El Turco 7: Yugoslav

Cumartesi, 25 Ağustos, 2018
Buenos Aires... İkinci Dünya Savaşı'nın hemen sonrası... İspanyol devrimcileri, Naziler, Patagonya'nın anarşistleri, Peron, iktidar, para, Tango, aşk ve kim olduğu bilinmeyen gizemli bir adam: El Turco! Bir labirent öykü. Bir Metin Yeğin polisiyesi...

.

Bakanlar kurulu dağıldı galiba. Şu işte herkesin sözünü ettiği Peron. “Bazıları komünist bazıları faşist” diyor. Tanışmak isterim ama bu gibi adamları satın almak kolay değildir. Sadece ikna edebilirsiniz. Jimanez ise oltanın ucuna biraz yüklü bir şey taktığınızda olta olduğunu bilse bile duramaz atlar. Birazdan gelecek buraya, neredeyse bir saat geçti. Florance bile sıkıntıdan sekreterle oynamaya başladı. “Florance canım şunu gördünüz mü” sahte bir Monet tablosu bu. Belki de gerçeği vardı Jimanez buradan götürüp sahtesini astı buraya. Para olan her şeyi götürebilir bu adam. Florance uyarımı anladı. Basit bir masumluk içinde hareket ediyormuş gibi gelip tablonun karşısında şöyle bir durdu. İki derince nefes aldı. Böyle çok seksi olduğunu düşünüyor olmalı. Aynanın karşısında çalışılmış bir hareket. Poker oynarken bunu yapsa, hemen restini görürüm çünkü tamamen rol yaptığı ortada. Kötü oyuncu. Burada gerçek olan ya da çok iyi oyuncu olabilecek tek kişi var, El Turco dedikleri adam. Her hareketi o kadar bedeniyle uyumlu ki benim poker oynamayı bırakıp mekan sahibi olmama neden olan adamlara benziyor. Elinde ne olduğunu hiç anlayamazsınız. Tam anladığınızı sandığınız çok ufak bir şey yakaladığınızda çoktan tuzağa düşmüşünüz demektir. Önünüzdeki her şey onun önüne geçmiştir.

Kapı açıldı. Bakan Jimanez “Ah madam Florance çok özür dilerim. Bildiğiniz gibi devlet işleri” derken bana bakmadı bile. Bugün oldukça güzeldi. Florance. Sonra bana döndü. “Aziz dostum Petroviç. Bir şeyler içerek başlayalım.”

FLORANCE…

Bakan Jimenez. Bunların hepsi aynı. Tam olarak birbirimize benziyoruz. İktidar orospusuyuz biz. Nezaketle elimi öpüyor ama bu sırada küçük, kısa ama biraz daha sıkı sıktığı bir anla niyetinin başka olduğunu hemen gösteriyor. Ben nezaketle bu küçük uzatmaya bırakıyorum elimi. Saf ya da çok orospu olabilir bunu yapan ancak. Petroviç benim kötü bir oyuncu olduğumu düşünüyor ama poker oynamadığımızı unutuyor. Benim oyunum bu. İktidar avcısıyım ben. Biraz ruhum hoppa olduğundan şu ana dek kaybettiklerim ama bunu da yapmasaydım bunlarla hayat nasıl geçerdi? Bakan Jimanez Petroviç’i unuttu bile ya da bu şekilde, burada asıl kişinin kim olduğunu gösteriyor. Benim odam diyor burası. Benim memleketim. Benim makamım ve ordum, polislerim. Şu sekretere bak biraz önce erkek gibi duruyordu, şimdi bakanın kol düğmesinden başka bir şey değil. İçkileri koyarken bile bana bakmaktan korkuyor. Aşk bile olsa harekete geçemeyecek kadar memur olmuş artık. Petroviç’in yüzüne bakıyorum. Harekete geçme zamanı diye. O da aynı düşünüyor olmalı hemen söze giriyor.

-Sevgili bakan biliyorsunuz savaş..

-Savaş dehşet verici bir şey dostum ama vatan savunması hayatımızın en kutsal şeyi…

Yüzüme bakıyor. Bir de şu kahraman ayakları yok mu şunların. Gerçekten geçmişte bir ya da birkaç savaşta kahramanlık yapanlar da olsa, makamın yumuşak kenarları onları çoktan silip süpürmüştür. Geriye sadece kendisinin verdiği emirlerin dinlenmesi keyfinden başka bir şey kalmaz.

-Mesela Patagonya isyanı, vatanımızın Arjantin’in bugüne kadar yaşadığı en büyük kabuslardan biriydi ve bu kabusu sona erdirmek için hayatımızı ortaya koyduğumuz büyük savaşa girmek zorundaydık.

Umduğumdan da çok istiyor beni. Yoksa henüz ilk dakikada bu kahramanlık hikayelerine girmesi şaşırtıcı. Petroviç kaldığı yere dönme hamlesi yapıyor. Yoksa havaya uçacak görüşme.

-Tabii ki sayın bakan hayat biçimimizi koruduğumuz mücadele olmadan, sizin gibi kahramanlıklar yapanlar olmasa bu uygarlık nasıl devam edebilir?

