Evrim Altuğ
Evrim Altuğ

Aklı havada, gözü yerde sözcükler

Pazar, 26 Ağustos, 2018
SALT'ın dört yıl önce İstanbul ve Ankara'da sergileyip, Sezin Romi ve Duygu Demir editörlüğünde kitaplaştırdığı İsmail Saray projesi 'İngiltere'den Sevgilerle', Türkiye'deki geri dönüşsüz beyin göçü nedeniyle kültür sanat figürleri ile emeğinin yurt içi ve dışında maruz kaldığı düşündürücü akıbet adına, sonuçlarıyla da ele alınması gereken bir vaka.

Nicedir değinmek istediğim bir kişi-kitap var. Vasıf Kortun’un ardından Meriç Öner ve ekibinin devraldığı ve Beyoğlu mekânını yeniden hizmete açan SALT’ın, Duygu Demir ve Sezin Romi editörlüğü ve Garanti Kültür A.Ş. etiketiyle yayımladığı, İsmail Saray kitabı. Kitap, Saray’ın, Elio Montanari objektifinde 2014 güzü tarihli ‘İngiltere’den Sevgilerle’ sergisi vesilesi ile SALT Galata’ya sebat ve ısrarla kurduğu ‘Sisal Floor/Sisal Zemin’ yerleştirmesine dair siyah beyaz yatay kompozisyon ile açılıyor.

Okay Karadayılar’ın işlevsel, mütevazı ancak centilmen tasarımıyla var olan kitabın giriş ve çıkış bölümleri ise, siyah ve kırmızı renkler ve beyaz noktalar refakatinde, sanatsal, kavramsal bir müdahaleye zemin hazırlamış. İşin o kısmını kitabı edinenlerin zevki, merakı ve ilgisine bırakacağım. Metinleri Begüm Akkoyunlu, Duygu Demir, Antony Hudek. Sezin Romi ve Yusuf Taktak’a ait olan çalışmaya, British Council ve MIT Press’in yanı sıra, araştırma sürecindeki katkıları sebebiyle Bülent Erkmen, Handan Börüteçene, Osman Dinç, Banu Cennetoğlu ve Mustafa Altıntaş gibi isimler de değer katmışlar.

Romi ve Demir, Cemil Batur Gökçeer’in de sergiden kitaba erişen sürece dair taze kareleriyle zenginleşen kitaplarının önsözünde, niçin böyle bir çalışmaya giriştiklerini doyurucu bir şekilde aktarıyor. Sözgelimi kitabın, “Sanat tarihi anlatımı’ndan çıkmak üzere olan bir figürü, tekrar o tarihe iade etmek amacını taşıyan kapsamlı bir araştırma ve arşivleme projesinin üçüncü ve son ayağı” olduğunu söylüyorlar. Bir tür soruna, sorumluluk refleksi bu. Unutulana, bilerek unutturulana yönelik vicdanî bir ret.Türkiye’de sanat tarihi anlatımından, hangi ölçü veya ölçüsüzlükler vesilesiyle nasıl çıkılıp, çıkılmadığı konusunda burada bir parantez açarak, Ceren Özpınar’ın Tarih Vakfı Yurt Yayınları’ndan çıkan, akademik ve karşılaştırmalı şemalarla güçlendirilmiş ‘Türkiye’de Sanat Tarihi Yazımı: 1970-2010’ isimli çalışmasını bilhassa öneriyorum.

‘Elçi’,1972/2014, İsmail Saray Kitabı, SALT yayını, detay görüntüsü

Sezin Romi ve Duygu Demir, İsmail Saray kitabı ve kişiliğini emeklerinin odağına yerleştirerek, Türkiye’de şu sıralarda giderek ve hazin biçimde olağanlaşan ‘beyin göçü’nün vakalarından birinin, Türkiye kültür ve sanat hafızasında nasıl yer edebileceği konusunda bir ara toplam elde etmeye girişiyorlar.

