El Turco 11: Pablo...

Çarşamba, 29 Ağustos, 2018
Buenos Aires... İkinci Dünya Savaşı'nın hemen sonrası... İspanyol devrimcileri, Naziler, Patagonya'nın anarşistleri, Peron, iktidar, para, Tango, aşk ve kim olduğu bilinmeyen gizemli bir adam: El Turco! Bir labirent öykü. Bir Metin Yeğin polisiyesi...

.

Bir bar masası vardı barikatta, kalın diye sırtını düşmana çevirdiğimiz. Sırtını dayadı ona. Cayırtılar koptu havada. Gündüz olsa da mermi alevleri parladı. Herkes dondu kaldı, Stephan, koca bedeni ve koca elleriyle sarkıp Lu’yu sağ kolundan tuttu. Öyle duruyordu Lu. Onu sanki bir kelebek gibi çabuk, kolay ve hafif çekip barikatın arkasına attı. Mermiler yakalayamadı Lu’yu. Stephan, devrimin koca umudu, mahir işçisi İrlandalı ise yakalandı ölüme. Galiba onunla öldü bütün umutlarımız. Lu sağ kolunu bir daha hiç kullanmadı. Biz hiç konuşmadık bunları o gece. Üstlerine gözyaşları düşen kimlikler sahte, kendileri gerçekti.

LU

Dulcania ile ne paylaşıyorsunuz, dedim. Sevişme sonrası yatıp tavana bakma zamanlarıydı. Hain oluyor bu gibi zamanlarda biraz insan. Kendi yarasına bıçak sokuyor sonra çok acı vereceğini bile bile. O da bunu yapıyor, ölü sağ elimi avucunda tutuyordu. Meslektaşız, dedi avucunda kaç yıl önce ölmüş bir el. Dönüp yüzüne baktım belki bir şaka ifadesi yakalamak için. “Hırsız mısın” dedim. “Mülkiyet hırsızlıktır” dedi. Tekrar tavana çevirdim başımı. Emperyal otelin işlemeli tavanı altında iki çıplak bedenin ve biraz önce onları da birbirlerine vermiş, iki çıplak için garip bir ağırlıktı mülkiyet. Proudhon, dedim bu sözün sahibi ondan çaldın bunu da. “O da çalmıştır ama başkalarına dağıttığı için sayılmaz” dedi. Hiçbir şey demeden giyinmeye başladık. Sevişmenin izlerini örtmek belki de bu. Robin Hood musun, dedim. “Yok” dedi “hırsızım ben ama en iyilerinden ve çok iyi bir yalancı”. “Alçak, bencil, dut kurusu, at sineği, köpek tersi, pire ısırığı” dedim ve galiba bir sürü şey daha. Elbiselerimin yarısını giyebilmiştim, ölü bir kol en çok giyinirken zor oluyor. Elbiselerin giyilmemiş tarafıyla aşağı sarkıyordu, sallanıyordu. O sarıldı, vazgeçip yaralarımıza tuz basmaktan. “Belki de dünyayı değiştiremiyorum mülkiyetin yerini değiştiriyorum” dedi. Gülümsedi. Gülünce bu adam dünya duruyor ve öpüşmeden duramıyor insan…

POLİS ŞEFİ

Her şeyi biliyordum tabii. Bütün hepsinin otele toplandığını, Şilili aşçıyı, iki yamağı, Yugoslav’ın düzenleyeceği yatırım ortaklık gecesinde bir milyon peso toplanacağını, bunun iki yüz bininin sürpriz olarak kiliseye bağışlanacağını, Doktor Hessler’in, yani taze İsviçreli, eski Alman toplama kampı komutanın muhtemel elmaslarıyla otelin kral dairesinde kaldığını, Sovyet elçisinin Peron’u sevdiğini, bütün herkesin nedense o El Turco denen adamı sevdiğini, her şeyi biliyordum. Polis şefiydim ben çünkü. Hatta benim yardımcım Pepe’nin bakana doğrudan çalıştığını da biliyordum. Bu bildiklerim arasından seçtiklerimi bakan Jimanez’e söylüyordum. Bazılarını yardımcıya fısıldayıp ona söylemesini sağlıyordum. Aslında önce anarşistlerin toptan oteli havaya uçurmaya karar verdiklerini düşündüm. Fena gelmedi bu fikir bana. Bakan Jimanez, Hessler, paraları yüzünden bana yukarıdan bakan zengin sürüsü, benim yardımcı şu salak Pepe, benim iri bir köpekten başka bir şey olmadığımı düşünen kaliteli orospular, hepsinin toptan yok olacağı görkemli bir patlamanın hoşuma gideceğini düşündüm. Hatta karımı sık sık oteldeki davetlere gönderip onu da kurtulduklarım listesine eklemek istedim. Gitsin diye Hessler’in beni sevdiği, çok sevdiği için verdiği elmasları boynuna taktırdım. O kadar şaşırdı ki karım, bu kadar yıldan sonra yüzünde bir gülümseme gördüm gibi oldu. Elmaslardan bu kadar kolay vazgeçtiğimi düşünmeyin. Daha fazlasını garantiye aldığım için iyice dibe batabilsin diye karımın boynuna bağladığım iki küçük elmas parçasıydı onlar. Taze betonla denize atılan mafya kurbanları gibi.

