Musa Özuğurlu
Musa Özuğurlu

Erdoğan 'yeni dünyada' kararlı mı?

Salı, 14 Ağustos, 2018
Yeni bir dünya elbette var. Ama bu sizin ne kadar kararlı olduğunuzla da alakalı. Hazar Denizi anlaşması, BRICS, ŞİÖ, Ortadoğu’da “direniş ekseni” gibi oluşum, örgütler çoktan yolunu aldı. Elbette ideal değiller ama bir kimlikleri var ve ne için savaştıklarını, mücadele ettiklerini, gelecekten beklentilerini biliyorlar.

Cumhurbaşkanı Erdoğan New York Times’a yazdığı makalede İsmet İnönü’nün “yeni şartlarla yeni bir dünya kurulur ve Türkiye de bu dünyada yerini bulur” sözlerini hatırlattı.

Gerçekten yeni bir dünya var ve Türkiye bu yeni dünyada yerini alabilir mi? Ortadoğu tarafını ele almaya çalışalım:

Atatürk’ün ve eski cumhurbaşkanlarından Ahmet Necdet Sezer’in dostane ve ilişkileri geliştirme, dayanışma temelinde yaptıkları girişimlerin dışında tarihimizde “fetih, ümmet” düşüncesi ile “Ortadoğu’ya yönelim” kabaca 3 kez yaşandı. Birincisi Padişah Yavuz döneminde. O dönemde de diplomasi vardı kuşkusuz ama Yavuz’un başarısını sağlayan askeri gücüydü. Sonucunda hilafet İstanbul’a taşındı ve Ortadoğu’da yaklaşık 400 yıl sürecek bir Osmanlı hakimiyeti başladı.

İkinci yönelim, 2. Abdülhamit döneminde yaşandı. Abdülhamit, Yavuz dönemine göre şartların değiştiğinin ve “fetih” döneminin sona erdiğinin farkındaydı, bu nedenle bir yandan düveli muazzama ile denge politikası yürütmeye çalışırken diğer yandan “ümmet” temeli üzerinden yürümeye çalıştı.

Üçüncü yönelim Recep Tayyip Erdoğan (AKP) döneminde “Arap Baharı” öncesinde başladı. Batı ile “temelde” sorunlar yaşayan Türkiye, kendisini eski şaşalı günlere döndürecek stratejiyi Ahmet Davutoğlu’nda buldu. Erdoğan Abdülhamit gibi “dengeci, gücüne göre” ve “global” değil, Yavuz gibi fetihçi ve ümmetçi anlayışla Ortadoğu’ya yöneldi.

Bugün yaşanan sorunların temelinde bu stratejiye göre yaşanan yönelimlerin ve yönelimler sürecindeki hataların payını da sorgulamak gerekir.

Erdoğan’ın yönelimi (Davutoğlu’nun stratejisi) kabaca 4 temel anlayışa dayanıyordu:

– Batı ile dünya görüşümüz ve yaşam tarzımız farklıydı, oysa Doğu’da “titreyip kendimize dönebilir”, ayağa kalkabilirdik. Toplumsal bunalım yaşayan Batı karşısında iri ve diri bir cihan devleti olabilirdik.

– Osmanlı’nın hakimiyet alanlarında bıraktığı miras sadece Ortadoğu’da değil Balkanlar ve Kuzey Afrika’da da Türk suyu ile yeniden canlandırılmayı bekliyordu.

– Halifelik belki olmazdı ama İslam’ın sancaktarlığı tekrar bizim olabilirdi. İslam’ın yaşadığı bunalımın tek alternatifi ise unutulmuş Osmanlı geleneğinin yeniden “can vereceği” modern Türkiye Cumhuriyeti’ydi. 400 yıl boyunca topraklarında bulunduğumuz Arap-İslam coğrafyası kollarını açmış bizi bekliyordu. Müslüman Kardeşler ve anlayışı ile birlikte hareket edilerek İslam eski görkemli günlerine kavuşturulabilirdi.

– Batı ve Doğu arasında her anlamda en önemli istasyonuz. İkisi arasındaki köprü konumumuzu tıpkı gaz hatlarında olduğu gibi avantaja çevirebilir ve kimsenin vazgeçemeyeceği bir ülke haline gelebiliriz.

Bu temel çerçeve ne kadar gerçekçiydi?

Birincisi Osmanlı’yı geri getirmeye çalışmak artık toprak olmuş birini yeniden canlandırmaya çalışmaya benziyordu, imkansızdı. Bu sadece modern Türkiye Cumhuriyeti açısından değil, Balkan ve Ortadoğu coğrafyaları için de aynı durum geçerli. Erdoğan’a Ortadoğu sokaklarında verilen destek Osmanlı’dan dolayı değil, mezhepsel.

