Aydın Selcen
Aydın Selcen

Hülooğğ devrinin sonu

Pazar, 12 Ağustos, 2018
Deniz bitti, “hülooğğğ” devri bitti, doldur-boşaltla maçı çevirmek olanağı yok. Akılcılık, alnımızın yazısı. Olmalı. Etkinliği artırmanın yolu küçülmekten ve hedef küçültmekten, yaşamsal önceliklere odaklanmaktan, safra atmaktan geçiyor.

Mahut Vaşington seferine çıkılırken, “heyet göndereceğimize rahibi gönderelim, hem tasarruf etmiş, hem meseleyi huzur içinde çözmüş oluruz” yorumunu yapmıştım, şaka yollu. Belki şakaydı ama işin aslı da buydu. Zira, gördük heyet Vaşington’dan sekti, geri geldi. Geldi çünkü Ankara’nın yaklaşımı Vaşington için “non-starter”, yani menüde soğuk başlangıçlar arasında bulunamayacak cinsten. Böylece yemeğe oturmak da mümkün olamadı.

Buna karşılık, Ankara’nın ise yaklaşımı yemeğe oturmak ve oturmadan da menüyü belirlemekti. Daha önce yazdım, ABD’nin tek istediği kendi vatandaşı Rahip Brunson’un özgür bırakılıp, ülkesine iadesi. Hatta, anlaşıldığı kadarıyla artık Brunson’un yanına tüm tutuklu vatandaşları ve misyon çalışanları da eklenmiş. Ankara’nın dileği ise, ikili ilişkilerdeki tüm dikenli konuları tek seferde çözmek ve çözümü de kağıda döküp, altına imza atmak. Böyle yol alınabileceğini sanmıyorum.

Yol alınamayacak konular yalnızca ABD ile ikili ilişkilerde sorun yaratan İran yaptırımları, Fethullah Gülen, Fırat’ın doğusu, Halkbank’a verilecek ceza, Zarrab’ın ifadelerine dayanan olası yeni dava, İçişleri ve Adalet bakanlarına yaptırım değil. Genel olarak dış siyaset ve ekonomide tutturagelinen yolun sonuna gelinmişe benzer. Şimdiye kadar “dış mihraklar” yararlı birer halkla ilişkiler uydurmasıydı. Bundan sonra, gerçekten ABD’yi de, Rusya’yı da dış mihrak olarak karşımıza ya aldık, ya almak üzereyiz.

Hem Rusya hem ABD ile didişerek Suriye’de yol almak, ABD ile itişirken küresel ekonominin verili daralan durumunda ulusal ekonomiyi kamu harcamalarını dev inşaat projeleriyle artırarak düzeltmeye çalışmak. Bunların olanaksız olduğunu ve hedeflenenin tam aksi sonucu vererek, içinde bulunduğumuz zor durumu giderek ve hızla yaşanmaz hale getireceğini öngörmek herhalde kehanet değil.

Hazine ve Maliye Bakanı Albayrak, Cumhurbaşkanı (“Başkan”) Erdoğan’ın da damadı. Bu itibarla, yakın, sıkı çalışmalarının olumlu sonuç vermesi beklendi. Oysa Erdoğan devasa kamu projeleri açıklarken, Albayrak israfa son diyor. Erdoğan, dünyaya kafa tutarken, Albayrak sıkıntıların ekonomik açıklaması olamayacağını, siyasal nedenlerle açıklanabileceğini savlıyor. Tüm bunlar, Türkiye’yi izleyerek, tutum alan küresel güçleri, uluslararası dev şirketleri, yatırım fonlarına bu ülkenin öngörülemez ve yüksek riskli olduğunu düşündürtmüyor olabilir mi?

Bir yandan da zaten zayıflamış kurumlar, tam da bu kriz ortamında yıkılıp, baştan yapılmaya kalkışılıyor. Dışişleri’nin tepesindeki yeni yapılanma biçimine bakın, yeterli. Bürokrasinin yanında hukuk, insan hakları, anayasa, ifade özgürlüğü, akademya erir, eritilirken kapıyı, pencereyi kapatmak gözdeydi. Şimdi ekonomi erimeye, içine doğru çökmeye başladığında kapıyı, pencereyi kapatmak olası değil. Ahbap çavuş kapitalizmi, nepotizm, inşaat odaklı kalkınma modeli, dünyada dolaşımdaki paranın tükenmesiyle birlikte sınırlarına ulaştı.

