El Turco 2: Fernando ve Dulcania

Pazartesi, 20 Ağustos, 2018
Buenos Aires... İkinci Dünya Savaşı'nın hemen sonrası... İspanyol devrimcileri, Naziler, Patagonya'nın anarşistleri, Peron, iktidar, para, Tango, aşk ve kim olduğu bilinmeyen gizemli bir adam: El Turco! Bir labirent öykü. Bir Metin Yeğin polisiyesi...

FERNANDO…

Bir sürü şeye çok kızgındık. Bardakları tam doldurup masaya doğru gelirken. Bir fıçı -yangın bombalarına- öyle diyorduk, gelip bizim bira fıçılarını vurdu. Ondan önce geniş bir delik açmıştı tabii duvarda. Delikten pike yapan Alman uçaklarını görüyorduk. Gamalı haçlar gelip geçiyordu. Son dört bira elimde kalmıştı. Bizimkiler masada oturmaya devam ediyorlardı. Masanın üstü cam kırıklarıyla doluydu. Onlar hâlâ masadaydılar. Galiba Lu kalkmıyor diye Pancho da kımıldamıyordu. Lu; Barcelona tiyatrosunun en güzel aktristi. Sanki sayfiyede bir göl kıyısında geç kalmış bir bira servisini bekliyorlardı.

– Biraları getirmeyecek misin dedi Lu aynı huzurlu sesle.

Uçaklar artık delikten geçmiyordu. Gidiyorlardı. Birayı vurup görevlerini yapmış gibiydiler. Son fıçı, son bira fıçısını vurmuştu galiba. Gelirken ayağım gelmedi. Takıldı sandım. Düşerken bira bardakları birbirlerine çarparak dağıldı. Bacağımı çekmeye kalktığımda birkaç nota sesi geldi. Eğer piyano tuşlarının sesini duymasaydım kopmuş olduğunu düşünecektim. Lu ve Pancho koşarak yanıma geldi. Otelin ikinci katındaki piyanonun do minör parçasını bacağımdan söktüler. Do ve re tuşları, baldırımda aynı kendileri gibi iki tuş izi bırakmıştı.

– Bize bir piyona ve bira borçlusun dedi Lu. İşte o biraları getiriyordum neredeyse 10 yıl sonra.

Lu hâlâ çok güzeldi. Üstünde sıradan bir elbise, muhteşem bir sahne kostümü gibi duruyordu. Bir kolu masanın altından sarkıyordu.
Masaya koydum biraları sağ salim ve neredeyse 10 yıl sonra. Bardaklar havalandılar hemen. Köpükleri birbirlerine karıştı.
– Tekrar buluşmamıza
Pancho: Dostluğa
Lu: Devrime
– İspanya’da devrim mevrim kalmadı Lu… dedim. Üzgün.

Ne Lu ne de onun coşkusu bana aldırmadı bile…

– İspanya’da kalmadıysa Arjantin’de, Şili’de dünyada nerede ve nasıl olursa…
– Ben aşkı tercih ederim sinyorita!

Bunu diyen oydu, El Turco. Masanın yanında aniden belirmişti. İşte o gün ben tanıştırdım onları. Tabii ki önce Lu. Eğer masada Lu varsa hiç kimse önce ondan başkasını göremez.
Sonra herkes bana döndü. Ayağa fırladım.
– El Turcooo! Amigo benim Türk dostum! El Turco bana sarıldı ama gözü hâlâ Lu’daydı. Yani hâlâ Pancho ile tanışmış sayılmazdı. Pancho’nun koca cüssesi bile Lu’nun etkisini sarsamıyordu. Ben de tanıştırmanın zevkine varmak istiyordum. Onları tanıştırmak çok hoşuma gitmişti. O akşam ne yapsam çok hoşuma giderdi.
– Sizi arkadaşım El Turco ile tanıştırayım çok..
El Turco sözümü kesti:
– Çok uzun bir yolculukta… gemide tanıştık
– Bunlar benim yoldaşlarım Madrid’ten, Barcelona’dan… Bu Pancho…
Pancho hararetle elini sıktı her zamanki gibi ve işte böyle tanıştılar…
– Bu da Lu.
El Turco elini uzattı. Eli havada kaldı. Lu bira bardağını tuttuğu sol eliyle bardağı masaya bırakıp elini sıktı. Biraz duraksadı El Turco ama devam etti gözlerini bir an bile ayırmadan.
– Aşk diyordum sinyorita… Lu’yu tanıyan bizler için bu çok normaldi. Bu hep böyle olurdu.
Lu güldü.

– Ben de öyle diyordum senyör ben de…

Tango yapanlar iyice masaya yaklaştılar. Neredeyse masaya çıkıyorlardı.
Neredeyse bütün bar tango yapmaya başlamıştı. Kalabalık yapılan bir şeyi severdi Pancho. Hele dans etmeyi, her zaman severdi.
Pancho Lu’yu belinden tutup dans etmeye çekti. El Turco’nun önünden hafif bir uçuşla uzaklaşmış oldu Lu. Son anda boş bira bardağını kaptı.

– Dans ederek bira almalı o zaman.

– Her şey dans edilerek yapılabilir. Dedi Pancho. Lu kendisini Pancho’ya bıraktı. Pancho koca bir cüsse ile iki üç dönüşle, adeta kimseye dokunmadan ama kalabalığı yararak bara doğru uzaklaştılar. Denizi dans ederek yaran Musa gibiydiler.