Bu kadar abartmaması lazım bence. Bu sefer pazarlık koşulları iyice yükseliyor. Hemen kesin bir dönüş yapıyor konuya.

-Dünya savaşı birçok uygarlığı yok etti bildiğiniz gibi sayın bakan. Bu arada benim Uruguay’da Colomnia’da kurduğum yeni bir dünyayı, hayalleri de birlikte.

-Hipodrom, otel, gazino ve arena! Gerçekten çok büyük ütopyaydı bu azizim.

Tam burada devreye girdim. Artık basit bir fahişe değil. Bu güzel görüntünün ardında paranın olduğunu göstermek zamanıydı.

-Sadece ütopya değil sayın bakan. Bir yatırım Pedro bana geldiğinde. –Petroviç dikkatle seyrediyordu beni. Bu Pedro deyişim bile yeni bir buluştu. En az bakan kadar dikkatli dinliyordu artık.

-Eşim Marki’yi kaybetmenin yasını tutuyordum hâlâ ama aynı zamanda hem onun adının hem de servetinin daha da büyüyerek devam etmesini sağlamam gerekiyordu. Bu eşimden kalan bir anının yaşatılması demekti aynı zamanda ve daha doğrusu demin söylediğim gibi bir yatırım. Bu yüzden daha açık konuşmak gerekirse sayın bakan…

Bu sırada bakan, Pedro ve sekreterin şaşkın bakışları altında bardağımı yeniden doldurdum. Sahne benimdi artık.

-Bu yatırımı nasıl yönlendireceğimizi konuşalım artık. Yeni, yakınımızda üstü toprakla örtülmüş bu hazineyi, Colomnia’yı nasıl yeniden diriltebiliriz? Sayın bakan bunun için büyük bir ortaklık kurmak istiyoruz. İçinde sizin, bizim büyük paylarımızın olduğu ama herkesin bu yatırımdan büyük para kazanacağına inanacağı büyük bir ortaklık…

Bakan şaşkındı. Bu kadarını beklemiyordu benden. Şu ana kadar sadece salakça gülmekten başka bir cümle bile kurmayan benden böyle bir konuşma, içkiyi kendim doldurma rahatlığı ve üç yudumda bitirme hareketi beklemiyordu.

Pedro, yeni verdiğim isimle Pedro şaşkındı. Benden böyle bir çıkış beklemiyordu. Ona göre sadece yardımcı oyuncuydum ben. Koltuk altında taşıdığı bir süs köpeği. Bu yaptığımın iyi ya da kötü olduğunu da hemen karar veremiyordu ama mutlaka artık oyuna girmesi gerektiğini biliyordu. Onun deyimiyle bazen döper kare astan daha iyi bir kağıttır. Geç kalmadan daldı konuya. Çantayı açtı ve Paris’te, ucuz olsun diye bir sosyalist matbaada bastırdığımız hisse senetlerini, bakanın önüne adeta attı. Ben de ilk defa görüyordum aslında. En önde bir boğa resmi vardı. Hisse senedine bakana doğru ön ayaklarını yukarı kaldırarak saldırıyormuş gibi. Hemen ardında iki üç at başı, basit ama görkemli resmedilmişti ve bunların hepsi bir rulet masasının üstünde oluyordu. Etrafı kenar süsleriyle bezenmiş hisse senediydi bu. Altında kalabalık rakamlarla ortaklık bedelleri yazıyordu. Bakanın yüzüne baktı Pedro.

“Sadece Markiz’in yatırımı olsun istemedik” diye başladı. Benim adım da en azından samimi ortamlarda Markiz’e döndü bu şekilde. Pedro’ya karşı iyi bir hamleydi. Markiz olduğum da pek yalan sayılmazdı. Yaşı 91 olan bir marki ile sadece bir hafta süren ve sonra çocuklarının itirazıyla geri alınan bir mirasım ve belki de geri alınamayan bir unvanım olduğu doğruydu. Pedro hızını almıştı.

-Herkesin ortak olduğu bir yatırım olsun istedik. Bu tarafı yatırımı sadece daha çabuk ve daha büyük olarak gerçekleşmesini sağlamayacak ayrıca her ortağın baştan itibaren oraya gelmesini ve dostlarını doğrudan getirmesini sağlayacak. Oyun şimdiden başlıyor yani.

Bakan kağıdı eline aldı. Kenarlarındaki kabartmalarıyla eliyle oynuyordu. Ne düşündüğü pek belli değildi. Bu hızlı hamlelere karşı zaman kazanıyordu. Pedro sabırsız davrandı burada.

-Size bu yatırımdan ortaklık öneriyoruz sevgili bakan var mısınız? Tabii ki sizden maddi olarak bir katılım istemiyoruz. Sizin manevi olarak desteğiniz, varlığınız ve şahsiyetiniz bizim için yeterli.

