Zehra Çelenk
Zehra Çelenk
  • zcelenk@gazeteduvar.com.tr

Taht ve baht meseleleri

Çarşamba, 5 Eylül, 2018
“Aşkın düğünü, kendisidir.” Üç kafesli tahtlar, tefourlar, tekfurlar, türlü Bizans oyunları, çağcıl savrulmalar, birbirini koklayıp çöpe atmalar, başkalarına göstermekten yaşayamamalar arasında hiç unutmamak gerek bunu.

Son yıllarda hayatımıza giren son derece egzotik bir meyve var: mertfırat. Taze ya da olgunlaşmış halde tüketilebiliyor, beş petalli çiçekleri etsi, mumlu ve güzel kokulu, yenilebilir baharatlı çiçekleri de karabiber tad… Papayanın yetişme koşullarından uyarladığım bu kısmı ‘biz yapınca cinsiyetçilik siz yapınca…’ noktasına gelmeden bitireyim, neyse.

Mert Fırat’ın kendisinden değil, mertfırat imgesinden bahsediyorum. Böyle küçük harfli ama güçlü, derli toplu bir karizma izlenimi veriyor. Oldukça geniş bir kadın kitlesine hitap ediyor. Yetişkin entelektüel kadınlarla Z kuşağı kızlarını ve muhtemelen evde fasulye ayıklayan ‘Ayşe Teyze’yi, nostalji kuşağı kontenjanından olsun, aynı potada birleştiriyor. Eski aktörlere özgü bir oturmasını kalkmasını bilme özelliği var. Alfa gibi, değil gibi. Tipik maço ya da kasıntı değil en azından. Dişlerini sık sık görebiliyoruz. Gülümsüyor, konuşuyor, insan. Issız değil. Her an üst düzey beyaz yakalılığa evrilebilecek tarzda bir asi eda. Ama giydir boğazlı kazağı, saçları azıcık karıştır, devrimciyi de oynar bak.

Ünlü oyuncularda, star kumaşına sahip kişilerde ortak özellik bu: Ulaşılabilirlikle ulaşılamazlık arasındaki ince çizgide durmak. Laubali olmayan samimiyet. Tehditkar olmayan sertlik. Ezik olmayan yumuşaklık. Şu olmayan o, bu olmayan bu. Hepimizin ruhundaki bir noktaya denk geliyor imgeleri, bu kocaman, cazip kırmızı balonun içini gönlümüzce doldurabiliyoruz.

İmgesi böyle. Olmasını arzu ettiğimiz kişiyle olduğu kişi arasında uçurumlar varmış gibi de durmuyor ama. Ünlü bir oyuncu için olabildiğince muhalif paylaşımlarda bulunuyor. Lafını pek sakınmıyor. (“Üçlü priz” yapıştırması hafızalarda taze!) Güçlü kadınlardan hoşlandığını söylediği çeşitli beyanları var. Var da var.

İşte böyle böyle hepimizi avucunun içine az çok almışken, adam gitti kınaya ‘tefour’la gelen kız aldı! Bunu beklemiyorduk bak. “Evleniyorsa Allah sahibine bağışlasın, kına falan hadi bir derece, hepimizin başından geçmiş şeyler de tefour ne ayol?” dedirtti.

‘Tefour’, dört kişinin taşıdığı taht oluyormuş. (Four kısmı dörtten demek. ‘Te’ de ‘tee nereden nereye’ heralde.) Son dönem kına çılgınlığının gözde aksesuarlarındanmış. Bir Fas geleneğiymiş.

‘Ailemizin çekicisi’, Mert Fırat’ın tahta beraber oturacağı kişi, sosyetik bir güzelmiş, İdil Fırat. Biliyorsunuz aynı isimde çok hoş, Avrupai, sempatik bir kadın oyuncumuz var. Evlenecek iki kişinin soyadının aynı olması da sık rastlanmayan bir durum. Ünlü çiftlerin adlarını birleştirmek moda ya, bu örnekte bu çok kolay: Merdil Fırat.

Mert-İdil Fırat…

İdil Fırat zengin bir ailenin kızı, yurt dışında, son derece iyi okullarda eğitim görmüş. Yaygın mutsuzluk ortamında son kalp bükücümüz Mert Fırat’ı kapmasının gözlerden kalp fışkırtacak hâli yok. Yani kim ve ne olsa birtakım homurdanmalar yaşanacaktı.

