El Turco 3: Dulcania

Salı, 21 Ağustos, 2018
Buenos Aires... İkinci Dünya Savaşı'nın hemen sonrası... İspanyol devrimcileri, Naziler, Patagonya'nın anarşistleri, Peron, iktidar, para, Tango, aşk ve kim olduğu bilinmeyen gizemli bir adam: El Turco! Bir labirent öykü. Bir Metin Yeğin polisiyesi...


– Sinyorita Dulcania… diye bağırdı adımı nereden bildiğini anlamadım. Döndüm.

Elinde bir kolye sallanıyordu. Üstünde adım yazılı.

O, gülüyordu.

– Kolyeniz bende kalmış… dedi.

Ukala ve hırsızdı. Polis şefi ikinci katın penceresindeydi. İş ortağımız sayılırdı. Kolyeyi alıp kaçtım.

POLİS ŞEFİ

Gene bir gemi geldi. Savaşın bitmesi göçü pek durdurmadı. Yine kaybedenler buraya geliyor ya da bazen kazananlar. Ekin içindeki zararlıları ayıklıyor gibiyim. Her suratın bir işareti var. Bazıları para, bazıları kurnazlık, bazılarında ise sadece yoksulluk. Yoksulluk boş kalan mideyi aşındırır gibi yüzdeki ifadeyi de yiyor. Sadece hayatta kalmak izi kalıyor geriye.

Uzaktan bir tango sesi geliyordu ya da gelmeliydi. Buenos Aires’di çünkü. Birileri gelince hemen onu duyacaklarını zanneder. Ofisin camlarını hep kapattırıyordum. Sesler beni ele geçirmeye çalışıyor bazen. Tangoyu sadece gerçek yerinde, genelevde dinlemeyi seviyordum.

Hemen sınırın kıyısında, 3-4 gemici kenarda bacaklarını denize doğru sarkıtmış şarap içiyorlardı. Tam göremiyorum ama biri kadın. Ellerindeki şarap olmalıydı çünkü elden ele dolaştırıyorlardı. Birkaç gemici zengin bavulu taşımak için kenarda bekliyordu. Uzun zamandır işsiz gibiler. Ellerinde şarapları yok çünkü.

Gemideki mevkiler arasındaki fark, bir an için kalkmıştı. Hepsi aynı tahta iskeleden iniyorlardı. Mevkiler sırtlarına işlemişti. Pasaportlarına bakmadan yoksul olanlar bir tarafta bekletiliyordu. Hatta onlar doğrudan o tarafa geçiyordu. Sırtlarını kenarları sırt dayamaktan temizlenmiş, nedense oradan aylardır taşınmayan büyük bir yük kasasına dayıyorlardı. Her yeni birisi geldiğinde biraz daha sıkışıyorlardı ama kasa hepsine yeter görünüyordu. Hepsi birbirine benziyordu. Uzun süren bir yolculuk ve yoksulluk izleri vardı. İşçi ceketleri giyiyorlardı ya da iyice yıpranmış işçi ceketleri. Hepsi iskelenin üzerinden, gözümün önünden resmi olmayan bir resmi geçit gibi peş peşe geçiyorlardı. Saat 11.30’du. Bir polis şefi için bile oldukça pahalı bir saat bu. Hoşuma gidiyor bakmak. Pepe, yardımcı… her seferinde o da bakıyor.

– Senin Yugoslav! Geri dönmüş dedim. Alaycı. Saat yüzünden aramızda konuşulmamış kırgınlığı ortadan kaldıracak bir konu ortaya çıkması iyi olmuştu.

Pepe’de keyif duydu bu işten. Güldü.

– Bir yerlerden para bulmuştur yine yatırım için…

Yugoslav’ın yanından hamallar zorlukla bavulları taşıyordu. Yanında kendi yaşlarında şık bir kadın vardı. Pencereye, bize doğru baktı Yugoslav. Kadınsa kendisini izleyen gemicilere bakıyordu. Gemiciler bir şişeyi boşaltmış ayaklarının dibine yuvarlamışlardı. Şişe sonuna kadar emilmiş olmalıydı. Bir damla bile şarap damlamıyordu. Susuz kalmış köpek gibi boynunu bükmüştü. O da sanki kurumuş başını kadına çevirdi. Kadının bu kadar ilgiye uzun ve geniş etekleri havalanmak istedi sanki. Pepe’ye söyledim yine o boş boş bakıyordu sadece.

– Fransız… bir madam ve Paris’ten değil

Pepe yüzüme baktı. Elinde not tutmak için kağıt kalem vardı. Şaşırdı.

– Nereden anladınız şapkasından mı?

Güldüm.

-Yoo çantasından. Üstünde Lyon yazıyor. Bazen çok ayrıntılara takılıyorsun Pepe. Bazen sadece doğrudan bakmayı atlama.

Elindeki kaleme baktı yardımcı. O sırada başka bir şey yapmak aklına gelmedi, not aldı. Salak her şeyi de not alır.

Kadın üstünde ‘Lyon’ yazan küçük bavulu eline aldı. Uzun zamandır işsiz gemicilerden ikisi diğer bavulları kaptılar. Dolu şarap şişelerini taşır gibiydiler.  Kısa bir süreçti zaten. Bavullar bahşişe ve dolu şarap şişelerine dönüşeceklerdi. Kalan bavullara diğer biraz daha kısa zaman işsiz kalmış gemici yaklaştı. Henüz pantolonunda kuramamış şarap lekesi duruyordu. Bu yüzden biraz daha yavaş, biraz daha kibirliydi. Bavulları yüklenince diğerleri gibi avuçları içinde şişeye benzedi koca bavullar. Alman olduğu bağıran adamın peşine takıldı.

