Aydın Selcen
Aydın Selcen

İran yaptırımlarının anlamı

Çarşamba, 8 Ağustos, 2018
İran örneğinde, görünürde ABD yaptırım yoluyla İran’da rejim değişikliğini tetikleyebileceğini, olmadı hükümeti değiştirebileceğini, o da olmadı İran’ın Irak, Suriye, Lübnan ve Yemen siyasetlerini ehlileştirebileceğini hesap ediyor. “Görünmezde” ise, Suudi Arabistan ve BAE ile Mısır’ı İsrail’in güvenlik kaygıları ekseninde hizaladı, Suriye yükünü de Rusya’ya devredip hem Ortadoğu’dan el etek çekmek, hem Ortadoğu’da tasarladığı istikrarı yerleştirmek yaklaşımını benimsiyor.

Başkan Trump, Obama döneminde 18 Ekim 2015 tarihinde yürürlüğe giren çok taraflı nükleer anlaşmayı (“JCPOA”) çöpe attı. Şimdi, İran’a yönelik tek taraflı ABD yaptırımlarının ilk bölümü 7 Ağustos ve ikinci bölümü 4 Kasım 2018 itibarıyla uygulanmaya başlıyor. Özellikle ikinci bölüm, İran’dan petrol ve doğalgaz alımı ile İran Merkez Bankası’yla iş yapmayı kısıtlaması bakımından Türkiye’yi ilgilendiriyor. Çünkü bu defa Türkiye’ye ayrıcalık tanınması öngörülmüyor. İran, Türkiye’nin birinci ham petrol ve ikinci doğal gaz tedarikçisi ülke.

JCPOA’nın tarafları İran ve BMGK’nin daimi beş üyesi ABD, Rusya, Çin, Fransa ve Britanya ile Almanya (“P5+1”). Anlaşmanın P5+1 grubundan ABD dışında kalan beş imzacısı ABD’nin tek taraflı yaptırımlarını uymayacaklarını defaatle duyurmuşlardı. Son olarak, AB+3 (Almanya, Britanya, Fransa) Dışişleri Bakanları düzeyinde yaptıkları 6 Ağustos 2018 tarihli açıklamayla, UAEA’nın (16 Ocak 2016 tarihinden bu yana) İran’ı 11 kez denetlediğini ve anılan ülkenin JCPOA’yı ihlal etmediğini saptadığını vurguladı. ABD yaptırımları da, İran’ın silah yapma amaçlı nükleer faaliyetlere geri dönmesinden dolayı değil, Ortadoğu’daki istikrarsızlaştırıcı mevcudiyet ve siyasetini zorla durdurma hedefine yönelik.

Söz konusu açıklamada AB+3 ayrıca, İran’la petrol ve doğal gaz ticaretini sürdürmek, finans kanallarını açık tutmak, uluslararası anlaşmalar ile güvenliğe bağlılığı kanıtlamak ve İran halkını desteklemek saiklerini de vurguluyor. Esasen ABD Dışişleri Bakanı Pompeo da 22 Temmuz 2018 tarihinde Kaliforniya’da* yaptığı konuya ilişkin konuşmasında amacın İran halkını “40 yıldır iş başındaki kleptokrasi” rejiminden kurtarmak olduğunu dile getiriyor. Bu bakımdan belki ABD ile JCPOA’nin diğer imzacıları arasında hedef ayrılığı yok ancak yöntem ve vade farklılığı var.

Pompeo atıfta bulunduğum konuşmasında devamla, “İran rejimi içinde ılımlı siyasetçi lider bulmanın tek boynuzlu at aramaya benzediği, herhangi bir Hizbullah bağlantılı milisin aylık gelirinin Tahran’daki bir itfaiyecinin iki katı olduğu” gibi sert vurgularla, Ayetullah Hamaney dahil isim vererek pek çok üst düzey İranlı dini, siyasi ve askeri yöneticinin yasa dışı mal varlıklarını sıralıyor. İran konusunda geçtiğimiz günlerde uluslararası medyaya (kaynak gösterilmemek kaydıyla) konuşan ABD’li üst düzey yetkililer de şimdiden ülke sathına yayılan gösterilerde dış siyasetin değiştirilmesi ve mali kaynakların dışarıya değil içeriye ayrılması taleplerinin öne çıktığına dikkat çekiyor.

