El Turco 6: Pancho

Cuma, 24 Ağustos, 2018
Buenos Aires... İkinci Dünya Savaşı'nın hemen sonrası... İspanyol devrimcileri, Naziler, Patagonya'nın anarşistleri, Peron, iktidar, para, Tango, aşk ve kim olduğu bilinmeyen gizemli bir adam: El Turco! Bir labirent öykü. Bir Metin Yeğin polisiyesi...

Jimanez’in emirleriydi bunlar. O zamanki Patagonya polis müdürü şimdiki bakan. Grevin ilk akşamı da otelde yemektekiler arasında vardı Jimanez. Hep beraber aşçılar grev yapıyoruz diye ‘Emperyal otel’in davetliler salonuna girdiklerinde masada oturanlardan biriydi. İşçiler, bu ayak takımı salona girdiğinde herkes yüzünü ona döndü polis müdürü ne yapacak diye. İşte o zaman koca kepçesiyle gidip başında durmuştu Francisco. Bu kepçenin altında, koca polis müdürü, koca rovelveri ile birlikte sus pus olup oturmak zorunda kaldığından beri Francisco’ya düşmandı. Hareket etse kafası tabağın içine yapışacağını bildiği için, bu kepçeye karşı aldığı yenilgiyi unutamıyordu.

“Boşuna anlatıyorsun” dedi bu sırada Lu. O seni dinleyemez. Yemekten başka bir şey düşünemez şu anda Pancho. Dinliyordum aslında ama o harika yemekten başka bir şey düşünemediğim de doğruydu.

Fernando geliyor. İspanya’nın romantik ve umut dolu çocuğu. İspanya devriminden geriye sadece ölümler, işkenceler, hapis ve sürgün kaldığında bile İspanya’dan ayrılmak istememişti. “Sizin gitmeniz doğru ama birilerinin de kalması gerekiyor” diyordu. Üç kere öldü haberi aldık. İki kere cezaevinden kaçtı haberi. Hatta bir kere öldü diye herkesle birlikte gömüyorlardı. Onu vaftiz eden papaz tanıdı ve ölülerin arasına dalıp çıkardı diye anlatmışlardı. İspanya’dan gelen her gemiyle birlikte, onun başka bir öyküsü geliyordu. Bir papazın, bir ölüyü neden diğerlerinden ayırıp çıkardığını anlamayan, Franco askerleri onları bırakıp gitmişlerdi. Üç hafta sonra kendine gelmişti. Papazı gördüğünde cennete olduğunu düşünüp, sonra cehennemde, Franco’nun İspanya’sında olduğunu anlamıştı. Gemilerle gelen son öyküsüydü bu ve şimdi kendisi gemideydi. Lu ağzımı kapadığında koca bir çığlık atmak üzereydim. Bütün İspanya ve devrim buraya gelmiş gibi koca bir sevinç narası.

Şu arabaya bineni tanıyor gibiydim ya da Fernando ile birlikte bütün anılar buraya hücum etti. Bir de arabada ilginç bir adam vardı. Çıkarıp yüklü bahşişi veren adam. Hem arabanın sahibi gibi hem de sürücüsü gibiydi. Nereden baktığına bağlıydı sanki. Bahşişi verirken de taşıyanların önünde saygıyla eğilir gibi ve mahcup. İşte Fernando!!!

FERNANDO

Oradaydılar. Lu ne kadar güzel. Ne kadar uzakta olursa olsun tanırım onu. Sanki bir ışık saçıyor gibi. Pancho!.. Lu’nun ışığında koca gövde. Koşmak istedim ama bacaklarım beni dinlemedi. Yürüyemedim sanki. Keyif yüzündendi. Bu anın keyfi. Pancho çığlık atıyor gibiydi. Bütün çığlıklardan daha çok yüksekti ve sadece bizim duyduğumuz. Bu yüzden kulaklarım çınlıyor gibiydi. O sırada aramızdan geçti Nazi. Doktor Hesler. Bu buluşma sadece iyilerin değil kötülerin de buluşması gibi. Lu’nun ışığını fark etmemiştir umarım. Kavgalarımızla ve düşmanlarımızla birlikte buradayız işte. Doktor Hesler bir arabaya bindi. Arabada El Turco! Pancho koşmaya başladı. En fazla bu kadar tutabilir coşkusunu. Lu çok kolay geçti onu ama bacaklarım hâlâ yerinde sayıyor. Güverte yolcusu olmanın bir sonucu belki bu. Bütün yara yerlerimden damarlarıma rutubet sızdı galiba. İçinden doğru bağlıyor bacaklarımı. Artık keyiften değil, nemden koşamadığımı düşünüyorum ve kurşun yaralarından ve keskin iki kılıç, üç-dört şarapnel parçası. Araba çekildi aramızdan katil Nazi doktor Husler ve El Turco. Lu da artık kendine dur diyemiyor. Harika bir güzellik bana doğru koşuyor. Uçuyor desem bulutlar kıskanır. Biraz kımıldamaya başladı bacaklarım. Birkaç adım attığımda çoktan varmıştı Lu. Kucaklaştığımda hiçbir ağrım kalmadı bedenimde, hiçbir tasam, hiçbir her şey. Sadece Lu vardı artık. Hemen arkasından soluk soluğa gelen Pancho’ya kadar. Dev cüssesini durduramadı. Öyle bir sarıldı ki bize. Lu ile birlikte havalandık ama onun kucağında kaldık hâlâ. Birileri görse bu garip kucaklaşmayı anlayabileceğini sanmıyorum. Daha çok kavga eder gibi görünüyorduk herhalde. Ortamızda kalan paylaşamadığımız bir şeyi soluyorduk.

