Minnet: ‘Milli’ burjuvazinin doğum izi

Cuma, 17 Ağustos, 2018
Türkiye’nin ‘milli’ burjuvazisi, daha ortaya çıkışında, devlet himayesinde kapitalistleşme ayrıcalığına karşılık, özerk bir sınıf olma, siyasal iktidar karşısında hak iddia etme, ‘daha çok para kazanmak’ dışında bir talep öne sürme haklarından vazgeçmişti. Ekonomik hegemonyasını korumak karşılığında devleti yöneten siyasal kliğe boyun eğmek ‘milli burjuvazimizin’ doğum izidir.

Türk Lirası’nda bir süredir devam eden değersizleşmenin tepetaklak bir düşüşe dönüştüğü ağustos başından bu yana yaşanan ‘kriz’, sadece finansal ve ekonomik sonuçlar değil, zaten genellikle bunlarla birlikte seyreden siyasal hegemonya mücadeleleri ve bloklaşmalar açısından da önemli sonuç ve dönüşümler üretecek belli ki. Türkiye ekonomisi için sarsıntı emareleri, Türkiye’nin önemli ekonomi-politik bilimcileri ve yazarları tarafından yıllar öncesinden başlayarak işaret edilmiş; hatta bugünkü tablo büyük oranda öngörülmüş, resmedilmişti. Türkiye’de devlet aygıtına hükmeden siyasal iktidar bloku da –toplumun ve tarihin devinimine bakışındaki [en genel ifadeyle sağcı] çarpıklığa rağmen– ‘saha bilgisi’ sayesinde bu iktisadi ve uluslararası ölçekte siyasi krizin koşar adım geldiğini gördü. Önce rejimin siyasal formunu ve devlet çekirdeğinin örgütlenmesini temelden değiştiren anayasa referandumunun, ardından bu yeni rejimin geniş olanaklarına sahip olabilmek için gidilmiş ‘acil seçim’in; neredeyse bir buçuk yıllık bir süreye sığdırılması bundandı. Her iki sürecin de mecburi aceleci adımlarla ve mevcut güdük yasal sınırları bile ihlal eden bir güç uygulanarak kotarılması, iktidar blokunun, yaklaşan altüst oluşun zamanlamasına ilişkin de doğru bir sezgiye sahip olduğunu gösteriyor.

AKP karşısındaki burjuva siyasal muhalefet ise tersine, gelen bu krizi, popülist bir seçim aksesuarı olarak görmekten öteye gidemedi. Neoliberal ekonomi-politik rejimin Türkiye ayağının, uluslararası etki ve sonuçları da olacak şekilde sarsılacağı ortada olmasına rağmen, bir başka birikim ve bölüşüm modeli önerecek yetenekten yoksundular. AKP-Erdoğan iktidarı, 16 yılın sonunda sadece devlet aygıtı-bürokrasisi ile egemen sınıflar arasındaki bağıntıları değil, kendi muhalefetini de dönüştüren bir siyasal hegemonya kurmayı başarmıştı. O ‘muhalefet’, yaklaşan buhranı işaret etmek yerine, ücret ve sosyal yardımların artışı ile kamu harcamalarında tasarruf odaklı demode bir iktisadi vaat evreninde tıkanıp kaldı. Borçlandırılmış ücretliler ve bizzat besleyip büyüttüğü siyasallaşmış sosyal yardım ağlarından yararlanan yoksullar söz konusu olduğunda AKP daha ‘gerçekçi’ görünmeyi başarıyordu. Ülkenin göğünde asılı ‘kriz ve zor günler’ tablosuna sistem dışı bir müdahaleyi gerçekleştirebilecek toplumsal güçlerin, emekçiler ve tüm yönetilen sınıfların zayıf örgütlülüğü ve siyasal dağınıklığı bir alternatif üretmeyi olanaksız hale getirdi. Giderek devletin çekirdeğiyle bütünleşen, onu yutan ve onun tarafından yutulan fraksiyonlarıyla iktidar bloku, kırılgan da olsa bir tahkimatı sağladı. Burjuva muhalefetin payına da, 24 Haziran’ın kendinden önceki aktörleri tasfiye edecek etkisine öncelikle maruz kalmak düştü.

