulunduğunu, 11 yabancı ülke ve buralara ait eğitim kurumlarıyla çalışıldığını, bunlardan 30’u aşkınında Almanya’nın katkısının bulunduğunu kaydetti. Halihazırda Türkiye’deki Suriyeli mülteci sayısını 3 milyon 250 bin dolayında olarak açıklayan Ali Rıza Altınel, Almanya’daki mülteci sayısının da milyona eriştiğine dikkati çekti. Türkiye’deki ilk-orta-lise eğitim seviyesinde Suriyeli mülteci sayısının 700 binin üzerinde olduğunu, bunların haricinde 22 bin kişinin ise üniversite eğitimi aldığına değindi.

ScOP kod isimli Suriye Kültür Mirası projesi hakkında mikrofon başına geçen diğer isim olan Dr.Felicia Meynersen ise, süreçte ‘Altı Göz İlkesi’ne değindi. Aslen Irak da dahil olmak üzere, üç ayrı ülkenin profesyonel gözlerini buluşturan bu projenin “Kriz Arkeolojisi”ni konuşmak ve tecrübe etmek adına da ayırt ediciliğini dillendiren Meynersen, Suriyeli uzmanların eğitimlerinden de olumlu bir emsal olarak söz ederek, bu süreçte ortaya konulan önemli birikimlerden birinin, tarihi Halep altyapısının küresel veritabanına dahil edilmesi olduğunu kaydetti.

Beş Suriyeli akademisyene odaklı ScOP projesinin katılımcılarından Hasan Ali, sunumunda yerel halk ile yaptığı bire bir görüşme ve akademik ankete dayalı ‘sözlü tarih’ çalışmasını tanıtarak, Palmyra başta olmak üzere, Suriye’nin belleğinin ‘oral hafızası’nın izini en az 100 sivilin belleği nezdinde sürdüğüne değindi.

Projenin ikinci katılımcısı Mouhannad Aboudan ise, Prof. Zeynep Ahunbay’ın da katkılarıyla zenginleşen çalışmasında, Suriye’deki medrese varlığının dökümü ve altyapısını görünür kılmaya çalıştığından bahsetti. Halep’te dört farklı medrese bulunduğundan söz eden Aboudan’ın bu kataloglama çalışmasından sonra ise tanıtım sırası, bölgedeki Osmanlı kültür mirasını mimari yönde araştıran Yasser Dallal’a geçti. Bunu, çocuk kitaplarında Suriye kültür mirası üzerine pedagojik, edebî ve tarihsel bir araştırma projesi yapan Bn. Lamis Kadah’ın Berlin, Münih, İstanbul gibi kentlere taşırdığı projesi izledi.

Mouhannad Aboudan’ın Suriye-Halep medreseleri sunumu

Sunumun bu aşamasında gelen bir soru üzerine, Ali Rıza Altınel bu projelerin kitaplaşma sürecinde gerek Kültür ve Turizm, gerekse Millî Eğitim Bakanlığı olarak kaynaklarını devreye sokabileceklerini müjdelerken, Türkiye’deki Irak ve Suriye çıkışlı kültür varlıklarının da ’emanetçisi’, yeddiemini olduklarının altını çizdi.

Prof. Dr. Felix Pirson ise, SoCH ile ilgili yayınların çok dilli olarak bastırılabilirliğinin önemini vurguladı. Yürüttükleri çalışmanın ‘politik bir oyun’ olmadığını, amaçlarının tamamen bilimsel ve insanlığa yönelik olduğunu bilhassa vurgulayan Pirson, bu projenin bir tür uluslararası dostluk köprüsü ve laboratuvarı olarak da alınabileceğini kaydetti. Oturumda bir akademisyen de, projenin içerdiği zenginlik potansiyelinden ötürü, ‘Europa Nostra’ kültür ödülüne aday dahi olabileceğini belirtti. Toplantıya katılan bir diğer davetli de, edindiği izlenimi “Buradaki (kişi)lerin her biri bir umut parçası,” sözleriyle netleştirdi.

 

Son söz yerine, DAİ’nin iki yıldır yürüttüğü ve kamuoyu ile geçen hafta ilk kez paylaştığı SoCH burs çalışması, Arkeoloji biliminin, içerdiği tarihsel dönem ve mekânlar üstü, eşitlikçi, tarafsız, rasyonel duruş ile, insanlığa öğreteceği, yıkım değil ama onarım gücü yüksek çok şey olduğunu bize bir kere daha hatırlattı.

Bu açıdan bakacak (ve iğneyi kendimize batıracak) olursak, uygarlıkların uğrak noktası Türkiye’nin de, ezelden beri ‘Demokrasi’ üzerinde oturduğunu, ancak tarihinde kimi iktidarların ne yazık ki ‘senin tarihin benimkinden önemli ve öncelikli’ mantığı ile, sürekli ‘formatlayıcı’, kendinden önceki ve dahi sonrakini dışlayıcı, hatta ne ironik ki bir biçimde IŞİD’in tahripkâr kanaatine çarpan sözde tarih ‘vizyonu’ ile, bu çok kıymetli fırsatı, geçmişte siyasî krizlere dönüştürmeyi her nasılsa becerdiğini, söyleyebiliriz…

Bu açıdan Türkiye’de, ne mutlu ki 11 – Avrupa ağırlıklı – ülke, 150’nin üzerinde kazı alanında yaptığı çok sesli akademik araştırma ile, bu kadim topraklardaki çok kültürlü, çok dinli, çok sesli, çok dilli tarihin kıymetini bilerek ter döküyor ve yine bu topraklara iade ediyorsa, bilin ki bu, müzelere, ama oradan da hepimizin gündelik hakikatine, demokrasiyi, çok kültürlülük ve çok sesliliği her fırsatta yeniden armağan etmek istediklerindendir.
Bu insanlar buraya geçmişi yağmalamaya değil, geleceği umutla ‘cilâya’ geliyor.

Bu yüzden belki de Türkiye’nin arkeolojiye her zamankinden daha çok ihtiyacı var: Halep oradaysa, arşın burada.

Bilgi: dainst.org

YAZARIN DİĞER YAZILARI