İkincisi Arap dünyasına tekrar hakim olup ekonomik nimetlerinden faydalanmak hayal. Kendi gelecek endişelerini yaşayan petrol zenginleri için de har vurup harman savurma dönemi bitti.

Üçüncüsü mezhepsel yaklaşımla (da) çıkılan yolda Mısır’da Müslüman Kardeşler balonu patladı, İran ve Suriye’ye yaklaşım tamamen yanlıştı. Dinin Ortadoğu’da en önemli saptayıcı olduğu düşüncesinin ne kadar geçersiz olduğu bugün artık daha net görülüyor.

Dördüncüsü Batı’ya ve kapitalizme olan sadakatin kurtarıcı olmadığı, stratejik ortak güzellemelerinin değersiz olduğu anlaşıldı.

Oysa bugün “yeni dostlar ararız” noktasına gelinmeden doğru stratejiler uygulanabilirdi.

“Arap Baharı” adı verilen sürece körükle yaklaşmayıp Libya, Mısır, Suriye gibi ülkelerde “devrim örgütlemeye” kalkışarak taraf olmayıp bu ve diğer ülkeler nezdinde diplomatik ağırlık ve arabulucu/akil devlet pozisyonu korunabilirdi. Bu başarılabilseydi bugün çok daha farklı bir durumda olunurdu.

İktidar Ortadoğu seferine çıkarken temel aldığı saikler doğrultusunda kendi vatandaşlarıyla bile kavgalı hale gelmez, toplumu ayrıştırmaz, yeni kimlikler üretmez barış içinde yaşayan ve güçlü bir toplum inşa edebilirdi. Muhalefet, Kürtler, Alevilerin hissiyatı çok daha farklı olurdu.

Rusya ve İran ile “geç kalınmış” olmaz iki ülkeyle de ilişkiler çoktan daha sağlam ekonomik, siyasi temeller üzerine oturtulabilirdi.

Suudi Arabistan-Katar kavgasında taraf olunmaz, Lübnan, Irak ve Mısır’da dışlanmaya sebep olacak politikalar yerine bu ülkelerle şimdiki gibi zor zamanlarda can simidi olabilecek çok daha rahat süreçler yaşanabilirdi.

Sadece ekonomik kaygılar bile bu ülkeler ile iyi ilişkiler geliştirilmesi için yeterli sebep oluşturuyor.

Mücadelenin başlığı ekonomik savaş olsa o da anlaşılır ama “komşularla sıfır sorun” söylemini kullanmasına rağmen bu iktidar yukarıda adı geçen hemen her ülke ile siyasi ve dinsel bir başlık altında sorun yaşamayı başardı. Bu sorunlar nedeniyle Türkiye bugün “ne oradadır ne de burada.”

Şimdi gerçeklerle yüzleşme zamanı. ABD ile yaşanan kriz yarın bir iki açıklama ile bitebilir. Ama bu ve buna benzer krizler Türkiye açısından son olmayacak. Çünkü Türkiye kimlik bunalımı yaşıyor.

Yeni bir dünya elbette var. Ama bu sizin ne kadar kararlı olduğunuzla da alakalı. Hazar Denizi anlaşması, BRICS, ŞİÖ, Ortadoğu’da “direniş ekseni” gibi oluşum, örgütler çoktan yolunu aldı. Elbette ideal değiller ama bir kimlikleri var ve ne için savaştıklarını, mücadele ettiklerini, gelecekten beklentilerini biliyorlar.

Türkiye ise bir yandan hücrelerine kadar Batı ve kapitalizm(in)e bağlı, diğer yandan her yeni krizle birlikte “diğer dünyanın” örgütlerinin bazılarına göz kırpıyor. Bu göz kırpmalar kavga dönemlerine rastladığı için haliyle inandırıcı bulunmuyor.

Son günlerdeki “hepimiz aynı gemideyiz” söyleminden yola çıkalım:

Türkiye bu yönelimleri ile her bir ayağı bir kayıkta olan adama benziyor.


Musa Özuğurlu kimdir?

Gazeteci. Mesleğe 1994 yılında başladı. Çok sayıda radyo ve TV kanalının haber merkezlerinde editörlük, muhabirlik, program sunuculuğu yaptı. 2010 yılında TRT Türk’ün Suriye temsilcisi olarak çalışmaya başladı. Suriye’de 2011’de başlayan süreci 2016 yılına kadar yerinde takip eden az sayıda yabancı gazeteciden biridir. Alanı Suriye başta olmak üzere Ortadoğu. Halen Artı TV’de hafta içi her gün iç ve dış gündeme medyanın yaklaşımını yorumladığı “Medya Kritik” ve iç ve dış gündemin tartışıldığı “Bu arada” haftalık programını sunmaktadır.

YAZARIN DİĞER YAZILARI