AKP ve Erdoğan’ın siyasal alandaki bu el üstünlüğü, büyük sermayenin zaman zaman gelişmeleri izleyen ve tereddüt yaşayan, ama 16 yılın genelinde iktidarla uyum, işbirliği ve destek ilişkisinde olan kesimlerini de tam anlamıyla yanına çekmesini sağladı. Türkiye’nin ‘milli burjuvazisi’, 2018 krizi karşısında, neredeyse tam mevcutlu olarak siyasal iktidarın yanında şimdi. Devlet, siyasal bürokrasi ve egemen sınıf fraksiyonları arasında bir kez daha geniş çaplı bir ittifak sağlamış durumda. Bu müttefikliğin temelinde, yaşanacak ekonomik kayıpları çalışan sınıfların omuzlarına yükleme mutabakatının yattığı biliniyor. Siyasi egemenlerle büyük patronların cilveleşmeleri, her türlü dirençten yoksun, mecalsiz birer bürokratik aygıta dönüşmüş olan sarı sendikaların dışında kalan, zaten oldukça sınırlı güce sahip emek örgütlerinin ve toplumsal muhalefet güçlerinin uzun süredir ağır baskı altında tutulduğu koşullarda gerçekleşiyor. ‘Milli burjuvazi’, içerdiği risklere aldırmadan her fırsatta “OHAL sayesinde grevleri engelledik” ya da “en çok bizim zamanımızda kazandılar” açık sözlülüğünü gösteren Erdoğan’ın ‘hakkını teslim ediyor’… ‘Yeşil sermaye’, ‘AKP burjuvazisi’, ‘yeni elitler’ gibi isimlerle anılan Yeni Türkiye sınıflarıyla ‘İstanbul sermayesi’ namlı büyük burjuvaziyi aynı saçağın altına toplayan refleks; vaktiyle İşveren Sendikaları Konfederasyonu Başkanı Halit Narin’in, 12 Eylül rejimini “20 yıldır işçiler çok güldü, gülme sırası bizde” sözleriyle selamlaması gibi açık ve pervasız demeçlerin benzerlerini üreterek iş görüyor. Sanayicisinden inşaatçısına, Sabancı’dan Ülker’e, powerpoint sunumuna verilen ‘toplu güvenoyu’ndan “sosyal medyaya kimlik numarası ile girilsin” tekliflerine uzanan bir hat ve çeşitlilikte sergilenen gayretkeşlik, eskisiyle yenisiyle bu egemen sınıfların ‘köklü bir gelenekte’ buluştuğunu gösteriyor: Ekonomik hegemonyalarını korumak ve bir sınıf olarak kollanmak karşılığında devlet aygıtını yöneten siyasal-bürokratik kliğe boyun eğme geleneği…

 

İmparatorluğun çöküşüne ve modern Türkiye’nin ortaya çıkışına, Meşrutiyet ve Cumhuriyet dönüşümlerine eşlik eden, organik devamlılığa sahip sivil-asker devlet bürokrasisi, milli bir burjuvazi inşa/himaye ederken, iki tarihsel olayın, 1915 ‘Ermeni Tehciri’ ile 1919-23 göç ve mübadelelerinin yarattığı ‘olanaklardan’ yararlandı. Gidenlerden geriye kalan mülk ve servetlerin el değiştirmesi bir Müslüman-Türk burjuvazisinin ihyası olarak uygulandı. Ve bu sermaye ‘bölüşümü’nde kimin ne kadar pay alacağına, siyasi otoritenin karar vermesi bürokrasinin iktidar ortaklığını sağlama aldı. Devlet bürokrasisi ile yeni ve ‘yerli-milli’ burjuvazinin simbiyoz yaşamı böylelikle başladı. ‘Milli burjuvazi’ kendi sınıfsal çıkarlarını otoriter bir rejim aracılığıyla savunan siyasal iktidarlara karşı, herhangi bir özerklik talep etmeden, ekonomik imtiyazlarla yetinmeyi bilerek davrandı. Siyasal iktidar üzerinde doğrudan bir hak iddia etmeyerek, burjuva demokrasisinin temel niteliklerine ilişkin bir talep öne sürmeyerek, devlet himayesinde kapitalistleşme ayrıcalığını kazandı. Bugünün başlıca büyük sermaye gruplarını oluşturan fraksiyonlar, kendi kapitalist gelişimlerini de borçlu olacak şekilde girdikleri bu çıkar ilişkisi kapsamında, her kritik dönemde devletin yanında yer aldı. Bugün de utangaç bir ‘pazarlık’ kozu olarak gösterebildikleri tek şey, mevcut siyasal iktidarı Avrupa hükümetlerine yeniden takdim etme gayreti olmalı.

Beş yılı aşkın süredir sürekli siyasal-ekonomik kriz koşullarında var olabilen, artık bu krizlere yaşamsal düzeyde ihtiyaç duyan siyasal iktidarsa, bu kez çok daha çetin bir ceviz karşısında sınanırken, tüm burjuva fraksiyonların ‘milli birliğini’ sağlamanın, uluslararası pazarlıkta gücünü artırmasını umuyor. Ve toplumu da ‘aynı gemi’ metaforuyla, usul itirazlarını bile ‘hainlik’ olarak damgalamaya hazır bir tek seslilikle etkisizleştirmeye çalışıyor.

Türkiye, kendi içsel krizleriyle 40 yıllık neoliberal küresel denklemin krizinin birleştiği bir büküm noktasında. Zor zamanlarda en dramatik sonuçlar pahasına birbirine sarılan ‘yerli’ burjuvazi ve devlet bürokrasisinin, hasarın çoğunu toplumun üstüne yıkmak paydasındaki ittifakını, ‘milli’ bir cephe olarak dayatmayı sürdüreceği görülüyor. Daha adil bir bölüşüm düzenini, Kürt sorununun çözümü başta olmak üzere, burjuva anlamda demokratik hak ve özgürlükleri sağlayabilmekten çok uzak bir statüko cephesi bu. Daha şimdiden kitlesel işten çıkarmalar, ücretsiz izinler ve başka hak gasplarıyla krizin ilk şoklarına maruz kalan halk sınıfları, milliyetçi angajmanın etkisini kıran aktif bir özne olarak bu tarihsel ana katılmadıkça, o statüko ‘fırtınadan arta kalanlarıyla’ yola devam edecektir.


Hakkı Özdal kimdir?

1975 yılında doğdu. İTÜ Malzeme ve Metalurji Mühendisliği'nden mezun oldu. 1996'dan itibaren, Evrensel Kültür dergisinde, Evrensel, Referans ve Radikal gazetelerinde editörlük ve yazarlık yaptı.

YAZARIN DİĞER YAZILARI