Ümit Kıvanç
Ümit Kıvanç

Ona vuramıyor musun, vur bize!

Pazar, 5 Ağustos, 2018
Mevcut ortam yüzünden konuşamıyoruz, HDP’nin varlığı başka hesapları da bozuyor. Hâlihazırda söylenebilir haliyle şöyle diyeyim: “Kürt siyasî hareketi” alanının, esas olarak siyasetin değil silahın tekelinde olması, devletin en azından bir kanadının vazgeçilmez tercihi oldu bu ülkede. “Barış” kelimesinden neden bu kadar tiksinildiği ve bunun nasıl resmî politika olabildiği üzerine azıcık düşünecek herkes gerekli sonuçları çıkaracaktır. Dönülüp dönülüp hışımla HDP’ye yüklenilmesinde böyle bir temel sebep de var.

Yerli-millî değer değil, yerlilik-millîlikle işi olmayanların gözünde de değerli değil, yine de sükûneti benimseyelim. Hattâ sınırlarımız içerisinde saygınlığa sahip olmayan, işlevi, mânâsı, hattâ ciddîye alınır varoluş sebebi bile bulunduğuna inanılmayan sağduyuyu da devreye sokalım. Nihayet, yaklaşımımızı bizi sağa sola savurabilecek duygusal tesirlerden arındıralım. Ve soralım: Ne etti ki şu pastör size?

Bu soru baştan uyacağımı vaat ettiğim ölçütler bakımından münasip görünmediyse şu soruya geçeyim: Değer mi birader, elin papazı için..?

Türkiye’nin en üst düzey diplomatı, yani dışişleri bakanı koltuğunu işgal eden zat -mealen- dedi ki: Valla biz bu adamı tanımazdık bile. Gözaltına alınınca kendisinden haberimiz oldu. Ne çıkarımız olacak ki bizim ondan? Filan…

Koskoca bakan yalan söylemiyordur, diyeceğiz haliyle. “Biz” derken de bütün olarak, cumhurbaşkanıyla, hükümetiyle, Türkiye Cumhuriyeti’ni yöneten kadroyu kastediyordur.

O halde neymiş: Devlet Pastör Brunson’ı tanımıyormuş. Yirmi küsur senedir Türkiye’de yaşayan ve “Fethullahçı Terör Örgütü” militanıdır diye gözaltına alınan adam böylesine bilinmez bir kimseymiş.

Ve sonra birden altın bulunur!..

Tamam, hikâyenin o kısmını geçiyorum. “Efendim, bir de şu Amerikalı var, bunlarla görüşüyormuş, isterseniz alalım, lazım olur ileride” gibi bir diyalog olacak burada. Kapı aralığından. Sonrasını zihninizden tamamlarsınız. Onca diziyi boşuna seyretmiyor bu millet!

Meselâ ben gerisini şöyle getiriyorum: “Efendim, şimdi, uçak düşürsek olmaz, biliyorsunuz, Rusya’yla şey olduydu da sonra şey olduydu… Rahibi alalım en iyisi.” Kapı aralığından baş uzatma yarışındakilerden bir başkası seslenir: “Takas ederiz efendim.”

O esnada rahibin sünnet olup hak dinine geçtiği haberi gelir…

Yok. Gelmez. Buradan yürümez bu hikâye.

Telefondaki kısık ses: “Rahip elimizde. H.A.’yı ilk uçağa koyup gönderin, F.G.’yi Seattle açıklarında teknede teslim edin.” (Pennsylvania’ya çok ters, anlaşılmasın diye.) Gazeteler: “Nene Hatun Seattle açıklarında!” (Nene Hatun römorkorunu gönderiyor Ankara; milleti tek hedef peşinde daha hızlı birleştirebilmek için. Alt-mesaj: Bir de kruvazör yollasak ne olur, artık onu siz düşünün!) Tam Nene Hatun yola çıkarken, yine kısık ses: “Bizim bankayla da uğraşmayın daha!”