Yurtdışlarda okuduğu halde tefourla taşınmayı sevmesi dışında gelin hakkında fazla bir şey de bilmiyoruz. Belki çok matrak bir tiptir. Yaşça, fizikçe, müzikçe uygun görünüyorlar. “Bu kız mıııağğ” dedirtecek bir durum yok yani. Ayrıca bize ne zaten. Adam kızı, kız adamı, ikisi birbirini, beraber ve solo kapmışlar, tamam. Bu şaşaalı kapma olayını sade bir törenle kapatıp evin görünmez yerlerine nazar boncuğu, kapıya kurşun kalıbı döktürmek yerine “ohh, kıskananlar çatlasın” tarzı bir giriş yapmış gibi görünüyor olaya ama kızımız da.

Bu taht meselesi “nerede ne okursan oku burası Ortadoğu güzelim, içindeki alaturka dilberi caart diye döker ortaya böyle” tadında tartışıldı genel olarak. Tabii bana da abartılı geldi de, bu arada biraz araştırınca kına işinin eğitimli kesimde son birkaç yılda ne fantastik seviyelere savrulduğunu öğrendim. Melis Güvenç’e ait bu yazısında hayli ayrıntılı anlatılıyor. Ekstralar, tarifeler falan var, şöyle:

 

Kuğu model taht 750 TL/ Osmanlı Sedir Kına Tahtı 950 TL/ Gelin otağ ve Osmanlı model taht 1000 TL/ Salıncak kına tahtı 1000/ 3’lü kafes taht modeli 1250 TL/ Karşılama Masası 500 TL/ Dansöz 850 TL/Zenne 850 TL/ Fasıl ekibi 4 kişi 1600 TL

Nikah, düğün ağına girdiğin anda gelenek göreneklerde olan olmayan ne varsa mümkün olan en kitsch şekilde yaşayacaksan o kadar mürekkep yalamanın, dirsek çürütmenin ne manası var diye bir düşünüyor insan, evet. Yalnız işin başka boyutları da var. Bu noktada kendi deneyimimden örnek vereyim.

Şu ana dek bir kez boşandım, pardon bir kez evlendim yani. Her şey oldukça hızlı gelişmişti. Hız katkılı romantizmle aileleri olaya adapte etme kombininin etkisiyle, aklımca ‘kısa ve acısız’ şiarıyla hareket etmiştim. Hepi topu iki-üç ay içinde insan hangi geleneğe ne kadar adapte olabilirdi ki?
Öyle değil dostlar, öyle değil o işler. Nikah-düğün sektörü mafya gibi, girdin mi çıkamıyorsun. Bir gün Proust okurken ertesi gün bakıyorsun kafanda bir postişe takılmış gül, bir kına gecesinin ortasındasın. Bunlar yaşandı. Annem ki oldukça anlayışlı bir kadındır, “evleniyorum,” deyince “kızım bari bir kına yapalım biz de” isteğini kıramadım. Kına konsepti de işte bu tür bir paketle geliyor. Zaten orijinalim kızıl değil, siyah beyaz. Evdeki malzemelerle alaturka bir cazibeye geçiş yapmam an meselesi. Sonunda aynaya bir baktım, karşımda genç Türkan Şoray, Carmen, Güllü karışımı bir şey. (Gülü çıkardım canım, o kadar da değil.)

Her şey iyi başlamıştı aslında. Bir mağazanın önünden geçerken giyebileceğim tek gelinliği, dünyanın en zarif, sade, beyaz, tülsü şeyini görmüş, 35 dakika sonra da satın almıştım. Gelinliğimi kendim aldım, evet. Sonra kız isteme, kına mına olayları derken işler hafiften çığırından çıktı işte. 600-700 kişilik davetlinin katıldığı bir düğünde gelinle damadı aşağıda buluşturan dahiyane dizaynlı 55 basamaklı bir labirentten inerken buldum kendimi. Uzayan fotoğraf çekimi esnasında geleneklerimize daha rahat uyum sağlamak için bir- iki dublecik viski içtiğimden aşağı inerken bir minik çakırkeyflik de vardı, duvağıma basıp dünya evine yuvarlanarak girmediğime şükür. Bu kadar valla, başka bir aşırılık yok. Nikah cüzdanını havalarda sallamış da değilim. Tefour, kafes, otağ falan yoktu. Ama sonuç olarak küçüklüğümden beri gelinlik hayali bile kurmamışken mumlu, fırfırlı, allı pullu bir düğün içinde bulmuşluğum var benim de kendimi. Neyse en azından eğlenceliydi.

Ama bir daha olsa bir daha yapmam sanırım. Düğün canavarına para ve enerji kaptırmaksızın sevdiklerime nikah haberini pat diye verip soğuk duş etkisi yaratırım belki. Öyle de güzel olur, eminim.

