Krizle nasıl baş ettiler?

Pazar, 12 Ağustos, 2018
Bazıları pratik çözümler buluyor, şenlikli bir şekilde büyük marketleri yağmalıyorlardı. İri bir but - dana budu-, iki kasa kırmızı şarap, beş tuvalet fırçası, yedi tek ayakkabı gibi hızlı-çarpıcı ama enflasyondan ve devalüasyondan etkilenmeyen alışveriş yapıyorlardı.

Yattığımız odanın duvarını kaplamıştık, rutubetten düşen iki-üç karışlık bir yeri. 3-4 ay önce çıkan bir çeşit Arjantin pezosuydu. Gene bir salak başkan fotoğrafı vardı üzerinde ve birkaç gün içinde o da nemlendi. Merkez Bankası yazan kısmı hafif yosun tuttu hatta. Balkon kapısının kenarından sızıyordu duvarın içine su. Üst üste yapılmış birkaç kat boyayı pul pul dökmüştü. Biz de orayı parayla kaplamıştık. Para pul olmuştu.

Bankalar haftada 50 dolardan daha fazla ödemiyordu. İnsanlar kendi paralarını çekmek için uzun kuyruklarda bekliyordu. Arada paraları alıp kaçan bankaların önünde tencere tava çalıyor, bazen bankanın camlarını ele avuca gelen güzel ve ağır taşlarla aşağı indiriyor, sonra yine kuyruğa geri dönüyorlardı. Fotoğraf sanatçıları çektikleri kurşun deliği fotoğraflarını, -eğer duruyorsa- banka camlarına yapıştırıyor, camları kurşunlamış oluyorlardı. Sonra -eğer varsa- kendi paralarını çekmek için kuyruğa giriyorlardı.

Takas pazarlarında, Troque’lerde her şey bulunuyordu. Hem kendi mallarını satıyorlar hem de ihtiyaçlarını alıyorlardı. Çok kalabalık oldukları için, ‘kredi’ ile yürüyordu alışveriş. Kağıt para gibiydi kredi. Sadece üstünde bir başkan -çok muhtemel salak- fotoğrafı yoktu ve vergi kesilmiyordu. Galiba o salak başkan fotoğraflarıydı vergi vermemizin nedeni. Hizmet sektörü yaygın olarak vardı pazarda. Temizlikçi, müzisyen, çatı tamircisi, avukat, fahişe, doktor ve bir sürü şey sağlanabiliyordu Troque’nin kağıt kredileriyle. Sonra sahteleri basılınca fligranlı kredi bastılar. Pul para oldu.

Zaten birçok eyalet kendi parasını basıyordu. Kendi çalışanlarının parasını, kendi bastıkları kendi paralarıyla ödüyorlardı. Kısa bir süre geçerli oluyor sonra o da pul oluyordu ama yararlı bir şeydi. Duvarlar kaplanabiliyordu mesela. Zengin gösteriyordu odayı.

Bazıları her şeye rağmen olanlara aldırmıyordu. İktidarı dinliyorlardı dış düşmanlar, yüce tarih filan. Gündüz Vassaf’ın dediği gibiydi; ‘Mesleğimizin sıradan bir uygulamasıdır şizofrenlerin dünyasını onların diliyle paylaşmak. Hezeyanlarını, halüsinasyonlarını, siz de onlarla birlikte yaşayacak, düşmanlarını benimseyecek, korkularıyla korkacak, aranızda çatışma yerine güven ve diyalog zemini olacak’ Bunda tek değişiklik şizofrene uyanların doktor değil halkın bir kısmı olmasıydı. Kitlesel bir şizofreni haliydi yani. Halüsinasyonlar ve hezeyanlar toplu sünnet düğünü gibi herkesle kesişiyordu.

Bazıları pratik çözümler buluyor, şenlikli bir şekilde büyük marketleri yağmalıyorlardı. İri bir but – dana budu-, iki kasa kırmızı şarap, beş tuvalet fırçası, yedi tek ayakkabı gibi hızlı-çarpıcı ama enflasyondan ve devalüasyondan etkilenmeyen alışveriş yapıyorlardı.

Sadece Arjantin’de değildi bu. -İspanya’nın komün köyü Marinaledalılar, belediye başkanı Gordillo ile büyük marketlere giriyor. Temel malzemeleri market arabalarına doldurup, Gordillo hoparlörle, Vamos-Hadi dediğinde hep beraber hiçbir şey ödemeden dışarı çıkıyorlardı. “Nasıl ki dağda mahsur kalmış birisi, bir evin kapısını kırıp içeri girip ihtiyaçlarını alma hakkına sahipse, ekonomik krizde halkın temel ihtiyaçlarını bu şeklide alma hakkı vardır.” Diyordu-

Bu krizden topyekûn çıkmanın yolu mu ? Kapitalizmden çıkın krizden çıkarsınız…

YAZARIN DİĞER YAZILARI