El Turco 10: Polis şefi

Salı, 28 Ağustos, 2018
Buenos Aires... İkinci Dünya Savaşı'nın hemen sonrası... İspanyol devrimcileri, Naziler, Patagonya'nın anarşistleri, Peron, iktidar, para, Tango, aşk ve kim olduğu bilinmeyen gizemli bir adam: El Turco! Bir labirent öykü. Bir Metin Yeğin polisiyesi...

Bu yüzden mutlaka yavaş işlemelidir bu süreç. Yoksa bu şeflikte kalabilmemin de bir manası yok. Bir de Alman’ın, pardon İsviçrelinin birkaç isim ve fotoğrafla birlikte gönderdiği Yugoslav’ın hisse senetleri var. Alman’ın dediğine göre kendisi bu çok kârlı yatırıma dahil olmuş ve yatırımın güvenliği için de bir kısmını da benle paylaşmak istemiş. Seviyim seni! Bir Nazi’den hisse senedi buketi alıyorsunuz ve sizi sevdiğine ikna etmek istiyor. Ne kadar inandırıcı olabilir bu? Gaz odasının kapısında çıplak olarak görmek isterdi beni ya da kapağı açılmış fırından yükselen alevlere sürüklenen bir ceset olarak. Toplama kamplarından bir şekilde kurtulmuş insanların o kadar çok öyküsünü dinledim ki. Fakat bu öyküler şimdi bana para kazandırabilir. Bu taze İsviçreliyi tanıyan birilerini bulmam demek, yeni bir elmas madeni bulmam demektir…

Yugoslav’ın hisseleri şu anda hiçbir işe yaramayan kağıt parçaları. Üstünde at resimleriyle yarım kalmış bir hipodromun, gazinonun, otelin ortaklığı, belki de borcu bu. Çok sevmem kumarı. Elimden çıkartmaya bakacağım bir an önce ama ben küçük de olsa parlayan şeylere daha tutkunum. Bir zarafet görüntüsü onlar. Bu yüzden daha geçen hafta üç kadına küçük elmas parçaları hediye eden El Turco denen adam da çok ilgi çekiyor. Hırsız kız Dulcania’yı, salak yardımcıyı peşlerine taktım. Bir yerden tanıyorum ama bir türlü çıkartamadım ya da her yerde rastlanabilen bir alt sınıf insanı. Bilmiyorum. Önce şu Alman, taze İsviçreli kimmiş onu bulalım…

ŞEF YARDIMCISI-PEPE

İsviçrelinin kağıtlarını götürmem için verdiğinde Bakan Jimanez “Şefe dikkat et” diye hemen uyardı. Şef kağıtları hazırlayıp vermek yerine, bazı Almanları çağırttığında bu yüzden durumu bakana ilettim. Bakan Jimanez aynı gün emniyet binasındaydı. Hiç tesadüf gibi de yapmadı. Bunun manası “ben her şeyi bilirim”di. Şef Almanları bulmak için o kadar gürültü koparmıştı ki ben pek aklına gelmiyordum. Çağırdıklarımız huzursuzdular. Sınır dışı edilebileceklerini düşünüyorlardı. İhbarcı yapmıştık onları ama devlete hiç güvenmezlerdi. Yani iyi tanıyorlardı devleti. Zaten ne kadar içindeysen, o kadar iyi tanırsın. Onların da ikisi zaten gelmemişti. İsviçrelinin fotoğraflarına baktılar. Yüzlerinde soru vardı. Ne demeleri gerektiğini bize soruyor gibiydiler. İki eski Nazi’ydi bu Almanlar. Aslında tanısalar bile söylerler miydi kuşkulu. İkisi hiç tanımıyorum dedi. Birisi bir yerden hatırlıyorum. Bakan ve şef koridorun kenarındaki odadan dinliyorlardı. Şef durmadan saatine bakıyordu. Bakan masanın üzerinden İsviçrelinin bütün kağıtlarını aldı.

“Eksik bir mühür filan var mı” diye sordu. “Yok” dedi şef yine saatine baktı. “Güzel saat” dedi bakan. Rahatsız oldu şef. Bu sefer saati kolunun yenine sokmaya çalıştı sanki. Garip ama üzüldüm haline. Kendi makamında eziyordu onu bakan ve bir İsviçreli! uğruna.

“Tahviller” dedi bakan. “Evet efendim” dedi şef. Biraz soru da vardı bunda, nesini soruyorsun gibi. “Size de verildi değil mi ? Yani siz de ortaksınız artık değil mi? İyi bir yatırım”.

Üstünde at resimli olan tahvillerden bahsediyordu. İkinci çekmecedeydi biliyorum. Bana döndü.

“Siz de aldınız mı Roberto?” diye sordu. Herhalde, henüz şef saymadan aldığım beş yapraktan bahsetmiyordu.

“Hayır efendim” dedim. Şefe döndü “Roberto’ya da verin şef, ortaklık payından”. “Tabii” dedi şef. O kadar kızmıştı ki iki defa saatine baktı sonra yenin içine itti saati.