İşte dünya böyle dize getirilir. Nitekim Nene Hatun Kuruçeşme’de bağlıydı son gördüğümde. Bir öncekinde de Kabotaj Bayramı münasebetiyle, iki ufak kardeşiyle beraber Dolmabahçe açıklarında havaya sular fışkırtıyordu. Güzel görüntüydü.

Bahis oyunlarını teşvik edecek kararlar mı alınmış ne olmuş, tam bakamadım. İdlib’teki Türkiye, Rusya ve İran gözlem noktalarının karşılıklı konumlarını ezberleyip hepsini sol elle tersten yazma cezası vermiştim kendime, onunla uğraşıyordum. Çünkü CHP’den bir milletvekilinin, aşağı yukarı bir yıl sonra, Osman Kavala’nın suçlamasız iddianamesiz hapiste olduğunu hatırlaması ve bunu yüksek sesle sormuş olması karşısında kapıldığım hayret ve infial kendini etrafa da zarar verebilecek, pek tehlikeli yollarla dışavurmak üzereydi ve benim önümde, İdlib gözlem noktalarını ezberleyip hepsini sol elimle tersten yazmak dışında çare yoktu. Yani kumarı teşvik meselesinin aslını esasını anlayamadım.

Fakat bunun takas için rahip bulundurma projesiyle bir münasebeti olması icap ettiğini sezebildim.

Çünkü, sükûnet ve sağduyu vaadimi tutayım ve bu defa daha gösterişsiz ama daha okkalı bir soru sorayım: Bu kumar değil mi, allahaşkınıza? Neye dayanarak, neyi hesaplayarak ve neleri neleri hesaplamayarak, götürüsü getirisinin bin katı olabilecek bir rehine dalaşına girildi? O Rusya uçağının düşürülüş öyküsünü başka türlü düşünüyor insan bu durumda. İlk taslak, sahne 1: Salla bakayım, hah, dübeş geldi, söyleyin düşürsünler! Öbür öneri: Düşürelim, bakalım ne olacak? İddiaya da girelim mi sayın başbakanım? Yok paşam, iddia kültürümüzde yok, benliğimizde yok; bizi Halep’in sokaklarına, Bağdat’ın meydanlarına sorun! Aa, düştüü!.. Putin köpürmüş mü? Niye ki?

“Komünizm tehlikesi” millî güvenlik meselesi olmaktan çıktığından beri, ABD ile mâkûl ölçülerde dalaşmak, Türkiye’yi yöneten/yönetecek herkesin gönlünde yatan aslan. Çünkü içeride çok kazandırıyor. Norveç ikinci liginden maç sonucu tutturmaya da gerek kalmaksızın. Gelin görün ki, Washington -en azından henüz- içeride değil. (Biraz uzak, Seattle kadar değil ama.) Posta konduğunda bunu ciddîye alıp işleme koyuyor. Şımarık emlakçı tek başına değil. Kongresi var, Pentagon’u şusu busu var. Bunlar bitmek bilmeyen itişmeler içerisinde iş görüyorlar. Ne mutlu Ankara’ya ki, bunların arasını yapıp kendisine karşı hizalamayı başardı. Belki plaket verirler, bilmiyorum.

Bu kadar da değil. Çıkıp “ver papazı, al papazı” dediğinde, “Benim yargım bağımsız değil, talimatımla iş yapar”ı cihan âleme ilan etmiş oluyorsun. (Türk’ün Cihan hakimiyeti Mefkûresi’ndeki cihan.) Başkasının seni itham etmesiyle itirafını kendin haykırman farklı şeyler. “İlle de küme düşeceğim!” diye tutturmaya biz bile mânâ veremiyoruz, başkaları nasıl versin?

ABD, ABD’dir. Şimdiye kadar işlediği uluslararası suçların dökümü ansiklopedi oluşturur. Dolayısıyla ABD ile dalaşmanın bin türlü haklı sebebi olabilir. Şimdiki nedir? “Vallahi, tanımadığımız bir rahip. Yargımız da bağımsız, talimat veremeyiz. Zaten ne çıkarımız olacak ki?” Hah, yedi herkes de! Esası neymiş: Yargılayıp mahkûm ettiğin Halkbank genel müdür yardımcısını ver, Halkbank’a düşük ceza ver, bankayla ilgili öbür soruşturmaları durdur. Arada bizim kızı da bıraktırıver İsraillilere.