Özetle, hiçbirimiz gelenek, görenekten de, zamanın ruhuna özgü aşırılıklardan da muaf değiliz. Hatta belki tersi bir durum da var, konsepte ne kadar uzaksan içine girdiğinde kendini turist gibi hissedip eğleneyim derken yakayı kaptırma ihtimalin o kadar artıyor. Son dönem beyaz yakalı kına çılgınlığında ya da burada olan da bunun hayli uç bir versiyonu sanırım.

Kadın için evliliğin sürekli olarak bir başarı gibi empoze edildiği bir toplumda yaşıyoruz. İnsan da yapısına bağlı olarak bu oyuna türlü yer ve düzeylerde eklemleniyor. Hamama giren, azbuçuk tefourlanıyor özetle.

Bir de milyonlarca kadının arzu nesnesi bir adamla evlenmek girince işin içine, gelinin içine bir bridezilla kaçmış da olabilir, bilemiyorum. Beni tekil olarak bu düğünden çok, yukarıda saydığım hafifletici sebeplerin de hafifletemez hale geldiği, yaygınlaşan kına çılgınlığının vardığı nokta ilgilendirdi. Üçlü kafes taht nedir ay? Görece eğitimli bir kesimin bile tahta, otağa, kafese bu kadar meraklı olması “o kadar oyu kim verdi” sorusunu biraz manasız kılıyor. Desenler aynı işte. İktidar, statü, gösteriş seviliyor bizde. Saray menüsüyle epey dalga geçilirken daha önce yememiş kaç kişi de pazarda ejder meyvesi avına çıkmıştır bugünlerde, Allah bilir.

 

Küçük İskender’in güzel dizelerinden bir ufak uyarlamayla, ‘o kadar çok kovalıyoruz ki hayat içerisinde kendimizi, mecali kalmıyor hayatların başka hayatları yakalamaya.’ İlişkileri korumanın çok zor olduğu, kimsenin pek ne istemediğini bilmeden her şeylere saldırdığı, göstermekten yaşanmaya fırsat bulunamayan hayatlarda her şey olması gerekenden aşırı, kaba, tiz bir noktaya sürükleniyor. Yoksa işin içine bir parça oyun boyutunun girmesinin bir sakıncası yok. Ama oyun-eğlenceyle yersiz gösteriş arasındaki çizginin düğünden itibaren aşırı derecede açılması, sanki mutluluk için pek iyi bir formül değil.

Bir okurumun hatırlatmasıyla geçenlerde yeniden aklıma düşen bir sözle bitireyim bu yazıyı. Adalet Ağaoğlu’nun, “Bir Düğün Gecesi”nden: “Aşkın düğünü, kendisidir.” Üç kafesli tahtlar, tefourlar, tekfurlar, türlü Bizans oyunları, çağcıl savrulmalar, birbirini koklayıp çöpe atmalar, başkalarına göstermekten yaşayamamalar arasında hiç unutmamak gerek bunu.


Zehra Çelenk kimdir?

Senarist ve yazar. Şiirleri erken yaşlarda Türk Dili, Yeni İnsan, Mavi Derinlik, Broy gibi dergilerde yayımlandı. Üniversitede okurken çeşitli dizilerin yazım ekiplerinde yer aldı. Dizi yazarlığının yanı sıra reklam metinleri, müzik videoları, tanıtım filmleri kaleme aldı. Senaryo seminerleri verdi. Lisans ve yüksek lisansını tamamladığı Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi Radyo-Televizyon, Sinema Bölümü'nde 2007-2014 yılları arasında Televizyon Yazarlığı dersini verdi. 2007- 2008'de TRT 1'de yayınlanan Yeni Evli adlı 175 bölümlük günlük komedi dizisinin proje tasarımını, başyazarlığını ve süpervizörlüğünü yaptı. 2011'de, öykü ve senaryosunu yazdığı Hayata Beş Kala adlı dizinin yapımcılığını üstlendi. Seyyahların İzinde ve Anadolu'da Zaman gibi TV belgesellerinde de yapımcı olarak görev aldı. Öykü ve senaryosunu yazdığı, 2014'te Fox TV'de yayınlanan Ruhumun Aynası adlı dizisi, 2015'te Artemis'ten aynı adla yayımlanan ilk romanına ilham oldu. Türkiye'de bir diziden romana uyarlanan ilk eserdir. İstanbul'da yaşıyor, TV- sinema işleri ve edebiyatla uğraşıyor.

YAZARIN DİĞER YAZILARI