“Fernando alçak, orospu çocuğu” Lu ağlıyordu. Durmadan ve hiç yapmadığı gibi küfür ediyordu. Konuşamıyordum. Ya bacaklarım gibi dilim tutulmuştu ya da Pancho boğuyordu beni. Böyle ölsem gam yemem diye düşündüm. Lu bu sefer bir tokat attı bana. Eh şimdi şüphesiz kavgaya dönüşmüştü kavuşma. Islaktı tokat. Kendi gözyaşları bulaşmıştı ellerine. İyi biliyordum bu gözyaşlarının tadını. Durutti öldürüldüğünden hatırlıyorum, bir fıçı bombasının çocukların olduğu bir yere düştüğü yere düşüp kimseyi sağ bırakmadığı zamandan, Madrid düşerken ve son ayrılış zamanımızdan… Sonra öpmeye başladı beni. Pancho’yu kenara itti. O koca gövde Lu’nın itişiyle hafif bir yaprak gibi geriye süzüldü. Sarıldı Lu ve öpmeye başladı. Bu yüzden, sırf bu yüzden ölmediğimi düşünüyordum artık. Sırf bunu yaşamak için o kadar şeyden sonra yaşıyordum. Hâlâ sesim çıkmıyordu ve artık soluksuzdum da. Sonra beni Pancho’nun kollarına itti. Bu sefer ben de sarılabildim. Pancho’yla sarıldık. Hemen ardından Lu da. Panch, Lu, kaybettiklerimiz, yaşadıklarımız, Barcelona, Madrid, şimdi Buenos Aires ve biz. Yeniden birlikteyiz…

PEPE- ŞEFİN YARDIMCISI

Dövüşüyorlar mı ? Yoksa sarılıyorlar mı? Birbirlerini tanıdıkları kesin. Ben şefin yerine olsam bu kadar çabuk içeri almam onları. Onun gözü daha çok parada, hep parada olduğu için pek aldırmıyor bu tehlikelilerin içeri doluşmasına. Bakan Jimanez de biliyor bunu ve bu yüzden beni polis şefini gözlemem için görevlendirdi. Hoşuma gidiyor bu. Polis içinde gizli polis görevi. Kolay değil bu. Büyük bir saflık ile kaplamanız lazım çehrenizi. Bazen açık verdiğim oluyor gibi geliyor bana. Bu yüzden bir not defteri ile kapatıyorum bu açığımı. Her şeyi not alıyorum gibi yapıyorum. Yazı yazarken insan, yazı yazıyor gibi görünüyor. İfadeni saklama biçimi. Bakan Jimanez’in şefi gözetlemek için beni seçmesinin nedeni de aslında onun da beni bu koca saflık içerisinde görmesi. Belki de gerçekten safım.

