Aydın Selcen
Aydın Selcen

Ver bankeri, al papazı

Pazar, 5 Ağustos, 2018
ABD artık eski sanık, yeni tanık Zarrab’ın ifadelerinden tasarlanan yaptırımların etrafından hangi mekanizmalarla dolanabileceğine dair mükemmel bir şemaya sahip. Demek ki müzakere olacaksa ancak Brunson bırakıldıktan sonra, Hakan Atilla’nın Türkiye’ye dönmesine ve İran yaptırımlarından ne denli bağışıklık elde edilebileceğine yönelik olacak.

Diplomat olmaya gerek yok, pazarlığın esasları bizim esnaf genlerimizde var: “Biz biraz imkanlarımızı zorlayalım, siz biraz ikram yapın, ortada buluşalım.” Keza diplomat olmaya gerek yok, olmayacak pazarlığın esasları da belli: “Hem Karaköse, hem şoför mahalli, hem bedava.” Haydi biraz da mandıra felsefesi ben kendi şeyimden ekleyeyim: “Diplomasi, mümkünü makulde aramak sanatı.”

Şimdi verilere bakalım, ABD ne diyor? “Benim” diyor, “senin ülkenin demokrasisiyle, hukukuyla, ifade ve medya özgürlüğüyle, içişleriyle, Kürt meselesiyle, ekonomisiyle vs. bir ilgim yok. Benim bir vatandaşım var Rahip Brunson, onu serbest bırak, bana gönder. Daha önce Deniz Yücel, Büyükada, Mathias Depardon örneklerinde olduğu gibi. Sonrasını, sonra konuşuruz.” ABD’nin dediğinin özü bu.

Uygulamada da, Senato Türkiye’yi (bir milyar ABD Doları katkıyla, tedarik zincirinin de parçası olduğu) F-35 programından çıkartmak için Savunma Bakanlığı’na (“Pentagon”) 90 gün süre vererek konu hakkında rapor istedi. ABD Hazine Bakanlığı, İçişleri ve Adalet bakanlarına Magnistky Yasası kapsamında yaptırım kararı açıkladı. Başkan Yardımcısı Pence de, Brunson ve ABD konsolosluk görevlileri serbest bırakılıncaya dek yaptırımların artarak süreceğini belirtti.

Türkiye ne diyor, ona da bakalım:

Dışişleri Bakanı Çavuşoğlu 26 Temmuz 2018 verbatim/İngilizce: “Noone dictates Turkey. We will never tolerate threats from anybody.” Yani, “Kimse Türkiye’ye emir veremez. Kimsenin tehdidine boyun eğmeyiz.”

Vaşington Büyükelçisi Büyükelçi Kılıç yine 26 Temmuz 2018 verbatim/İngilizce: “US Authorities failed to hear my explicit advice which I shared at all levels. My message was cristal clear; No one should expect Turkey to give in to threats.” Yani, “Her düzeyde paylaştığım sarih tavsiyelerimi ABD’li yetkililer duymakta yetersiz kaldı. Mesajım gayet açıktı, Türkiye’nin tehditlere boyun eğmesini kimse beklemesin.”

Dışişleri Bakanlığı açıklaması (1 Ağustos 2018 tarihli ve 207 sayılı) ise şöyle : “Hiçbir amaca hizmet etmeyecek söz konusu saldırgan tutumun karşılığı gecikmeksizin aynıyla verilecektir.”

İki gün sonra Dışişleri Bakanı Çavuşoğlu 3 Ağustos 2018 ASEAN toplantısı marjında Singapur’da ABD’li mevkidaşı Pompeo ile görüşmesinin ardından basına: “Biz Türkiye olarak her zaman diplomasiyle diyalogla mutabakatla çözmeyi arzu ettik. Yaklaşımımız da her zaman böyle oldu.”

Hazine ve Maliye Bakanı Albayrak aynı gün (3 Ağustos 2018) NTV’de: “Rasyonel bir akılla süreci yönetmek lazım. (…) ABD ile dünden daha iyi bir noktadayız. İlişkiler hiçbir zaman kopmaz. (…) Aynı evin içinde iki kardeş bile, kırk yıllık karı koca eşler bile her konuda anlaşamıyorlar. Bazen tartışıyorlar, sonra anlaşıyorlar.”

Nihayet Cumhurbaşkanı Erdoğan AKP Kadın Kolları Kongresi’nde (5 Ağustos 2018): “Halkbank’a bedel ödetme gayreti kimsenin haddi değil. (…) Ben de bugün talimatı veriyorum. ABD’nin adalet ve içişleri bakanlarının Türkiye’deki mal varlıklarını donduracağız, varsa.”

Diplomatik bir içeriğe sahip olmadıkları cihetle haklarında ABD hükümetince yaptırım kararı açıklanan içişleri ve adalet bakanlarının tepkilerini bilerek alıntılamadım. Çavuşoğlu ve Albayrak’ın yukarıdaki iki açıklamalarının ton ve içeriğinin, öncesinde halen Dışişleri Bakanlığı web sayfasında duran resmi tepkiyle, sonrasında ise Erdoğan’ın ifadeleriyle ne denli örtüşüp, ne denli ayrıştığının değerlendirmesini mümtaz okura bırakıyorum.