Burada klasik bir diplomasi çelişkisiyle karşı karşıya bulunulduğu söylenebilir: Sorun kaynağı ülkeyle (İran) iş yaparak, onu karşılıklı bağımlılık ve uluslararası kurallar çerçevesinde tutarak (“engagement”) mı, yoksa yaptırımlar (“sanctions”) yoluyla mı “hizaya getirmek” mümkün? Bu iki aracın doğru karışımı nerede? Yaptırımlar, cezalandırmak mı demek? Cezalandırma kötü niyetli kişilere mi halka mı yönelik? “Akıllı” yaptırım mümkün mü? Yaptırım, savaşı yahut mahcup tabirle “askeri müdahaleyi” önleyici seçenekse, ehven-i şer mi kabul edilmeli? Bu sorulara kolay yanıt verilemiyor.

ABD Hazine Bakanlığı’nın geçtiğimiz günlerde İçişleri Bakanı Soylu ve Adalet Bakanı Gül’e yaptırım uygulamasıyla gündeme gelen OFAC Dairesi halihazırda 145 İran bağlantılı kişiyi listesine almış durumda. İran’la iş yapmak demek, bu listeye alınmak riskini göze almak demek. Bu riski almak demek İran’la iş yapmak uğruna, ABD bağlantılı iş yapamamak ve o ülkedeki kaynaklarının bloke edilmesini göze almak demek. Bunun da ötesinde, ABD’nin yaptırım kararı alacağının duyulması dahi uygulama öncesinde pek çok uluslararası şirketi İran’la ilişkisini askıya almaya yöneltti.

Verili durumda, yani İran örneğinde, görünürde ABD yaptırım yoluyla İran’da rejim değişikliğini tetikleyebileceğini, olmadı hükümeti değiştirebileceğini, o da olmadı İran’ın Irak, Suriye, Lübnan ve Yemen siyasetlerini ehlileştirebileceğini hesap ediyor. “Görünmezde” ise, Suudi Arabistan ve BAE ile Mısır’ı İsrail’in güvenlik kaygıları ekseninde hizaladı, Suriye yükünü de Rusya’ya devredip hem Ortadoğu’dan el etek çekmek, hem Ortadoğu’da tasarladığı istikrarı yerleştirmek yaklaşımını benimsiyor. Trump, Kuzey Kore modelinde olduğu gibi, İran’la arzu ettiği koşullarla kol bükerek masaya oturmak seçeneğini de dışlamıyor.

İşin Ankara’ya bakan ucu da girizgahta belirttiğim üzere oldukça sivri. AB+3 açıklaması, daha önce de deneyimlenen biçimde, kimi ağır sıklet Avrupa şirketlerini İran’la işlerini Türkiye kolları üzerinden yürütmeye yöneltebilir. Yahut Türkiye, AB+3 şemsiyesi altına sığınmak için diplomatik çaba gösterebilir. Yapılmaması gereken ise bir yandan ABD’ye dayılanıp, diğer yandan bulanık suda şark kurnazlığıyla balık avlamaya kalkışmak olur. “Yalnız süvari” pozu kesilecek zamanlarda değiliz. Brunson, Hakan Atilla, Halkbank, New York’ta yeni dava derken tik-tak işleyen İran yaptırımları sayacı umalım gözden kaçırılmıyordur.

*En geniş İran diasporası beş yüz bin nüfusla Kaliforniya’da bulunuyor.


Aydın Selcen kimdir?

1969 İstanbul doğumlu ve Saint Joseph Lisesi ile Marmara Üniversitesi İngilizce Uluslararası İlişkiler Bölümü mezunudur. 1992-2013 arasında Dışişleri Bakanlığı'nda meslek memuru olarak çeşitli görevlerde bulundu. Son olarak 2010-13 tarihleri arasında Erbil Başkonsolosluğu görevinde bulundu. Merkeze döndüğü gün "memuriyetten istifa etti." Genel Energy petrol şirketinde bir buçuk yıl siyasi danışmanlık yaptı. 2015'den beri bağımsız olarak özellikle Irak ve Suriye konularında yazıyor. Galatasaray kongre üyesidir. Alaz adında bir kızı var.

YAZARIN DİĞER YAZILARI