Neydi bu gemiden son çıkanın adı? Listede son çıkanlardan.. Fernando Aleon. Kenarına bir kırmızı çarpı koymanın yararı var. Gerektiğinde bulmak için. Şefe hiç söylemem bunları. Parasız olanlar için her şeyi yapma yetkim var. Küçük balıklar bana ait. O saatine bakıp dursun. Alman’dan gelen elması görmediğimi sandı. 5 kıratlık bir parçaydı. Henüz o elması cebinden bir kez daha çıkarıp bakmadan önce bakan Jimanez’e notu yazmıştım bile. Şefin kendisini övdüğümde kabaran egosu beni görmesini engelliyor. Tipik bir taşralı. Belki şu anda daha düşük bir memurum ama sadece kısa bir zaman sorunu bu. Biz kentliler daha usturuplu hareket etmesini biliriz. Sinsilik derdi babam buna. Eski bir muhbirdi. Limanda kendisini karnından adeta ikiye bölerek öldüren bıçağıyla birlikte bulunmadan önce söylemişti babam bana. “Sizi bu sinsilik ve ihbarlarla büyüttüm ben” demişti. Yediğiniz her ekmeğin arkasında bir yakınlık kurma becerisinin ve onu hemen satabilmenin güçlü iradesi var. Uzun ve güzel cümleler kurmaktan hoşlanırdı. İnsanlara böyle güven veriyordu herhalde ama son durumda birisi onu karnından ikiye keserek bu cümleleri böldü. Ben resmi polis olmayı daha çok seviyordum. En azından herkes üniforma üzerinden bana baktığından, düşüncelerimi pek hesaba katmıyordu. Bu hoşuma gidiyordu. Komünist partiyle de böyle ilişkiye girdim. Babamı sadece bir liman işçisi olarak biliyorlardı. Sendikalı bir liman işçisinin oğlunun polis olmasına şaşırıyorlardı. Bu yüzden cenazesini de binbir borca girerek onlar kaldırdı. Cenazede aralarında babamın ihbar edip cezaevinde yatırdığı işçiler de vardı. Kendi muhbirlerini omuzlarında taşıyıp toprağa verdiklerini bilmiyorlardı. Hayat garip. Babamın yerine ben onlarla ilişkiye geçmeye başladım. Açıkça polis üniformasıyla hem de. Bu onlara daha güven veriyordu sanırım. Polis olduğum için muhbir olamazdım…

Sovyet elçinin geldiğini de hemen sendikacılara bildirdim. Bu onların çok hoşuna gidecekti. Yeni bir güven dalgasıydı bu. Babam olsaydı onu geçtiğimi düşünürdü çünkü ikili bir aldatmaca vardı. Polis elbisesi ile gizli polis olmak. Sovyet elçinin kapıdan ilk çıkmasının nedeni de buydu. Basit ve hızla gerçekleştirilmiş işlemler. Yardım ettiğimi hiç belirtmeden yardım olduğunu hissettirmek. Kendime bir kuytuda yeni bir şey ekmişim hissi uyandırdı bu. Mutlaka bir gün ya da istediğimde hasada yatırabileceğim bir şey.

Şef pencereden bakıyor. Bugünkü seferin gelirini hesaplıyordur ya da Yugoslav’ın ne kadar parası olabileceğini. Yugoslav yeniden sahnelerde ve bu herkesin bundan pay alması demektir.

YUGOSLAV

Üç yıl sonra yeniden başladık. Saat beşe geliyor ve henüz bir hareket yok ortada. Bakan Jimanez’in sekreteri de o yokken kendisini bakan zannediyor. Madam Florance bile böyle sanki bakanın yerine ona iltifat yapıyor. Aslında bu tür randevularda bekletilmek iyi bir şeydir, biraz daha iyi bir yerden başlanır konuşmaya. Fakat Bakan Jimanez’le, konuşmaya iyi bir yerden başlamak demek, paradan başlamak demek ama bu konuda henüz çok güçlü değiliz. Herkesi çok paranız olduğuna ikna edeceğim, madam Florance’dan başka bir şey yok elimde ve bizi burada zengin gibi yaşatacak üç haftalık para. Bu sırada her şeyi ayarlamamız gerekiyor. Bu görüşmeden bakan Jimenez’den bir para çıkacağı yok ama eğer bu proje olacak gibi davranırsa toparlayabileceğimiz bir milyon pezo olabilir ki bu yeniden hareket zamanıdır. Bu dışarıdan bir kumar gibi gelebilir. Tabii ki kumar bu. Ben kumarbazım. Bu yüzden madam Florance alıp getirdim ve bu yüzden elmas yüzükler. Paris sosyetesinde zengin kocasından yeni boşanmıştı. Daha doğrusu kocası elbise dolabında üç kişi birden yakalayınca onu kapı dışarı atmıştı. “Hayır” diyor Florence “yemin ederim ki hayır biz sadece kağıt oynuyorduk.” Bu onların çıplak olmasını pek açıklamıyordu aslında ama ona da cevabı vardı Florance’nin; korkudan dolaba kapatıldıklarında bunalıp soyunmuşlardı. Kocası da zaten çok ahlaklı olduğundan kapı dışarı etmemişti onu. Sıkılmıştı zaten ve bir başkasını yerine koyabileceğini biliyordu. Bu yüzden yeni bir oyuna başlamak için ikimiz için de uygun bir zamandı. Florance için yeni bir av alanı ya da en azından parmaklarındaki yüzüklerle kaçabilme şansıydı. Sekreterin salak gülümsemesine bak. Bu adamlardan nefret ediyorum. O kadar salak suratları var ki bunlardan memurdan başka bir şey olamaz. Biz kumarbazların tam tersi gibidir memurlar. Çok küçük bir miktar için çok büyük geleceklerini masaya koyarlar ama bunun büyüklüğünün farkında olmadıkları için sıkı sıkıya buna sarılırlar.

DEVAM EDECEK…

YAZARIN DİĞER YAZILARI