Demiştim hızlı gitti. Beklemesi lazımdı. Ucundaki yem gerçek de olsa, oltayı bu kadar çabuk çekerseniz kimse atlamaz. Söyler söylemez bunu anladı Pedro ama önünde ileri süreceği Mano bu kadar az olduğu için sabırsız davranıyordu. Bir de bana kötü oyuncu der. Kendi oyunu pokeri de iyi oynamıyordu. Bakan hisse senedini masanın üstüne koydu. Sekreter hemen hareketlenip bardaklarımızı doldurmaya geldi. Her şey elimizden gidiyor gibi göründü gözüme. Şimdi randevu, her an ‘bir yere yetişmek zorundayım’a dönüşebilirdi. Böyle bir konuşmaya başlar gibiydi. Yeni içkisinden bir yudum aldı.

-Sevgili dostlarım çok güzel bir konu bu. Özellikle komünizmin en büyük tehlike olarak bütün dünyayı daha çok sarmaya başladığı bu zamanda hisse senetleriyle herkesin yatırımlara ortak olması tek başına özgür sistemi ayakta tutan bir şey.

Tam ‘ama’lı yeni bir cümleye başlayacaktı muhakkak. Kadehimi ben uzattım bu sefer.

-O zaman sevgili Jimanez, ah kusurumu bağışlayın sayın bakan, o zaman bu yatırımı desteklemeniz için gerekli harcamaların başlangıcı olarak, 10 bin frankı size vermeme müsaade ediniz. Böyle bir yatırımda, bu ufak harcamalarda bile olsa sizin uğraşmanıza müsaade edemem ben.

Pedro’nun yüzünde dehşetli bir bakış vardı bana karşı. Sırf bu yüzden. Cebimden çıkardığım çek cüzdanına 20 bin frank yazdım. Bakan yazdığım rakamı seyrediyordu zaten. Pedro 20 bini görünce ağlayacak gibi oldu. Seni küçük fahişe diyordu bana eminim. Bu iş için bulduğu paranın beşte biriydi bu. Bakan birden önce 10 bini sonra da 20 bini görünce ‘ama’lı cümleleri hemen yuttu ya da içkinin içine gömdü. Paris’in bana öğrettiği gibi iktidar, ancak başka bir iktidar gücüyle satın alınır.

-Şerefinize o zaman Markiz Flrenco, sevgili Pedro yatırımımızın şerefine.

Yeni isimlerimizi söylediğinde oyunda ben de varım demişti. Hemen uzanıp biraz önce sadece sosyalist matbaacının ucuz fiyata basıp, parasıyla yeni dergilerinin parasını finanse edecekleri kağıt parçası olan ama şimdi artık milyonluk yatırımın hisse senetlerine dönüşmüş, senetlerden avucuna sığdığı kadarını alıp kendi önüne koydu alçak. Bunları da paraya çevirecekti.

“Yeni yatırımcılara” diye devam etti.

Pedro rahatlamıştı. Poker suratı filan kalmamış bu adamda. Savaş bütün Avrupa ile birlikte onun soğukkanlılığını da yıkmıştı zaten.

“Aklıma gelen birkaç yatırımcı var” dedi bakan. Bu adamların çalışkanlığına bayılıyorum. Hemen kapana av çağırmaya başlıyorlar, eh tabii ki paylarını alarak.

-Bir İsviçreli yatırımcı var.

Nazi’den bahsediyordu kesin. El Turco aklıma geldi. O çekici adam. Onu bakana kaptırmak istemediğim için hemen atladım.

-El Turco dedikleri birisi var, müsaadenizle onunla da ben konuşmak isterim.

Kapı açıldı. Sekreter başkanın bakanı çağırdığını söyledi aceleyle. Bakan bir şeyler söylemek istiyordu ama sadece çaldığı hisse senetlerini çekmeceye kitleyip gidecek zamanı vardı. Hızla öpüp uzaklaştı. Artık bir milyonluk yatırımın ortaklarıydık biz.

BAKAN JIMANEZ

Sekretere ben söylemiştim, başkan çağırdı demesini ama konuşmanın bu kadar ilerleyeceğini düşünmüyordum. Tam da o garip adamı El Turco’yu konuşmaya başladığımızda kesilmesi kötü oldu. Milyonluk bir yatırım! Markiz ya da Florance çok çekici bir kadın. 20 bin frankı hiç çekinmeden yazdı. Güzel bir yazısı vardı. Markiz olup olmaması çok ilgilendirmiyordu aslında. Çeke şöyle bir bakıp, sekretere uzattı. Tam verecek geri çekti. Üzerindeki bankanın adını okudu. Buenos Aires’te de olan bir Fransız bankasıydı. Hemen çekebiliyorduk parayı yani. Arkasına imza atıp tekrar uzattı sekretere. “Bunu benim hesabıma yatır” dedi. Sekreterin çaldığı paraları itiraf ettiği imzalı mektubu vardı elinde. Bu yüzden her şeyi açıkça verebiliyordu. Bu mektup kadar güvenilir bir sekreter ve böyle işleri yapması gereken birileri olmalıdır her zaman. Birden sanki başkana gider gibi hızlı yürüdüğümü fark ettim.

DEVAM EDECEK…

YAZARIN DİĞER YAZILARI