Hiç umursamadım çünkü elimde yüzlerce elmas kadar kıymetli bir fotoğraf vardı. Doktor Hessler’in toplama kampında, bilim aşkına henüz öldürmeden yaptığı bir organ nakli deneyi fotoğrafıydı bu. Üstüne yer yer kan sıçramış beyaz önlüklü doktor Hessler’i tanımak hiç de zor değildi ama fotoğrafı değerli kılan, karaciğeri çıkartılan kişinin, -sanırım karaciğeri çok da seçilmiyor, belki böbreği de olabilir- bir Katolik rahip olmasıydı. Fotoğrafı bana getiren Alman söyledi bana bunu. O gömmüştü rahibi. Geri kalanını demek daha doğru. Bu yüzden Hessler’le anlaşmamız kolay oldu. Ne kadar elmasınız olursa olsun, bir Katolik rahibi kesip biçen ve canlıyken kesip biçen birisinin, Arjantin’de barınabilmesi zordu. Hemen durumu kavradı Hessler ve zaten Jimanez’den sıkılmıştı. Bütün elmaslarıyla, -sanıyorum ki hepsi- beraber otelin sağ köşesindeki bağımsız girişi olan daireye taşındı. Bir de kasası vardı odanın, büyük ve sağlam. Anahtarları Hessler’deydi tabii ki. Mülkiyete saygılıyımdır her zaman, hiç komünist olmadım ama elmasları da kendi başına alıp gidemezdi. Tam kapısının dibindeki kulübede üç polis otelin güvenliğini almak için sürekli duruyordu. Tesadüftü bu tabii ki.

Biraz düşününce onların oteli havaya uçurmayacaklarını anladım. Çok vicdanlı oluyor bozguncular. Bu kadar çok kişinin ölmesini istemezlerdi ama iktidar dediğin ise vicdanı sırtında taşımaz, ağır gelir. Saf mülkiyetten, çok vergiden, top, tüfek ve resmi kaprislerden yapılır devlet. Bu vicdan kaybettiriyordu onlara zaten. Planları muhtemelen Jimanez’e yönelikti. Şilili Patagonya’da olanların öcünü alacaktı. Ben de hemen ardından yakalayacaktım ve bu başarımdan sonra, herhalde içişleri bakanı olacaktım. Benim için yemek hazırlıyorlardı o otelde biliyordum, polis şefiydim ben. Şimdilik…

AŞÇI

Hiçbir zaman oteli havaya uçuracağımızı düşünmedim. Otelin mutfağında çok mutluydum. Bu kadar yıl sonra ailesine kavuşmuş gibi. İnce dilim soğanlar, kalın ve çok yumuşak bonfile dilimi, şaraba yatırılmış ıstakoz ve hızla kesebilen çok keskin bıçaklar… Özlenen koca bir aile. En fazla da keskin bir bıçağı özlemişim galiba. Cezaevinde bıçak yerine, kenarları iyice ezilmiş teneke ile patatesleri kesmemiz aklıma geliyordu hep. Sonra elimdeki bıçak, hızla eti kaburgadan ayırıyordu hiç duraksamadan, tereddütsüz…

Bakan Jimanez çok seviyormuş yaptığım yemekleri. Patagonya katili. Öldürmekten yapılmış bir adam bu ve öldürmeye devam ediyor hâlâ. El Turco ise tam tersi. Hayatla uğraşıyor o. Bu yüzden hiçbir zaman oteli havaya uçuracağımızı düşünmedim. Koca bir ziyafet hazırlıyorduk Yugoslav’ın yatırım ortaklığı gecesine ve bu mutfağı nasıl havaya uçurabilir bir insan…

FLORANCE

Tabii ki, dedi hemen El Turco. Çek bile yazmadı 10 bin peso verdi hemen. “Kusura bakmayın yanımda çok taşımıyorum” dedi. “Etraf hırsızlarla dolu sevgili Markiz” dedi. Otelin kalabalık yemek salonuna baktı bunu söylerken; Buenos Aires sosyetesi, Bakan Jimanez, Nazi, Pedro’ya, herkese…

Yatırım ortaklığı gecesi fikrini de o söyledi zaten. Seviştikten hemen sonra. Fransızcası bizim Markiden daha iyi gibi geliyordu bana, eski kocam. Belki de sevişmeden sonra, her şey böyle geliyor insana. Bunu benim fikrim olarak söyledim Pedro’ya. Bayıldı buna Pedro. Kiliseye sürpriz olarak 200 bin peso bağışlayalım dediğimde aynı coşkuyla karşılamadı ama. Halbuki bu da El Turco’nun fikriydi.

DEVAM EDECEK…

YAZARIN DİĞER YAZILARI