Ülkü Doğanay
Ülkü Doğanay

Masal

Pazartesi, 3 Eylül, 2018
Bu ülke, yıllar yılı hor görülen, mağdur edilen bu seçmen nihayet mutlu sona kavuşabilecekti…. Yani, bütün bunların gerçekleşmesine ramak kalmıştı.

Her şey çok güzel olacaktı. 10 Ekim’de Ankara’da barış isteyenlerin bir araya geldiği mitingin kana bulanmasının hemen ardından yapılan 1 Kasım seçimlerinde oyunuzu istikrar, huzur ve güvenlikten yana verirseniz artık bombalar patlamayacak, analar ağlamayacak, akan kan duracaktı. 7 Haziran’da oy oranı yüzde 40,9 olan AKP bu seçimde oyunu  yüzde 49,5’e çıkardı. Ne var ki ne akan kan durdu, ne de memlekete huzur geldi. Olmadı. Olamadı. Çünkü memleket bir yönetilemezlik krizi içerisindeydi. Yürütme iki başlıydı. Bir başında cumhurbaşkanı, öbür başında cumhurbaşkanının sözünden çıkmayan başbakan vardı. Oysa şanlı tarihimizin de gösterdiği gibi, dört tarafı düşmanlar ve de fesatlarla çevrili bu ülkeye lazım gelen sarayda oturan güçlü, sağlam iradenin her şeye tek başına karar verebildiği bir yönetimdi. Bunun yolu ise 100 yılı aşkın geçmişine rağmen bu memleketin üzerine oturmadığı iddia edilen parlamenterizmin yıkılması, yerine eşi benzeri pek bulunmayan hibrid bir başkanlık sistemini getirmekti. Böylelikle 16 Nisan’daki anayasa değişikliği referandumu her şeyin çaresi olacak, tüm dertlerimizle birlikte ülkemizin üzerinde oynanan oyunlar da son bulabilecekti. Hatta referandumda evet’in galip gelmesiyle demokrasimiz daha da güçlenecek, küsler barışacak, OHAL devam etse de OHAL’le işi olmayan “normal” vatandaşa bir zeval gelmeyecekti. Bizi çekemeyen dış mihrakların ülkemiz üzerinde oynadığı türlü oyun da bu yolla bertaraf edilmiş olacaktı.

Referandumda “Evet”  yüzde 51,2 ile kazandı. Yine olmadı. Bu sefer dış mihraklar ve işbirlikçisi fesatlar bu cennet ülke üzerindeki kirli emellerini yerine getirmek için ülke ekonomisine operasyon çekmeyi akıllarına koydular. Neyse ki sağlam irade ve işbirlikçi partinin lideri devreye girdi de, alınan erken seçim kararıyla bu oyunu bozdular. Yani, aslında bozacaklardı. Her şey seçmenin 24 Haziran’daki çifte seçimde oyunu iktidar partisine ve onun cumhurbaşkanı adayına (ya da tam tersine cumhurbaşkanı ve onun iktidar partisi adayı mı demeliyiz?) vermesine bakıyordu. Seçimde “vakit Türkiye vakti” galip gelirse, her şey çok güzel olacak, hem dolar hem de faiz aynı anda düşecek, OHAL kalkacak, memlekete demokrasi ve özgürlük gelecek, Türkiye kazanacak, zaten OHAL’den bir şikâyeti olmayan normal vatandaşın hayatı daha da normalleşecekti.

Öyle de oldu. Yani hem cumhurbaşkanı hem de onun iktidar partisi adayı seçimde galip geldi. Ana muhalefet partisinin seçim gecesi ortadan kaybolan, milyonların ümit bağladığı cumhurbaşkanı adayının tabiriyle “adam kazandı”. Nihayet sağlam irade, güçlü Türkiye ve ileri demokrasi şahlanabilecek, Zümrüd-ü Anka kanatlarını yeniden açabilecekti. Bu ülke, yıllar yılı hor görülen, mağdur edilen bu seçmen nihayet mutlu sona kavuşabilecekti…. Yani bütün bunların gerçekleşmesine ramak kalmıştı. Ama ne oldu? Yine aynı hayın planlarla devreye giren dış mihraklar ve işbirlikçileri, fesatlar, kıskançlar ve kem gözlüler, döviz lobileri, faiz lobileri, bu ülkeyi, bu halkı, bu lideri çekemeyenler…