– Peki sen ne yapacaksın karşılığında?

– Rahibi ev hapsine koydum.

– Yok sana o zaman F-35 falan.

– Bize tehdit sökmez!

– Herkesi fiştikleyeceğim, borç da verdirmeyeceğim sana.

– Biz kimseye boyun eğmeyiz.

– Hele bi İran’dan gaz maz al da göreyim!

İşte bence varılmak istenen nokta burası. Bizim kimseden gaz temin etmeye ihtiyacımız mı var, allahaşkınıza? Gazla besleniyor, gazla eğitiliyor, gazla yaşıyoruz. Bi çayı mı yapamayacağız? Türk’ün Cihan Hakimiyeti Mefkûresi daha kaç kuşağı besler büyütür. Belki kışın kaloriferler sorun olabilir…

Bir de… öbür silahımız var. Tamamen yerli-millî sanıyoruz, ama değil. Yine de, geliştirilmesinde payımız var. Ekonomin berbat yere doğru mu gidiyor? Güya en sıkı müttefikin olan, onyıllarca kader birliği ettiğin emperyalist ağabeyle papaz mı oldun? (Bu deyimin şu güncel hadiseler olsun da cuk otursun diye imal edilmediğine inanmak ne zor…) Bu yüzden, efelenene kadar hesaba katmadığın başka hesapların da altüst mü olacak? İçeride zaten sınırdaki desteğinin daralan ufuk ve fakirleşme nedeniyle azalması tehlikesi mi var?

İstikamet belli: “Kürt Mehmet”. Hem o artık sadece Kürt de değil.

Küçülen ekmek yüzünden büzüşen gönüllere azıcık ferahlığı öbür tarafta daha da çok hayat karartarak temin etmek böylece mümkün. Bir tür vampirlik. Öldürüyor, kanıyla başkalarını besliyorsun.

Tabiî, “HDP’yi destekleyen de hesap verecek” tehdidinin gerisinde yatan sadece bu kan ihtiyacı değil. Şu anda planlanan iktidar yapısının bütünüyle kurulmasını engelleyen sadece tek etken var: HDP’nin her şeye rağmen alabildiği oylar. Ve haliyle, bunların ifade ettiği destek.

Mevcut ortam yüzünden konuşamıyoruz, HDP’nin varlığı başka hesapları da bozuyor. Hâlihazırda söylenebilir haliyle şöyle diyeyim: “Kürt siyasî hareketi” alanının, esas olarak siyasetin değil silahın tekelinde olması, devletin en azından bir kanadının vazgeçilmez tercihi oldu bu ülkede. “Barış” kelimesinden neden bu kadar tiksinildiği ve bunun nasıl resmî politika olabildiği üzerine azıcık düşünecek herkes gerekli sonuçları çıkaracaktır. Dönülüp dönülüp hışımla HDP’ye yüklenilmesinde böyle bir temel sebep de var.

Dönelim papaz olma hallerine. Fakat oraya dönmüyoruz. Oraya dönmeden bağırıp çağırıyoruz. En fazla başımızı çeviriyoruz, elimiz kolumuz bu tarafa uzanıyor. Trump’a mı kızdık, geçiriyoruz bir tane, Selahattin Demirtaş’ın kafasına. (Hillary Clinton’a kızsaydık Pervin Buldan’a vuracaktık.) Mike Pence kelek mi yaptı? Vur Ayhan Bilgen’e uçan tekmeyi. Falan… Nihayet sıra destekçilere geldi. Bizler de herhalde Amerikan Evanjelistlerini temsilen dayak yemeliyiz. Öyle görünüyor.

KUTLAMA NOTU: Duvar gazetesi, bayağı bayağı, yoluna devam ediyor. Ne iyi oldu! Gazeteyi var eden ve yaşatan herkesin eline sağlık. Nice senelere 🙂

YAZARIN DİĞER YAZILARI