İsmail Saray’ın ömrü, birtakım sınır içi ve dışı kentler, onların sosyo-politik kimlikleri ve sanatçı üzerinde şekillendirici kültürel vasıfları üzerinden kendini peyderpey biçimlendiriyor. Hayatını, halen yaşadığı İngiltere’deki eşi ve yazar-editör ikilinin tabiriyle ‘işbirlikçisi’ Jeni Boswell-Jones ile beraber sürdüren Saray, Köy Enstitüleri’ne attığı imzayla bilinen Cumhuriyet aydını İsmail Hakkı Tonguç’un kurucusu olduğu Ankara Gazi Eğitim Enstitüsü mezunu. Bu açıdan bakacak olursak, ‘Türkiye sanat tarihi anlatısı’nın dışladığı, bilerek veya bilmeyerek her nedense anımsamadığı Saray, aslî ve öz olarak Cumhuriyet’in ‘birey’ ürettiği, belki de en organik, sivil toplum mekanizmalarından birinin ‘ürünü’, meyvesi. Sanatçı, tarihi bir dönüm noktası sayılabilecek olan 1968’de edindiği devlet bursu ile Londra’ya gidiyor. 1969-70 yılında Saint Martin’s School of Art’ta heykel dalında yüksek lisans derecesi aldıktan sonra, ülkesi Türkiye’ye dönerek bir zorunlu hizmet gereğince, Samsun’a atanıyor. ‘Taşra’daki bu süreç Saray’ın verimliliğini zerre kadar zedelemiyor. Aksine sanatçı, buradan İstanbul’daki ‘Yeni Eğilimler’ ve ‘Sanat olarak betik’ ile, 1977 Paris Bienali gibi organizasyonlara iş gönderiyor. Bunlardan biri de, bir ‘sanatçı kitabı’ projesi. Halihazırdaki ‘kâğıt krizi’nde de ibretlik diyebileceğimiz, Tersten Leonardo da Vinci imzalı, 1976 tarihli, posta sanatını da (mail art) çağrıştırır bu iş – eylem – kitapçıkta, mevcut resim ve heykel yarışmaları ile sergilerine katılımdaki ‘rekabetçi’ ve uyumsuz ölçütler ile bunlara uymayanlar, anonim bir yaklaşımla, posta yoluyla tersten deşifre ediliyor ve İsmail Saray, kariyeri boyunca da sanat eğitimini üreten – ve tüketen – koşulları üretim ve yorumunda önemli bir sorunsal olarak tutmaya özen gösteriyor.

İsmail Saray sergisi, SALT Ulus, Fotoğraf: Cemil Batur Gökçeer, İsmail Saray kitabı, s.77

 

Yörük çadırlarından ilhamla ürettiği dışavurumcu, lekeci tuvali ‘Kara Konut’ ile 1968 Ankara’sında, 29’ncu Devlet Resim ve Heykel Sergisi’ne katılarak, bu eseriyle İstanbul Resim ve Heykel Müzesi’nin koleksiyonuna dahil olan ve bir bakıma, hayatı boyunca direndiği hiyerarşik, ataerkil ve rekabetçi ‘Akademi’ zihniyetinin ‘Pantheon’una, olabilecek en samimi, sempatik hamle ile girmeyi başaran Saray’ın tecrübelerinin, bugünkü Türkiye’de birçok aydın, sanatçı ve akademisyenin maruz kaldığı, etrafımdan giderek sıkça duymaya başladığım ve tanıklık ettiğim pozisyon ile benzerliği, kendisini Romi ve (yine ne ironiktir ki halen yurt dışında akademik olarak çalışan ve yaşayan) Demir’in şu tespitinde gösteriyor:

“Saray, 1960’ların sonunda Türkiye’deki sanat öğrenciliği dönemini hoşgörülü bir ortamda geçirmiş ve eğitimi için yeterli devlet desteğinden faydalanmıştı. Ancak, İngiltere’den döndükten sonra sanat pratiğinin odağı, 1980 Eylül’ünde gerçekleşecek askerî darbeden hemen önceki yıllarda ülkenin akademik ve sanat ortamlarında artan muhafazakârlık ve siyasî tedirginliğe tepkiye yöneldi, bu yaklaşım kariyeri boyunca devam etti. Bürokratik engellerin de kışkırtmasıyla, Türkiye’deki üretimi giderek muhalif bir nitelik kazandı. Sanatçının eleştirelliği, dönemin kurumsal ve toplumsal meseleleri tarafından belirlendiği kadar, bunlara bir başkaldırı biçimini de alıyordu. Bir eğitim enstitüsü mezunu, yani Güzel Sanatlar Akademisi’nin hakim olduğu İstanbul merkezli sanat dünyasına yabancı, uzak bir şehirde mecburî hizmetini yapan bir sanatçı olarak Saray, konumunun hem tanınma, hem de sergileme fırsatlarını sınırlandırdığının farkındaydı.”

Samsun, Kütahya, Ankara, İstanbul, Paris ve Antalya ile Londra gibi kentlerle varlığını, anlatısını biçimlendiren, kavramsal sanat ve eylemci tavır adına doğru zamanda, doğru refleksleri gösteren biri olmuş, İsmail Saray. Bir savaş karşıtı ve eğitimde, sosyal adalette eşitlik savaşçısı olarak onun sergisi ve kitabına tam da bugünlerde yeniden bakmamız gerekiyor. Sanatçı, dokuz yıl boyunca ise Boswell – Jones ile daha sonra bir STK haline gelecek And Sanat ve Sanat Eğitimi Dergisi’ni yayınlıyor. Sanatçının yapıtları ve anlatı biçiminde, ilerleyen zaman içinde kâğıt da giderek daha birincil rol üstleniyor.

