Aydın Selcen
Aydın Selcen

Al Idlip'i ver Tel Rifat'ı

Pazar, 2 Eylül, 2018
Bıkkınlık, yarım milyondan fazla insanın hayatını yitirdiği, nüfusun yarısının içeride, yarısının dışarıda sürgün olduğu, üstelik günün sonunda “diktatörün” işbaşında kaldığı Suriye dosyası için belki etik olmayan bir duygu. Ne var ki, bıkkınlık Suriye konusunda küresel ve bölgesel oyuncuların da güncel yaklaşımını doğru yansıtıyor. İstenen Suriye dosyasının kapanıp, arşiv raflarına kalkması.

Başlığı okudunuz. Yahut “almazsan S-400’ü, kalamazsın Idlip’te” bir başka başlık olurdu. Olurdu ama tatsız olurdu. Diplomasi tatsız meslek. Aynı konuda önceki yazılarımdan birinin başlığı daha geneldi, belki anımsarsınız: “Putin’le geleni, Putin yolcular.” Acaba o aşamaya geldik mi? “Noktasında” moda terim malum, bugünlerde.

Hani değerli bir iktisat hocamız artık viral olan çözüm önerisini “ben olsam ne yapardım biliyor musunuz?” diye kendi sorup, yine kendi “şak…” diye yanıtlıyor ya, benimki biraz o hesap. Ama aslında bu köşeyi düzenli okuyanlar, kendi içinde tutarlı biçimde baştan beri asıl yapılması gerekenin hem Suriye Demokratik Meclisi (SDM) hatta doğrudan PYD üzerinden Kürtlerle, hem Şam ile doğrudan diplomasi olduğunu savladığımı bileceklerdir.

ArtıTV’de her Çarşamba akşamı canlı yayınlanan Dünya ve Biz’in son programında konuğum olan Prof. Dr. Serhat Güvenç “biz ne kadar zamandır konuşuyoruz Suriye’yi?” diye retorik bir soru sorduğunda, diğer konuğum Soli Özel “2011’den beri” diye içgüdüsel olarak tamamlamıştı sözünü. Dikkatli izleyici sanırım her üçümüzde de belirli bir bıkkınlık sezmiştir.

Bıkkınlık, yarım milyondan fazla insanın hayatını yitirdiği, nüfusun yarısının içeride, yarısının dışarıda sürgün olduğu, üstelik günün sonunda “diktatörün” işbaşında kaldığı Suriye dosyası için belki etik olmayan bir duygu. Ne var ki, bıkkınlık Suriye konusunda küresel ve bölgesel oyuncuların da güncel yaklaşımını doğru yansıtıyor. İstenen Suriye dosyasının kapanıp, arşiv raflarına kalkması.

Aynı programda yine Prof. Dr. Güvenç, “Türkiye S-400 alımından bu aşamada vazgeçerse, sonucuna Idlip’te katlanmak zorunda kalabilir” ikazında bulunuyordu. Bu öyle bir diplomatik yumak ki, hükümetin yahut başkanın bize pazarlamaya çalıştığı gibi su geçirmez bölmelerden oluşmuyor. Elimizdeki bileşik kaplar. İran yaptırımları, F-35, S-400’ler, Idlip, Kürt meselesi, ekonomik kriz, Halkbank’a ceza, yeni dava, RF ile, Almanya ile, ABD ile “ikili” sanılan ilişkiler her biri diğerine bir yerinden dokunuyor.

Siz çıkıp 700 haftadır süren eylemlerinin neredeyse tamamını kendi döneminizde yapmış Cumartesi Anneleri’ni durduk yerde ağlatın, sonra yan yana dizilip AB reformlarına güzelleme yapın. Sizin kasa tamtakır, gidin kabadayı dış siyaset güdün. Moskova’da ayrı, Tahran’da ayrı, Vaşington’da ayrı, Brüksel’de ayrı saz çalıp, çaldığınız oyun havalarına tüm dünya avuçlarını patlatarak eşlik etsin diye bekleyin. Kusura bakmayın, “hepimizi üzerler Kamil…”

Mühendisler bizim gibi laf ebelerini küçümser: “İşin matematiği…” diye girerler kendilerinden emin ve müstehzi edayla söze. Nitekim Soğuk Savaş’ta büyük stratejistler de çıkmıştır matematikçilerden. Psikiyatrinin felsefeye mi, nörolojiye mi yakın bir bilim olacağı gibi bir tartışma alanı hariciye. Her ikisi de belki. “Ruh hastalıkları, özünde beyin hastalıkları mıdır” sorusunun yanıtını aramak gibi. “İşin matematiğini” oturtmak zor.

Hangi hatayı hangi bağlamda, hangi olayların kesişim noktasında, hangi arka plan önünde yaptığınız denli, gücünüzün ne olduğunu bilmek, gücünüzün ne olduğunu doğru ölçebilmek ve güçlü yanlarınız denli zafiyetlerinizin ayırdında olmanız da hayati. Bir yerdeki yanılgı, çorap söküğü gibi bir bozgunu tetikleyebilir. Atatürk’ün Ortadoğu’da uyguladığı gibi bazen zamanlı bir geri çekilme de, o günkü bozgundan daha ileri bir zamanda büyük zafer çıkarabilir.

Asker kafasıyla diplomasi olmayacağı savaşın dış siyasetin uzantısı olmasından belli değil midir? Meseleyi daraltıp çatık kaşla “efendim askeri konulardır” diyerek, Menbiç’ten kaç YPG’li nereden nereye çekildi sorusuna indirgerseniz, bir de bakarsınız koca yumak bir ucunda ABD, diğerinde Rusya, öbür tarafında ekonominiz, beri tarafında demokrasiniz çözülmüş gidiyor.

Di Lampedusa, “Il Gattopardo” romanının kahramanına “bizler parslar ve aslanlardık, yerimizi çakallar ve sırtlanlar alacak; ve tüm bunlar, parslar, çakallar ve koyunlar, kendilerinin haklı ve kalıcı olduklarına inanmaya devam edecekler” dedirtir*. Bizler ise kendi mahallemizde sokakta atışırsak “felsefe yapma lan!” deriz. Hariciyede onun karşılığı “icat çıkarma kardeşim, biz işimizi yapalım” uyarısıdır. İşten anlaşılan da posta-telgraf memurluğu ile zabıt katipliğinden ibarettir maalesef.

*“Noi fummo i Gattopardi, i Leoni; chi ci sostituirà saranno gli sciacalletti, le iene; e tutti quanti, gattopardi, sciacalli e pecore, continueremo a crederci il sale della terra.” Sondaki “yerin tuzu”, “pirüpak” diye de çevrilebilir. Ben anlamı biraz bükmeyi yeğledim.


Aydın Selcen kimdir?

1969 İstanbul doğumlu ve Saint Joseph Lisesi ile Marmara Üniversitesi İngilizce Uluslararası İlişkiler Bölümü mezunudur. 1992-2013 arasında Dışişleri Bakanlığı'nda meslek memuru olarak çeşitli görevlerde bulundu. Son olarak 2010-13 tarihleri arasında Erbil Başkonsolosluğu görevinde bulundu. Merkeze döndüğü gün "memuriyetten istifa etti." Genel Energy petrol şirketinde bir buçuk yıl siyasi danışmanlık yaptı. 2015'den beri bağımsız olarak özellikle Irak ve Suriye konularında yazıyor. Galatasaray kongre üyesidir. Alaz adında bir kızı var.

YAZARIN DİĞER YAZILARI