El Turco 1: Pancho ve Fernando

Pazar, 19 Ağustos, 2018
Buenos Aires... İkinci Dünya Savaşı'nın hemen sonrası... İspanyol devrimcileri, Naziler, Patagonya'nın anarşistleri, Peron, iktidar, para, Tango, aşk ve kim olduğu bilinmeyen gizemli bir adam: El Turco! Bir labirent öykü. Bir Metin Yeğin polisiyesi...

PANCHO

Tünelin içinden çıktım. Genişletmiştik ama yine de dardı. Üstümü silkeledim. Yere düştü topraklar. Birkaç taş parçası inatçıydı. Cekette açtıkları deliklerde kaldılar. Aldırmadım. Evin içi biraz toprak oldu. Artık önemsizdi. Evin kapısını açtım. Cebimden sarkıp peşimden gelen fitili tutuşturdum. Dış kapı zaten açıktı. Ateş tünelin içine doğru koşarken ben dışarıya vardım. Congreso meydanıydı. 8-10 adım atmıştım. Büyük bir patlama oldu. Umduğumdan büyüktü. Sağa sola saray kapısı parçaları düştü. İçişleri bakanının kapısıydı. Kendisi yoktu içeride, başka kimse de. Meydanda kim varsa önce bir donup kaldılar. Sonra hepsi oraya doğru baktı. Sonra alevlere doğru koşmaya başladılar. Ellerinde ne varsa hiç bırakmıyorlardı. Hep böyle oluyordu. Pek acele etmedim. Bazıları arabadan inip koştular. Polisin biri nedense havaya ateş etmeye başladı. Sadece bir motor köşede sakin duruyordu. Üstünde Fernando beni bekliyordu.

– Abartmışsın, dedi.

– Abartmışım, dedim. Hâlâ patlamaya devam ediyordu. Köşeden polis arabalarının önce sesleri sonra kendileri görünmeye başladı. Plaza de Mayo’ya doğru motorla yol aldık. Fernando çok acele etmiyordu. ‘Sağa sap’ dedim, o sirenlerden duymadı. Omuzundan tutup sağa çektim. Gene abartmışım, sendeledik. Düşüyorduk. Belindeki rovelver yere düştü. Garip bir şekilde yerde iki kere sekip kaldırımın kenarına gitti. O sırada kaldırımdan bir tanıdık geçti gibi geldi. Bu sefer Fernando’yu omuzundan çekip motoru durdurdum. Polis ışıkları yüzünü aydınlatıyordu. O bana, şaşkın bakıyordu. Rovelvere koştum. Rovelver değildi. İrice bir elmaydı düşen. Gitmişken aldım yerden. Fernendo elma için niye durduğumuzu anlamadı. Madem aldım diye yemeye başladım. Şişman olduğum için yeni bir efsane başlangıcıydı bu. İçişleri bakanlığı binasını bombaladıktan sonra yere düşen elmayı almak için motoru durdurmak! O yüzden böyle sekti diye düşündüm. Zaten bir rovelver o kadar sekmez diye, yine gözümün önüne, nasıl sekmiş olduğu yer geldi. Gözümün önünden bunu geçirirken tam arkadan geçen tanıdık El Turco’ydu gibi geldi. Acele ile uzaklaştık. Sadece polis sirenleri değildi bunun nedeni, yetişmemiz gereken yerler vardı.

FERNANDO

Gene geç kaldı. Motoru çalıştıralı epey olmuştu. Benzini biter diye korkuyordum. Çalıntı olduğu için ne kadar benzini olduğunu bilmiyordum. Pancho kapıdan çıktı. Arkasından alevler parladı. Ses sanki sonra geldi. O gayet sakin yürüyordu. Başının yanından birkaç tahta parçası uçtu. Galiba ağzında sigara vardı. Yaklaştığında bir fitil parçası olduğunu anladım. Kibrit çöpü gibi çiğniyordu. Fitilin diğer parçası ortalığı yakmaya devam ediyordu.

– Abartmışsın, dedim.

– Abartmışım, dedi. Motora oturdu. Motor çöktü. Polis sirenlerinin olduğu yere doğru sürdüm. Çok iyi bilmiyordum. Buenos Aires’e geleli henüz iki ay olmuştu. Biraz sonra ışıkları da yüzümüze vurdu. Pancho belimden sağa sola çevirip beni yönlendiriyordu. Tam dönerken Lu’nun verdiği elmayı havada gördüm. Hızla asıldı Pancho. Neredeyse düşüyorduk. Elma için durdurdu dedim. Her zaman sakin, her zaman açtı. Dönüp ona baktığımda kaldırımda El Turco’yu gördüm. Polis ışıkları yüzünü yalıyordu. Neden durdunuz diye bakıyordu. Pancho ona aldırmadan elmayı kapıp geri döndü. Hızla uzaklaştık. Yetişmemiz gereken yerler vardı. Pancho tek elini belimden ayırmış elmayı yiyordu.

El Turco’yu ya görmedi ya görmezden geldi. Onları iki ay önce ben tanıştırdım. Bu kıtaya geldiğim gündü. Bardaydık. Anabella’da;

‘Çok kalabalıktı. Tango çalıyordu. Ellerim çok doluydu. Kulplarından tuttuğum üç koca bira bardağı, Corizo ve peynirle dolu iki tabak vardı. Her yer tangoyla dans eden erkeklerle, kadınlarla doluydu. Masalar da onların arasında sanki dans ediyorlardı. Bütün bu kadar şeyin arasında bile duyuyordum. Pancho bağırıyordu. Sesini neşesinden tanıyordum.

– Biraları yine dökme sakın! diyordu.

Gülüyordu. Ona bakarken gerçekten döküyordum. Corizolar tabakta kenara kadar gelip, düşmekten vazgeçip geri döndüler.

– Madrid mi burası! Bu sefer gider yenilerini alır, diye bağırıyordu Lu. Hayatımda tanıdığım en güzel kadındı. Son görüşmemizi hatırlıyorlardı. Faşistler Alman uçaklarıyla Madrid’i bombalıyordu. Bir otelin restoranındaydık. Bar ve biz bombalanmadan mümkün olan en fazla birayı içmeye çalışıyorduk galiba.

DEVAM EDECEK…

YAZARIN DİĞER YAZILARI