Değerli gazeteci Kadri Gürsel uzun zaman önce bugünleri görerek iki kavramı dolaşıma sokmuştu: “aşağı doğru burgu hareketi” ve “toplum değil toplama dönüşmemiz.” Şimdi bu iki doğrultuda, dışarıdan içeri doğru baskıyla, adeta ensesine vurularak darağacına yürütülen bir idam mahkumu gibi ilerlememizi sürdürüyoruz zaman içinde. Hâlâ “aynı gemideyiz” teranesini yineleyenlerse, anladığım kadarıyla “gırtlağınıza dayanan bıçağı yalayın” dediklerinin ayırdında değiller.

“Umutsuz olmak” kuşkusuz ne bir diplomatın, ne şirket yöneticisinin benimseyeceği bir strateji özelliği taşımıyor. Buna karşılık ekonomide ayağını yorganına göre uzatmak, dış politikada imkan ve kabiliyetlerin (ekonomi dahil ve hatta başta) bilincinde olarak, kısıtlı kaynakları etkin kullanmak işin doğası gereği. Deniz bitti, “hülooğğğ” devri bitti, doldur-boşaltla maçı çevirmek olanağı yok. Akılcılık, alnımızın yazısı. Olmalı. Etkinliği artırmanın yolu küçülmekten ve hedef küçültmekten, yaşamsal önceliklere odaklanmaktan, safra atmaktan geçiyor.

Daha alçakgönüllü, daha insancıl insanlar olmalıyız. Dayanışmalıyız. Gidişat ise maalesef daha ilkelleştiğimizi, daha vahşileştiğimizi anlatıyor. Erdoğan Bayburt’ta konuşmaya başladığında, dolar kuru kaçtı, konuşma bitince kaça geldi? Ardından Albayrak yeni modeli anlatmaya başladığında kaçtan aldı, kaçta bıraktı. “Umutsuz olmak” strateji değilse, “bizim Allah’ımız var” hiç değil. Seçim nasıl kazanılır, iktidar nasıl korunurdan söz etmiyorum. Ülke nasıl batırılmazdan bahsediyorum. Geliyor gelmekte olan, etmeyin, eylemeyin, artık durun diyorum.

Dış siyasette de, ekonomide atılacak aklın gereği adımlar belli. Muhalefetin hali de, CHP’siyle, HDP’siyle ortada. Kimse ne Erdoğan’ı, ne AKP’yi “teslim oldular, geri adım attılar” diye sıkıştıracak değil. Erdoğan ne yapması gerekiyorsa, tek tabanca yapabilecek biçimde yetkileri aldı. Öyleyse tereddüte mahal yok. Bakınız, 2001’de Ecevit’e yazar kasa atan yurttaş bile, bugün “ülkemiz saldırı altında” diyor. Haberin altındaki yorumlarda kendi adıyla yazan bir hanımefendi de oldukça doğrudan bir ifadeyle (mealen aktarıyorum) böyle düşünüyorsa yazar kasasını münasip bir tarafa koymasını önermiş. Getirildiğimiz yer işte bu. Buradan hayır gelmez.


Aydın Selcen kimdir?

1969 İstanbul doğumlu ve Saint Joseph Lisesi ile Marmara Üniversitesi İngilizce Uluslararası İlişkiler Bölümü mezunudur. 1992-2013 arasında Dışişleri Bakanlığı'nda meslek memuru olarak çeşitli görevlerde bulundu. Son olarak 2010-13 tarihleri arasında Erbil Başkonsolosluğu görevinde bulundu. Merkeze döndüğü gün "memuriyetten istifa etti." Genel Energy petrol şirketinde bir buçuk yıl siyasi danışmanlık yaptı. 2015'den beri bağımsız olarak özellikle Irak ve Suriye konularında yazıyor. Galatasaray kongre üyesidir. Alaz adında bir kızı var.

YAZARIN DİĞER YAZILARI