– Senyörü buraya davet et…

Pepe bir şey demeden denileni yapmaya gitti.  Lyon yazısını niye görmedi diye kendine kızıyordur mutlaka. Bu fırsattan yararlanıp saatime yine baktım. Güzeldi doğrusu. Saatten gözümü ayırdığımda Pepe adamın yanına varmıştı çoktan. Konuşuyorlardı. Yukarıyı gösterdi. Nazi sert yüzüyle yukarı baktı. O sırada yanından oldukça şık bir erkek duruyordu. Saat kordonu 2. kattan bile dikkatimi çekti. Bir kadın… bizim hırsızlar prensesi Dulcania gelip koşarak ona sarıldı. Klasik askerden dönen Sebastian numarası. Adamı bir yerden tanıyor gibiyim. Kadın adamın dudaklarından öptü. Nazi ve Pepe onların yanından, ofise doğru çıkıyorlardı.

Kapı açıldı. Yardımcı elinde pasaport girdi. Tam konuşmaya başlarken..

– Senyör

Sözünü kestim. Elimle dur işareti yaptım, Nazi selamına da benzetebilirdi bunu.

– Almanya’dan misafirimize Herr demek daha doğru galiba…

Pepe pasaporta bakmadan Alman olduğunu anlamış olduğunu anlamamdan yine şaşkındı. O kadar belliydi ki halbuki. Yüzü gamalı haç gibiydi. Burnu Nazi selamı veriyordu. Pepe ise her şeye şaşırıyordu. Niye kendinin yardımcı seçildiğine de oldukça şaşırmıştı. Halbuki bu saflık becerisi yüzünden onu seçtim. Kendimi yanında iyi hissediyorum. Nazik ama sertçe konuşuyordum Almanla. Otoritenin burada kim olduğunu göstermek lazımdı.

– Buyrun oturun… senyör… buna alışın artık madem burada yaşayacaksınız.

Biraz itiraz eder gibi oldu Nazi. O kadar belliydi ki toplama kampı kokusu sinmişti sanki üstüne.

– Ben İsviçre’de yaşıyordum aslında ve sadece ziyaret…

Gene Nazi selamı verir gibi susturdum. O da muhtemel selamla karıştırdı bu hareketimi

– Tabii tabii…

Pencereden dışarı baktım. Odanın komutanlık odası olduğunu anlamasını istiyordum. Aşağıdaki adam Dulcania ile el ele uzaklaşıyordu. Çoktan Dulcania’nın ondan cüzdanı ile birlikte ayrılması lazımdı. Kalabalıkta kayboldular.

– Bakın senyör bu ülkeye her gün yüzlerce mülteci gelir. Kimi sizin gibi düzgün elbiseli, düzgün pasaportu, evrakları olan…
Bu sırada camdan bakıyordum. Basit bir polis numarası idi kenarındaki yansımadan bütün odayı ve Nazi’yi görüyordum.

– Kimi de çulsuz ve  kağıtsız…

Aşağıda sıraya dizilmiş olanlar arasında yüzlerinde silinmemiş kibirlerinden tehlikeli oldukları anlaşılanlar vardı. Muhtemel İspanyol anarşistlerdi. Tehlikeliydiler ama benim burada olmamı sağlıyorlardı. Her şey tehlikesiz olsa, çoktan benden vazgeçerlerdi. Ekmek paramdı onlar benim.. daha doğrusu saat. Üstleri aranıyordu. Nedense orada kalmış yük kasası kollarını dayadıkları yere dönüştü. Benimse başka işim vardı.

– Ancak bazen kağıtlar yalan söyler senyör. Dedim ya size senyör demeliyim. Burada kalma niyetiniz var çünkü. Buna alışın diye… Ne diyordum… İşte bizim görevimiz bunları ayıklamak… İyi ile kötüyü… Elemek…

Nazi sessiz, elinde bastonuyla yanıma yaklaştı. Bu konuşmanın olacağını bilen birisiydi.

– Anlıyorum kutsal bir görev. Senyör Jimanez bundan söz etmişti.

Jimanez! İçişleri Bakanı… Rahatladım uzun konuşmalara gerek kalmamıştı. Saatime bakmak geldi içimden ya da yeni saatlere.

– Ah neden daha önce söylemediniz. Sebastian neden çay getirmiyorsunuz konuğumuza?

Pepe hareketlendi. Nazi… Artık zaten kesinlikle Nazi’ydi. Eliyle dur işareti yaptı. Onunki de selamın izini taşıyordu ya da ta kendisiydi.

– Yok yok teşekkürler komutan ama müsaadenizle çıkayım biliyorsunuz yol yorgunluğu…

– Buyrun buyrun neden olmasın…

– Saygılarımla komutan görüşmek üzere.

Güldüm. Gerçekten içimden gelerek.

– Muhakkak senyör muhakkak…

Bastonu önümde kaldı. Kapıdan çıkarken Pepe bastonun farkına vardı. Tam bağıracaktı. Yine elimi kaldırıp ‘dur’ dedim. Bugünün favori hareketi buydu. Bastonu elime aldım. Sapını yavaşça çevirdim.

– Bazı şeyler unutulmaz Pepe… Terk edilir.

DEVAM EDECEK…

YAZARIN DİĞER YAZILARI