Çantasını açtı bakan. Evrakları koymadan önce bir tomar hisse senedi çıkardı. Üstündeki atlar masaya rahvan atladı sanki.

-Alın şef bir kısmını da Roberto’ya verin.

Yüzü güldü şefin tahvil tomarını görünce. Her şeyin tomarında yüzü gülerdi. Bir kısmını avuçladı. Sonra birazını elinden bıraktı gerisini bana uzattı.

“Güzel bir yatırım” dedi bakan. “Hepimizin…”

Elimde duruyordu, ruletin üzerinde koşan at baskılı tahviller. Şefin yüzü baskıdaki ata benziyordu şimdi. Mürekkebi akmış gibi bir surattı. Aklı İsviçrelinin kaçan evraklarındaydı muhtemelen. Tam çıkarken döndü bakan. Küçük bir keseyi şefe attı.

-Neredeyse unutuyordum. Bu da Senyör Hessler’den size. Memleketten küçük bir şey dedi, ne olduğunu bilmiyorum.

Havada uçtu küçük kese ve içindeki elmas. Tabii ki görünmüyordu ama herkes biliyordu. Henüz havadayken yüzü değişti şefin. Tahvildeki at görüntüsünden rulet masasına benzedi.

Katil suratlı şoför, tam bakanın ardından kapıyı kapatmıştı ki yeniden açıldı kapı, bakan uzandı içeri:

-Şu El Turco kimin nesi hâlâ bulamadınız mı?

FERNANDO

Lu El Turco’ya aşık. Onu iyi tanırım. Aşık olunca gözleri daha da parlar. Yıldız yutmuş gibi olur gözleri. Duruti’ye aşıkken de böyleydi ve Stephan’a da. Ondan hiç bahsetmiyoruz artık. Sanki o hiç olmamış gibi davranıyoruz ve Lu’nun kolu hiçbir zaman sağlam değilmiş gibi. Sadece Lu ile değil Pablo ile de konuşmuyoruz. Mayınlı arazilerimiz var bizim de. Savaş eğer bedenleri öldüremezse, parçalarını öldürüyor. Anılar bölümünü bombalıyor, ağır silahlarla tarıyor yaşadıklarını, uzun ve keskin kılıçlarla kesikler atıyor hakikate. Kansız bir geçmiş gibi kalıyor insanın aklında her şey. Kıpkırmızı ama kansız ve sanki böyledir, hep böyle olmuştur hissi uyandırıyor. Savaşanlar, insanlığın kendini korumak için her şeyi sıradanlaştırmasının esiri oluyorlar. Hiç kan görmeye alışmamış insan, teni o renk diye kabul ediyor. Parçalanmış bir damar, kurşun yemiş bir yürek, bir şarapnelle birlikte uçmuş bir gülüş, hepsi, sanki bu havada böyle olur zaten gibi oluyor.

El Turco sordu geçen gün Lu’nun koluna ne oldu diye. Dışarıdan sapasağlam görünüyor dedi. Bir şey demedim önce. Bir endişe vardı gözlerinde; aslında çok belli etmez ne hissettiğini. Bazen çok dost hissettiklerinin yanında ve bazen çok dost hissettiklerine ilişkin olur bu. Bu yüzden biraz cevap vermeye kalkıştım. Bizim gibi, dedim. Dışarıdan canlı gibi görünüyoruz içimiz ölü dolu. Söylemeyecek misin, dedi. Yok dedim. Lu söylemezse söylemem. Bana da mı, dedi. Bu sırada Şilili için yeni evrakları veriyordum polis şefi onaylasın diye. Nasıl yapıyordu bilmiyordum ve sormuyordum zaten. Büyücü olduğuna inanıyordum çok uzun zamandır. Birisine baktığında onu ikna etmediği olmazdı neredeyse. Evet sana da, dedim. Lu anlatmazsa olmaz…

Endişe bir kez daha geldi gitti gözüne. Çantasını açtı, iki harika şarap çıkardı. Rafta koyacak bir şeyler aradı. İki cam kap buldu. “‘İnsan bari iki kadeh çalar otelden, sen nasıl mülkiyet karşıtısın!” dedi. Elinde kadeh gibi durdular ama marmelat kabıydı ikisi de biliyorum. Boş. Her şey böyle olurdu onun elinde. Bir cezaevi müdürünü, benim onun kardeşimi olduğuna ve birilerini ziyarete geldiğimize ikna etmişti. Müdür “tamam” dedi. Bize eşlik edip dışarılara kadar çıkardı. Hâlâ üstüm mahkum kokuyordu halbuki. Özgürlüğün olmadığı yerler kokusudur bu. Buğulanmış balık gibi bir koku, diktatör zamanı mahalle arası, bürokrat sinmiş vergi dairesi, kapısı açılmamış arşiv gibi. Elindeki kimliği de görmedim ama zaten müdür de görmüyor gibiydi. Çok para yedirdi diye düşündüm, tesadüfen idamdan kurtulmuş birisini kaçırmak epey tutardı herhalde. Pek paradan da anlamam ama normalde Franco kurşuna dizerdi müdürü böyle bir şey ortaya çıkarsa.