Sanatçı, 1975 British Airways Sanat Ödülü kazandığı ‘Eros’ isimli eserinin önünde

 

Tekrar pahasına, bir vaka olarak bugünle ibretlik benzerliğini vurgulamak adına yineleyeceksek, Romi ve Demir’e göre “Bu kitap, Saray’ın sanat üretimini 1960’lı yılların ortalarından bir öğretmen yetiştirme enstitüsündeki mütevazı başlangıcından, İngiltere’deki öğrenci hareketinin içinde şekillenmiş köklü bir kavramsalcılığa dönüşümüne, Türkiye’nin siyasî istikrarsızlığı içindeki sanatçı yaşamının tekinsizliği ve bürokratik zulüm etrafında sivrilmesine, Saray’ın kendi kendine uyguladığı Londra’daki sürgün yıllarında malzemeden koparak ağırlıklı olarak kâğıt üzeri bir üretime geçişine ve sanatçının pratiğinin sonraki yıllarında yerel aktivizme dönüşerek sanat nesnesinin arka plana çekilmesine kadar geçen süreci izliyor.”

Bunları geveliyorum, çünkü yayıncıların krizde olduğu, yani kâğıt bulsa bile üzerine yasalar müsaade ettiğince ne basacakları konusunda çok ağır ve görünür-görünmez baskı altında var olmaya çalıştığı şu dönemde, bir detay daha hepsini düşünmeme sebebiyet veriyor: 2014’teki, şu sırada kapanan (!) SALT Ulus Ankara’ya da taşınan İsmail Saray sergisine, daha önceki birçok SALT etkinliğinde olduğu üzere, British Council destek vermişti. Bilindiği gibi çağdaş Türkiye sanatı ve kültürüne katkıda bulunan birçok isim de, Fransa, Almanya, İngiltere, Hollanda, İsveç ve ABD gibi belli başlı ülkelerin kültürel organizasyonları aracılığıyla Türkiye’nin belli başlı kültür sanat kurumlarıyla girişilen ortak türlü etkinliklerde yıllardır boy gösteriyor, ya da alınıp verilmiş türlü referanslarla sivil toplumun da desteğini arkalarına alarak yurt dışında üretimde bulunuyor.

Bu bir ihtiyaç, bir tıkanıklığın belirtisi. Sanatçılar, yazar, akademisyen ve aydınlar, ifade özgürlükleri ve emeklerinin maddi manevî karşılığını, günümüz Türkiye kültür ve sanat politikası ile, bunun ekonomik refahından edinemiyor. Bu mealdeki bir yazı ve serzeniş, yine Gazete Duvar’da Türkiye’deki ‘filozofların sessizliği’ üzerine kaleme alınmıştı ve bu durum ne yazık ki salt onlarla da sınırlı değil. Artık ne yazık ki herkes, bir eyleme girişmeden önce, bunu bin bir kez tartarak, bundan ne çıkarım olabilir veya ne zarar görebilirim içgüdüsü içinde hareket ediyor ve tam da bu endişeyi, mevcut ‘demokrasi’ zemininin sismik, liberal, kapitalist riski üretiyor. Bu, mevcut kültür ve sanat politikasının bu isimleri görmezlikten gelmesi veya sanatçıların iktidarla uyuşmazlığından da kaynaklanıyor. Bu durumda da Türkiye’deki kültür sanat etkinlikleri, sponsorluk ve bütçe duvarına tosladığında, ortaya ‘ihtiyaç havuzu’ olarak kullanılan vakıf ve dernekler çıkıyor. Bunun nicelikte en köklü ve verimli örnekleri arasında, ürettiği profesyonel ve kamusal verimlilik açısından İKSV, Tarih Vakfı, Türkiye ve ABD arasında son derece çeşitli ve verimli burs ile proje üretimleriyle bildiğimiz Türk Kültür Vakfı ve SAHA derneği verilebiliyor.

İsmail Saray kitabı, SALT yayınları, 2014

Bunları düşündüm, çünkü geçenlerde KRT’de (Kültür TV – krttv.com.tr) çalışan gazeteci Çağlar Cilara, twitter üzerinde (@caglarcilara) pek azımızın hissettiği, – tıpkı beklenen ama beklemekten öte hiç bir şeyin yapılamadığı İstanbul depremine benzer – bir öncül depremi daha, haber verdi.