El  Turco beni onları hayranlıkla seyrederken yakaladı.

– Bulmuşun seninkileri
– Biz… her yerdeyiz. Pancho iki kere hayatımı kurtardı.
Güldü El Turco:

– Savaşırken de böyle şişman mıydı ?
Ben de gülüyordum. O akşam her şeye gülebilirdim.

– Neden olmasın ki? Herkes atletik mi olmalı! Faşist misin sen!
O gene gülüyordu ama onu iyi tanıyordum sevmişti onları.

– Haklısın da düşmanın yemeklerini yiyerek mi onlara hasar veriyordu?

Yine güldüm;

– Hem yemek yiyordu hem bomba yapıyordu. Yağmur suyundan bile bomba yapar o…
– Peki Lu?

Biraz sustum. Lu nasıl anlatılırdı ki…

– Hayatımda tanıdığım en cesur kadındır o. Barcelona tiyatrosunun en, en iyi aktrisi, en iyi dansçısı..
– Ya kolu? Koluna ne oldu
– O da başka bir hikaye… Ve sadece bu kadar değil oyun yazarı, şarkıcı…
Tek elinde 3 bardakla Lu geldi. Sonunu duymuştu ekledi;
– Ve garsonu…
El Turca gene sadece onu görmeye başladı.

– Ve güzel kadını…
Birbirlerine baktılar. Bu bakışları biliyordum. Sanki öpüşeceklerdi.
Birden birisi, bir kadın aralarına girdi, El Turco’yu dudaklarından öptü.

– Ah sevgilim! Neredesin her yerde çılgınlar gibi seni arıyorum

El Turco’yu kolundan tutup çekti götürdü. Onların yerine Pancho ve başka bira bardaklarıyla geldi.

– Dulcania! Yankesici kızın sevgilisi mi El Turco… Arkadaşın… dedi.

.

 

DULCANİA

Doğrusunu söylemek gerekirse onu ilk gördüğümde av olarak seçmemin nedeni öpüşmemizin güzel olacağını düşündüğüm içindi. İş için de olsa, çirkin dudaklarla öpüşmek istemem ben. Yankesici filan herkesin seçiciliği olmalı bence. Annem bana yemek seçme der ama neyse El Turco’yu öyle av seçtim. Gemiden inen yolculardan en derisi kalın yani zengin görünenlerden biriydi. İşlemleri yeni bitmişti. Yanı başında polis şefinin yardımcısı vardı. Umursamıyordum. İş ortağı sayılırdık. En azından onlar böyle düşündüklerinden, kazandıklarımızın yarısına el koyuyorlardı. Hemen dudaklarından öptüm. Demiştim ya zaten güzeldiler. Belki profesyonelliğe sığmayacak şekilde biraz uzun sürdü. Bırakıp gözlerine baktım. Parlıyorlardı.
– Ah Sebastian sevgilim savaştan hiç dönemeyeceğini zannettim.
Yüzlerce kez oynadım bu sahneyi. O gülümsüyordu. Oldukça çekiciydi. Elimi belime sardı. Hoş hissediyordum ama ‘işle aşk karıştırılmaz’ der annem. Ben işime devam ettim.
– Ama sevgilim senin alnındaki yara izin…-elimi alnına götürdüm. Alın yazısı elimin altındaydı ama yara izi yoktu tabii ki…
– Yoksa senyör… Siz… Siz Sebastian değil misiniz? Çok özür dilerim senyör çok özür… Onun tavrında hiç değişiklik yoktu. Gülümsüyordu.
– Neden Sebastian gibi güzel öpüşemiyor muyum?

Galiba hoşlanmış olduğumu anladı ya da bakışımı yakaladı.
– Ah senyör ben savaşa giden nişanlımı bekliyorum. Siz ona o kadar benziyorsunuz ki. Sadece yara iziniz yok.
Bir kez daha okşayarak alnına dokundum. Pek de ayrılmak istemiyordum.
– Ah senyör çok özür dilerim ama gitmem lazım. Sebastian’nın annesi de beni bekler. Kadıncağız oğlunu bekliyor… 5 yıldır.
Kolundan sıyrılarak uzaklaşıyordum. Elim kaldı onda. Kurnazca gülüyordu. Elimdeki cüzdanımı alıp iç cebine yeniden koydu. Kurnazca gülüyordu. Şef yardımcısına gözüm kaydı o diğer bir adamla konuşmaya dalmıştı. Adam Almandı kesin. Elinden pek kurtulma şansım yoktu.

– Sanırım zavallı anneye benim oğlu olmadığımı kanıtlamak için cüzdanımı aldınız senyorita…
Ukalaydı bir de. Korkmuş gibi bakmaya çalıştım.
– Öpüşünüzden başka her şey uyduruk senyorita.
Kendisine çekti bir daha öptü. Elini göğüsüne sokup cebine doğru götürdü. Göstererek.

– Baş parmağınız senyorita cebimden cüzdanı çekerken…
dedim ya çok ukalaydı. O an o kadar çok parçalamak istedim ki:
– Kalbime dokunmamalı… Çok hassas kalbim vardır sinyorita
Bıraktı. Koşarak gidiyordum. Kaçtığım için değil, kızgınlıktan.

DEVAM EDECEK…

YAZARIN DİĞER YAZILARI