Kadeh tokuşturduk pardon kavanoz. Gözünde endişeyi görünce, durup dururken “yok anlatmayacağım” dedim.

“Peki” dedi…

PABLO

Stephan’dan söz etti Fernando. Uzun zaman sonra ilk defa. Bir yandan yeni kimlikler hazırlıyorduk. Kendimize, Şilililere, birkaç daha bilmediğim insana. Cevap vermemeye çalıştım. Birkaç kez elime sahte mühürleri alıp geri bıraktım. Halbuki bunlara ihtiyaç yoktu mühürsüz veriyordum, mühürlü geliyordu nasıl oluyorsa. El Turco ayarlamıştı sanırım, gerçek olarak mühürlenip geri geliyordu. Yine de mühürlerin tam olmadığını düşünüyordum ama “gerçek” demişti Fernando. Boşuna zahmetti aslında, gerçekten daha iyi yapıyordum ben. Sonra Stephan dedim sadece. Her şeyi bırakıp oturduk. Birbirimize bakmamak için şarap içmeye başladık. Nasıl olsa boldu şarap, otelden geliyordu nasıl olsa. Şililer getiriyordu. Aşçı dışında ikisi de orada işe girmişti. Bazen Fernando getiriyordu. Ev şaraptan ve yemekten geçilmiyordu. Pek yemek bırakmıyordum tabii ki. Ziyan olmasın. Hiç konuşmadan birer bardağı bitirdik. Konuşmadık ama o günü düşünüyorduk. Barcelona’dan Madrid’e gelmiştik. Franco’nun, Hitler Almanya’sının ve Mussolini İtalya’sının faşist orduları karşısında teker teker düşüyordu şehirler. Yalnız bırakılmanın, terk edilmenin ve yönetmek tutkusunun her gün tükettiği coşku, faşistlerin gelişmiş savaş makineleri karşısında tutunamıyordu. Haklı ya da kahraman olmak kazanmaya yetmiyordu. Biz “No Pasaran- Geçemeyecekler” diyorduk ama artık Barcelona’yı geri alma umudunu kaybetmiştik galiba ama birimiz dışında; Stephan. O dev İrlandalı bırak Barcelona’yı geri almayı devrimin Dublin’e sıçrayacağına emindi. Burada kalmıyordu sınırsız coşkusu. Sonra üzerinde güneş batmayan imparatorluğu çöpe atacağız, her şey işçilerin olacak yoldaş, diyordu. Bu sırada üç kırık mavzerden, iki sağlam mavzer yapıyordu. Bombaların patlamamış taraflarından mayınlar icat ediyordu ve patates kabuklarından ekmek. Koca elleri dehşetli, maharetli, mahir, bir el için garip ama masum, bir dokuma mekiği kadar kalın ve ilmik atar gibi ince ve içinde her şeyin, bir yağmur gibi küçük kaldığı elleri aklıma geldi. Sonra birer şişe daha şarap çektik önümüze. “Kimse şarap konusunda eleştiremez bizi” dedi Fernando. Güldük gözyaşlarımızı saklamak için. Duruti için yoldaşları demişti bir toplantı da. “Neden Duruti herkes gibi şarap içmiyor, maden suyu içiyor?” diye. Barcelona’da Gaudi’nin devrimden sonra aş evi yaptığımız binasındaydık. Mahcup söz aldı İspanya anarşisinin lideri: ‘Midem rahatsız yoldaşlar, içemiyorum şarap” dedi. Bunu hatırladık güldük ama ne çare. Koca bir hüzün, Stephan’ın elleri kadar koca bir hüzün, karnımızdan boğazımıza saplandı.

Lu devrimin haşarı kızı barikatın ötesine atladı. Duruti’nin ölümünden sonra yaşamayı oynuyordu sanki. Her zaman sınırlarda oynardı zaten ya da yaşamaktı bu. Bir Alman mitralyözünün, toprakta çiçekler çizdiği mermileri arasında yürüyordu. Dans ediyordu daha doğrusu, ölümün üstünde. O kadar güzeldi ki Lu, mitralyözün başındaki faşist, belki İspanyol, belki Faslı, Alman ya da İtalyan ama faşist olan kıyamıyordu ona, belki de mitralyöz bir makine mekaniğine aykırı kurşunlarını değdirmiyordu. Elinde şenlikli bir fitil alevi görene kadar kimse vurulacağına inanmıyordu. Havada uçarken bombayı, fitilinden ve şenlikli alevinden tanıdım. Ben yapmıştım bir gece önce, Lu uyurken bir barikat arkasında. Bomba patlayınca faşist silahlar, patlamadan geride kalanlar, korku ve hınçla taradılar ölüm dansçısını. Barikata kadar geldi Lu ama yüksek yapmıştık barikatı. Bu yüzden birbirimizi kutlamıştık, bir şişe şarap kırmak istemiştik sanki denize indirilen bir gemiyi kutlar gibi barikatın üstünde. Yine de kırmıştık boş da olsa şişe ve tırmanamadı Lu. Hatta hemen vazgeçti. Oturdu bile barikatın önünde.

DEVAM EDECEK…

YAZARIN DİĞER YAZILARI