YAZARLAR

Shakira

Veli toplantılarına bile beni yarım ağız çağıran bu oğlan, ne oldu da bu stat konserinde beni yanında taşıyor? Köstekli saate burun kıvıran, yeleklerime haşerat muamelesi yapan, cümlelerim bir an önce bitse de kendi zihninde pişirdiği acı sözü söylese diye bekleyen bu soğan cücüğünün hayatında, bana dair bir şey mi değişiyordu? Yorum nam grubun konserinden yıllar sonra, beni üç numarayla Shakira konserine sürükleyen merak şüphesiz buydu.

Refikam öleli 10 küsur yıl oldu. Eskiler malum, “Evvel refik bade’l-tarik” derler. Artık kimi cümlelerdeki “eskiler” oldum ben de. Küçük mahdumum, üç numara, kimsenin pederinin benim gibi konuşmadığından dem vururken, sesindeki alaycılığı gizlemeye hacet duymuyor nicedir. Bir köşede, monokl kullanılan zamanlara yetişmediğim için hayıflanıyorum oysa ben de.

Musiki mevzubahis olduğunda, fakirin kulağı her çeşniye açıktır. Muhtelif akranım gibi iğnenin plağa dokunduğu an, pikap güzellemesi fülan, ah o eski konserler âdemi değilim. Bir numaranın gitar riff’lerinden mürekkep müziklerine de kulak kabarttım, iki numaranın arkasından atlı koşturur gibi musiki icra eden müzisyenlerine de baktım. Bir köşede Béla Bartók çalan fakirhanemizde, Bach partisyonlarından haberdar mihmanlarımız da oldu, bir numaranın –sonradan memleketin en ünlü rockerlarından olacak– ahbap û yâreni de gitar solo attı. İki numara o hızlıca konuşan şarkıcı bantlarının A yüzünün birinci şarkısına meftun olanlar ırkına mensuptu. Üç numara en dişlisi çıktı. Akranlarının ucuz müziklerine gönül indirmedi ama kendinden bir önceki kuşağın, iki numaranın döneminin popüler tabir edilen müziklerine düştü. Dilimden, kılık kıyafetimden, zevklerimden en çok mahcup olan, bu mahcubiyeti de kimileyin göğsünde gazi nişanı gibi taşıyan da oydu. Oysa, soğanın cücüğüydü o. Ebeveynler evlatları arasında ayrım yapmaz diyenlere aldanılmasın isterim. En son gelen, çoğu zaman ondan önce gelenlere yapılan hataların yükünü sevgi olarak sırtlanır.

Geçmiş gün, Dertli nam şairin dediği gibi, soğanın cücüğünü kıramayıp, devirdiğin gözüne kurban olurum senin diyerek, la havleye karışan “Bir başıma kalsam şeh-i devrâna kul olmam/ Virân olası hânede evlâd û ıyal var” beytiyle, oluru verdim elmecbur. Dün oldu sandığım şeylerin üzerinden yıllar geçiyor artık; sekiz sene evvel gitmişim stat konserine meğer. O çevrelere yakın letafet sahibi bir ahbabın ısrarına dayanamayıp, bahsi geçen günlerde tutkunu olduğum televizyon dizisinde oynayan aktörün şiir okuyacağını duyunca, Yorum nam grubun konserine yollanmıştık. Bir numara şiddetle karşı çıkmıştı; yaşım başımın oraya uygun düşmeyeceğini bilmiyor muydum, o grubun çok aşırı fikirlere sahip olduğunu hiç mi duymamıştım, belki de olaylar çıkabileceğini tahmin etmiyor muydum, hem o ahbabımın geçmişte başına gelenler hâlâ muğlaktı, perdeliydi, sisliydi.

Ahbabımın nüfuzuyla gençlerin arasına karışmadan, deniz tarafındaki kalenin oralara büyük badirelerden uzak halde, sakince kurulmuştuk. Bir numaranın kaygularını haklı çıkaracak nümayişlere oturduğum yerden şahit olup usulca tedirginlik kesbetsem dahi, davudi sesli kahramanın şiir okuduğu dakikalarda –şiiri pek beğenmesem de– havaya girmiş, sonlara doğru yaşıma başıma bakmadan bağırmış çağırmaya iyiden iyiye başlamıştım. Merhum Ataç olsa, cümlenin sonundaki “b”lerin çokluğundan ötürü beni sarakaya alırdı.

Topağacı’ndaki valide yadigârı haneden çıkıp üç numarayla yürümeye karar verdiğimiz anlarda bile, zihnime tasallut eden kemirgen aynı soruyu soruyordu: Veli toplantılarına bile beni yarım ağız çağıran bu oğlan, ne oldu da bu stat konserinde beni yanında taşıyor? Köstekli saate burun kıvıran, yeleklerime haşerat muamelesi yapan, cümlelerim bir an önce bitse de kendi zihninde pişirdiği acı sözü söylese diye bekleyen bu soğan cücüğünün hayatında, bana dair bir şey mi değişiyordu? Yorum nam grubun konserinden yıllar sonra, beni üç numarayla Shakira konserine sürükleyen merak şüphesiz buydu.

Bütün yollar tutulmuş, her yerde kontrol, stat bir Kızılelma gibi uzaktan nazlı nazlı temaşa ediliyor. Arkadan telaşla koşturanlar, yanımızdan saygılı biçimde temposunu düşürüp öyle geçiyor. Ben, bir sorunun peşine düşmüş, şarkısını tanımadığım ve orada olmaktan hicap duyacağım konsere yol alıyorum. Oğlum, bana o gece bir sır veriyor, diye düşünüyorum. Sırra aklım ermiyor. Zor vakitlerde aynı beyte giderim, gene gidiyorum koca Gâlib’e: “Sanadır ilticâsı Gâlibin ya Hazret-i Mevlâ/ Başımda bir külâh-ı iftihârım varsa sendendir”.

Sır oğlumun değil, letafet sahibi ahbabımınmış. O da kızçesini getirmiş konsere, ikimizin bileğinde aynı renk bileklik, stadın içindeyiz. Bize ayrılan yer ufacık. Ahbabım ilk baş görmezden geliyor. Sonra yaklaşıyor, kolundaki bileklikle oynaya oynaya. “Yorum’daki arkadaşlardan ikisi Fransa’ya iltica etti,” diyor gürültüde kulağıma eğilip. “Bütün karşılaşmalar hayata vesiledir,” diyorum. Duymuyor. Oğlum dönüş yolunda koluma giriyor.

*Bu metin geçen ay OT dergide yayımlandı.


Mehmet Said Aydın Kimdir?

1983 Diyarbakır. Kızıltepeli. Türk Dili ve Edebiyatı okudu. Üç şiir kitabı var: “Kusurlu Bahçe” (2011), “Sokağın Zoru” (2013), “Lokman Kasidesi” (2019). “Kusurlu Bahçe” Fransızcaya tercüme edildi (2017). “Dedemin Definesi” (2018) isimli otobiyografik anlatısı üç dilli yayımlandı (Türkçe, Kürtçe, Ermenice). Türkçeden Kürtçeye iki kitap çevirdi. BirGün ve Evrensel Pazar’da “Pervaz” köşesini yazdı, Nor Radyo’da “Hênik”, Açık Radyo’da “Zîn”, Hayat TV’de “Keçiyolu” programlarını yaptı. Editörlük yapıyor.