Onun 24 Ağustos 2018 tarihli yazdıklarında – bahsettiği kurumun çalışmaları ve vizyonuna şahsen katılmamakla birlikte, vakanın büyüklüğü ve simgeselliği açısından paylaşmak isterim ki – şunlar yer alıyordu:

“Çalışmalarını takdir ettiğim, Türkiye’nin dışa açılan kapısı olarak gördüğüm Yunus Emre Enstitüsü’nün, neredeyse battığını üzülerek öğrendim. Dışarıdaki en stratejik kurumu batırdık. Yunus Emre Enstitüsü, alınan son kararla, belki de dövizin yükselmesi nedeniyle personelinin yemek parasından kesintiye gitme kararı aldı. Üstelik, erken ödenen yemek paralarını bile geri istediler. Ayrıca, aldığım bilgiye göre Yunus Emre Enstitüsü bütün temsilciliklerindeki kültür sanat faaliyetlerini de askıya aldı. Yıllık verilen bütçenin, Enstitü Başkanı Prof. Şeref Ateş tarafından beşinci ayda bitirildiği iddia ediliyor. Enstitüye devredilen ve Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın hassasiyetle takip ettiği, akademisyenlerin dünyaya açılan penceresi olan Türkiye projesinin de durdurulması istendi. Dünyadaki Türkiye’yi tanıtıcı bütün faaliyetler durduruldu. Cumhurbaşkanı Erdoğan’dan bu durum gizlenmeye çalışılıyor. Ayrıca Kültür ve Turizm Bakanı’nın bile bu olanlardan haberi yok. Konuyla ilgili görüştüğüm, Meclis’teki partiler, konuyla ilgili araştırma önergesi verecekler.(…)”

İsmail Saray, Elçi, detay, 1972

Bu koşullar altında, yakında – umarım ki kâğıt krizine yenik düşmeyip – basılacak bir kitabı daha haber vermek istiyorum. Gözde Kazaz ve İlksen Mavituna, ‘Yeni Türkiye’nin göç iklimi’ni ‘buradakiler’ ve ‘oradakiler’in sözleriyle kitaplaştırdı. Bekir Ağırdır’ın yorumları ve İbrahim Sirkeci’nin sunuşuyla hazırlanan kitap, Metropolis Kitap etiketiyle ay başında okurlarla buluşacak.

Hayır beyin göçünü bıraktım, artık kâğıtlar bile göç ediyor.

İsmail Saray kitabının 74 ve 75’nci sayfalarında, sanatçının 1972 tarihli, Elçi isimli bir fotoğraf yerleştirmesinden karelere ve öyküsüne şöyle yer veriliyor:

“Elçi, sanatçının önce okul koridorlarından birinde sergilediği, daha sonra küçük boyutta bir replikasını mezuniyet sergisine dahil ettiği bir fotoğraf-yerleştirmedir. İşin ilk sergilenişinde sanatçının beşer adet oto-portresinden oluşan iki seri, karşılıklı duvarlara asılmıştı. Gerçek boyutlardan daha büyük ölçekte basılmış siyah-beyaz fotoğraflarda Saray, aynı hareketleri tekrarlar; göbeğine, göğsüne (kalbine), ağzına ve başına dokunur, sonra eğilir. Koridordan geçen izleyici için serinin bu şekilde ilerleyişi bir animasyon etkisi yaratır. Fotoğrafların bir bölümünde (Jeni Boswell – Jones’un tasarladığı) gösterişli bir siyah kürk ceket giyer, diğerlerinde ise üstsüzdür ve korunmasız görünür. Göbeğine, kalbine, ağzına ve başına dokunma hareketi ona göre kişiyi, duyguyu, sözü ve düşünceyi ifade eder. Saray bunu sanatçının bir elçi veya iki farklı dünya arasında bir aracı olarak içinde bulunduğu ikircikli durumla, aynı zamanda hem zor hem de tatmin edici rolüyle bağlantılandırır…”

‘Elçiye zeval olmaz,’ denirdi eskiden.

TDK’daki meali şuydu: “Bir kimseden başka bir kimseye herhangi bir haber ulaştıran, bu aracılığından dolayı sorumlu tutulmaz”

Artık öyle değil. Sırf sanatta olsa iyi, medyada, akademide, sivil toplumda emek veren hemen hemen tüm elçiler hakkında ya yasal işlem yapılıyor, ya da fişlenip uzaklaştırılıyor, küstürülüyor, sistematik biçimde yok ediliyorlar.

On binlerin evlerinin kös kös yolunu tuttuğu şu Ağustos sonunda, hani bir umuttur ya diyerek ben de içimden, gökteki leyleklere biniyor, gayet aklım havada, ama sözcüklerim yerde kalarak, mavi rüzgârların serin koynuna kaçıyorum. İnci Aral’ın o eski kitabına verdiği güzel isim doluyor gözlerime.

İçimden kuşlar göçüyor.

YAZARIN DİĞER YAZILARI