Neyse ki, yeni rejimde fiilen sadece ve sadece kendilerini atayan cumhurbaşkanına karşı sorumluluğu bulunan dört kıymetli bakan, 4. REG (reform eylem grubu) toplantısında bir araya gelerek yaptıkları açıklamalarla duruma el koydular. Öyle ki, Demirören grubunun ilk ganimetlerinden olan Milliyet gazetesi, toplantıyı “Türkiye düğmeye bastı: Dört bakan tek tek açıkladı” manşetiyle verdi. Üç yıl ara verdikten sonra REG’in böyle ansızın toplanması, kuşkusuz ABD ile gerilen ilişkiler karşısında bir yandan Rusya ile ikircikli bağlarını güçlendirmeye çalışan Türkiye’nin, bir yandan da batı bloğunda AB’ye yeniden yaklaşarak karşı karşıya bulunduğu dış politika ve ekonomi risklerini azaltma çabasının bir sonucuydu. Toplantının ardından ilk açıklamayı Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu yaptı. AB ile vize serbestisi için gereken 7 kriterin bir tanesinin yerine getirildiği ve geriye 6 kriterin kaldığı müjdesiyle başladı sözlerine. Konuşmasının devamında somut bir gelişmeden ya da yapılacak reformlardan bahsetmeden şu sözcükleri telaffuz etti: “Adalet, özgürlük, temel haklar, Avrupa insan hakları sözleşmesi, daha az bürokrasi, daha etkin karar alma, terörle mücadelemiz, daha hızlı adımlar, vize serbestisi, gümrük birliği”. Bu sözcükleri kulağa hoş gelen kurallı cümleler içine yerleştirmeyi siz değerli okurlarıma bırakıyorum. “Özgürlüklere önem veriyoruz”, ya da “Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi iyidir” gibi cümleler olabilir bunlar. Sayın Bakan, bu iyi dileklerin ardından AB’den talebini de açıkça dile getirdi: “Çabalarımızın karşılığını görmek istiyoruz; önümüze siyasi engellerin çıkarılmasını istemiyoruz.” İkinci sözü alan Adalet Bakanı Abdülhamit Gül de benzer cümlelerle ama somut bir vaatte bulunmaksızın “daha güçlü demokrasi, daha güçlü özgürlük, daha güçlü hukuk sistemi”nden, ileride yapılacak ancak içeriğinin ne olduğu açıklanmayan yargı reformundan ve güncellenecek insan hakları eylem planından söz etti. Üçüncü sırada konuşan Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak, sorunun “ABD tarafından ekonomimize tamamen siyasi saiklerle yapılan saldırılardan kaynaklandığı”nı kendine has üslubuyla tane tane telaffuz ettiği sözcüklerle ortaya koyduktan sonra, Almanya ve Fransa’nın olumlu, sağduyulu açıklamalarının ardından AB ile daha yoğun ilişkiler içinde olunacağını belirtti. İçişleri Bakanı Süleyman Soylu ise Türkiye’nin AB ile yapılan göçmen anlaşmasının koşullarını titizlikle yerine getirdiğinden söz etti. Bir İçişleri Bakanı olarak tıpkı Hazine ve Maliye bakanı gibi demokrasi, insan hakları vb konular (yani AB’nin vize serbestisi için ileri sürdüğü ve bugüne kadar yerine getirilmeyen 6 kriter ile ilgili meseleler) onun ilgi alanına da girmiyor olmalıydı ki bunlara hiç değinme gereği duymadı…

Bu dört kıymetli bakanın ABD’ye karşı AB ile yakınlaşma yoluyla krizi bertaraf etme yönündeki olağanüstü çabalarına rağmen ekonomimizi ve istikrarımızı hedef alan dış mihrak ve ABD odaklı operasyonlar son bulmayıp dolar bir kez daha 7 TL’ye yaklaşınca, neyse ki Sayın Cumhurbaşkanımız duruma yeniden el koyarak hem kamuoyunu teskin eden, hem de düşmanlara korku salan bir açıklamada bulundu da, kimse uyanmadan bu masal böyle sürüp gitti: Bu da geçer ya hu!


Ülkü Doğanay kimdir?

Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi mezunu. ODTÜ’te siyaset bilimi alanında yüksek lisans ve Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde yine aynı alanda doktora yaptı. Doktora çalışmaları sırasında bir yıl süreyle Paris II Üniversitesi Fransız Basın Enstitüsü’nde bulundu. Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi Halkla İlişkiler Bölümü'nde öğretim üyesi iken kamuoyunda “barış bildirisi” olarak bilinen “Bu Suça Ortak Olmayacağız” başlıklı bildiriyi imzalaması nedeniyle 686 sayılı KHK ile ihraç edildi. 'Demokratik Usuller Üzerine Yeniden Düşünmek' isimli kitabının yanı sıra Eser Köker’le birlikte kaleme aldığı 'Irkçı Değilim Ama…Yazılı Basında Irkçı-Ayrımcı Söylemler' ve Halise Karaaslan Şanlı ve İnan Özdemir Taştan’la birlikte kaleme aldığı 'Seçimlik Demokrasi' isimli kitapları yayınlandı. Ayrıca siyasal iletişim, demokrasi kuramları, ırkçı ve ayrımcı söylemler konularında uluslararası ve ulusal dergi ve kitaplarda çok sayıda makalesi basıldı. İmge Kitabevi Yayınları’nda editörlük yaptığı beş yıl boyunca çok sayıda kitabın editörlüğünü üstlendi ve Türkçeye kazandırılmasına katkıda bulundu. Ülkü Çadırcı adıyla yayınladığı çocuk kitapları ve Gökhan Tok’la birlikte kaleme aldığı 'Teneke Kaplı İvan' isimli bir çocuk romanı da bulunmakta.

YAZARIN DİĞER YAZILARI