Eh hasbelkader iki sene de Vaşington’da görev yapmış ıskarta hariciyecilik olduğuna göre serde, biraz da Türkiye-ABD diplomatik ilişkilerinin doğası üzerine ahkam keseyim. Ankara’nın İsrail’le arası iyi olduğu sürece Kongre ile Yönetim (yani Başkan, Beyaz Ev ve Kabine) dengesini gözetir. İsrail’le siyaseten aranın düzelmesinin yegane nedeni buydu, şimdi durum malum.

Mevcut durumda, Türkiye’nin Vaşington’daki yegane ve en önemli müttefiki Başkan Trump’ın kendiydi. İnsani ilişkilerde belki önemsenmez ama Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın ricasını kırmayıp Ebru Özkan’ın serbest kalması için İsrail Başbakanı Netanyahu’ya telefon etmesi bile bunun bir göstergesi. Ancak o da Brunson dosyasının seyrinden “seni de takmıyoruz” mesajını almışa benzer.

Böylece, Kongre’yi, Beyaz Ev’i, Başkan’ı topluca Türkiye karşıtı bir çizgide hizalamayı başarmışız. ABD’de başkan yardımcılarının baktığı bir iş yok. Örnekse bir önceki Başkan Yardımcısı Biden Ortadoğu ile ilgiliydi, Erdoğan’la da kişisel bir iletişim kanalı açmayı başarmıştı. Pence’in ise dış siyasete hiçbir dahli yok. Buna karşılık, tam ABD’deki ara seçimler arefesinde, onların mukaddesatçılarıyla iletişimi yürüten Pence’i de durduk yerde karşımıza almış olduk.

Almanya, Ankara’nın önüne bir yaptırım listesi koyup, Deniz Yücel serbest bırakılmadığı takdirde bunların birer birer uygulanacağını iletmişti. Ve dediğini yaptı, Yücel de şimdi özgür. ABD, Almanya ve Rusya’nın yaklaşımını benimsemiş gözüküyor. Dolayısıyla müzakere yoluyla alınacak mesafe yok. Turpun büyüğü de heybede: İran yaptırımları ve özellikle petrol/gaz alımı kısıtlaması.

Üstelik ABD artık eski sanık, yeni tanık Zarrab’ın ifadelerinden tasarlanan yaptırımların etrafından hangi mekanizmalarla dolanabileceğine dair mükemmel bir şemaya da sahip. Demek ki müzakere olacaksa ancak Brunson bırakıldıktan sonra, Hakan Atilla’nın Türkiye’ye dönmesine ve İran yaptırımlarından ne denli bağışıklık elde edilebileceğine yönelik olacak.

Bu arada kendimce gazetecilik yaptım ve Halkbank’a ceza ile ikinci dava konularını finans dünyasından bir bilene danıştım. Ona göre fiiliyatta Halkbank’ın ABD’ye bir ceza ödemesi zaten sözkonusu değil ve yeni soruşturma başlatılsa da, Türkiye’yi sıkıştıracak ikinci bir davanın açılması çok uzak bir olasılık. Danıştığım uzman, ABD’nin bugüne dek Rus bankalarını dahi SWIFT sisteminden bloke etmemiş olduğunu da soruma cevaben anımsattı.

Özetle, üzerinde üçüncü taraf işgüzarların değil de meslekten diplomatların karşılıklı uzlaşacakları açıklama metinleriyle, ABD Başkanı’nı Erdoğan’a, Cumhurbaşkanı’nın Trump’a “insani yaklaşımları için inisiyatif kullanmaları bağlamında” teşekkürleri sağlanır, Brunson gider, Atilla gelir, diğer dosyalara teker teker bakılır. Amaç, bağcı dövmek değil, üzüm yemekse.

Son olarak pek çok uzman Türkiye-ABD ilişkileri artık böyle gitmez, sürdürülemez görüşünde. Bana da öyle geliyor. Sanki bir yaşayan ölü “zombie” ittifak iki ülkeninki. Bununla birlikte “böyle gitmezse nasıl gider usta” sorusunun da, yanıtı yok. Mısır’la, Suudi Arabistan’la nasıl gidiyorsa, öyle gider de denebilir. Perakende, parçabaşı gider, toptan gitmez de. Nasıl gideceği de Türkiye’nin düştüğü ligi tarif etmiş olur.

*Konu hakkında Hürriyet’in kaldırdığı değerli gazeteci Cansu Çamlıbel’in yazısı gerçek bir meslek başarısı. Çamlıbel, ABD medyasından öğrendiğimiz kırıntılar yerine yerli ve milli mükellef bir bilgilendirme ziyafeti çekmiş. Kutlanacağı yerde yazısının kaldırıldığını herhalde ABD’li ilgililer de not etmiştir.


Aydın Selcen kimdir?

1969 İstanbul doğumlu ve Saint Joseph Lisesi ile Marmara Üniversitesi İngilizce Uluslararası İlişkiler Bölümü mezunudur. 1992-2013 arasında Dışişleri Bakanlığı'nda meslek memuru olarak çeşitli görevlerde bulundu. Son olarak 2010-13 tarihleri arasında Erbil Başkonsolosluğu görevinde bulundu. Merkeze döndüğü gün "memuriyetten istifa etti." Genel Energy petrol şirketinde bir buçuk yıl siyasi danışmanlık yaptı. 2015'den beri bağımsız olarak özellikle Irak ve Suriye konularında yazıyor. Galatasaray kongre üyesidir. Alaz adında bir kızı var.

YAZARIN DİĞER YAZILARI