‘Yavan süt tozu’

Cuma, 3 Ağustos, 2018
Kültürel, sembolik, hatta genellikle fetiş nesnelere hapsedilmiş bir anti-Amerikancılık, zaman zaman bir kravat iğnesi gibi takınılabilir; ama kostümün kendisi değildir. En az 1945’ten beri değildir. Türkiye’nin iktisadi ve siyasi egemenleri Amerika’yla barışmanın yolunu bulur. Bu kadar eskimiş ilişkilerde bazen kavgalar işin tuzu biberidir.

Türkiye, İkinci Dünya Savaşı’nın bitmesine haftalar kala Almanya ve Japonya’ya savaş ilan etti. Tarih 23 Şubat 1945’ti. O tarihte Sovyet birlikleri Polonya’nın batısını da özgürleştirerek Almanya içlerine girmiş, ABD askerleri Ren Nehri kıyısına kadar gelmişti. Ümitsiz bir çılgınlıkla, kendisi için savaşabilecek son Alman gençlerini –hatta çocukları– cepheye sürmekte olan Hitler ve Nazi rejiminin sona erdiği, artık Nazi sığınaklarında bile kabul edilen bir gerçekti. Türkiye, aslında sona ermiş bir savaşa girerek, esasen savaş sonrası için pozisyon alıyordu. Birinci Dünya Savaşı bozgununu, bir işporta sihirbazı marifetiyle gizlemeye heveslenen o meşhur “Almanlar yenilince biz de yenilmiş sayıldık” teranesi, tam tersi yönde gerçekleşiyor, Türkiye, zaten yenilmiş olan Almanlara karşı savaşa girerek ‘yenmiş sayılıyor’du.

Sovyetler Birliği, ABD ve İngiltere liderlerinin biten savaşın sonrasını konuştukları Yalta Konferansı, Türkiye’nin bu sembolik savaş ilanından sadece 12 gün önce sona ermişti. Nazi barbarlığının en ağır sonuçlarını yaşayan, 20 milyonu aşkın insanını, çok sayıda kent, kasaba ve köyünü, onlarca yıllık emekle inşa edilmiş sanayi kuruluşları ve kolektif çiftliklerini kaybetmiş olan; ama Nazilerin yenilgisinde de başrolü oynayan Sovyetler, İngiliz ve Amerikalılara, bu artık sona ermiş savaşın ürkütücü bir bakiyesi olarak görünüyordu. Yalta, ‘müttefiklerin’ hem savaşın sonunun nasıl bağlanacağına ilişkin teknik detayları konuştukları bir son işbirliği görüntüsü hem de savaş sonrası uluslararası gerilimin taraflarını gösteren ilk resimdi. Kapitalist demokrasiler, komünizme karşı 50 yıl sürecek savaşı başlatıyordu. Türkiye’nin, Kızılordu koşar adım Berlin’e ilerlerken ilan ettiği savaş da biten İkinci Dünya Savaşı’na değil, başlayan bu yeni savaşa ilişkindi, esasen. Nitekim aynı gün, 23 Şubat 1945’te, Türkiye Cumhuriyeti namına Hariciye Bakanı Hasan Saka ile ABD Hükümeti namına ABD Ankara Büyükelçisi Lawrence Steinhart, Ankara’da bir yardım anlaşması imzalamışlardı. Anlaşma, şu iki temele dayanıyordu:

“Türkiye Cumhuriyeti Hükümetinin, harp halindeki bir dünyada mülkî tamamiyetini ve hükümranlık haklarını koruyabilecek bir durumda bulunmasını teminen millî müdafaa vasıtalarını takviye etmek istemesine;

Ve, Amerika Birleşik Devletleri Reisi Cumhurunun, Kongrece isdar kılınan 11 Mart 1941 tarihli kanuna tevfikan, Türkiye Cumhuriyeti müdafaasının Amerika Birleşik Devletleri müdafaası için hayatî ehemmiyeti haiz olduğunu 7 Kasım 1941 de tesbit etmiş olmasına…” *

Türkiye, ‘egemenliğini korumak için gerekli savunma araçlarını’ ABD’den talep ediyor; ABD de zaten ‘Türkiye savunmasının ABD savunması için hayati önemde’ olduğunu, üstelik daha 1941’den tesbit etmiş bulunuyordu –bakın ne tesadüf!

Bu ‘savunma araçları’, silahtan istihbarata kadar her şey idi. Türkiye, ABD ile stratejik bir bütünleşmeye giriyor, kapitalist blokun gerçeği ustaca örten bir adlandırmayla ‘Soğuk Savaş’ diyeceği bu yeni savaşta onun kampına katılıyordu.

Anlaşma imzalanırken iktidarda, ‘Toprak Reformu’ olarak bilinen yasayla büyük toprak sahiplerinin, esasen gayrimüslimlere uygulansa da tüm zengin sınıfları rahatsız eden ‘Varlık Vergisi’ gibi uygulamalarla milli burjuvazinin desteğini kaybetmiş; savaş yıllarındaki yüksek enflasyon ve kıtlık nedeniyle çalışan nüfus, köylüler ve küçük üreticilerin nefretini kazanmış; neredeyse kendi bürokratik kastından ve ordudan başka büyük müttefiki kalmamış tek parti rejimi vardı.

Demokrat Parti’yi ve ardıllarını; Menderes, Demirel, Özal ve ardıllarını; Türkiye’nin o günden bugüne gelen 75 yılını belirleyecek Amerikancı Türk sağcılığını yaratan siyasal ‘muhalefet’ buradan doğdu. Kendisi de bir toprak sahibi olan Menderes, toprak ağalarının, Türk modernleşmesinin çiğ etle beslenmiş karanlık çocuğu milli burjuvazinin desteğini; Osmanlı’dan arta kalan yoksul ve muhafazakâr kırsal yaşamın rızasını alarak bu ‘Amerikanlaşma işi ihalesi’ açısından daha cazip bir aday oldu. Ve ‘işi kaptı’. Truman Amerikası için, ‘komünizm tehlikesine karşı’ destekleyeceği rejimin kimin elinde olduğu pek önemli değildi belki; ama güçlü bir sınıfsal koalisyon ve komünistlerce kışkırtılabilecek yoksul kalabalıkları bu illetten uzak tutan dinsel-kültürel manipülasyon onlar için de çok daha işlevliydi.

1950’de Meclis’e bile sormadan bir iç savaşa taraf olmaları için 5 bin 500 genci Kore’ye gönderdiler. Türkiye bundan iki yıl sonra NATO’ya üye oldu ve ardından da bir sarmal halinde ‘Soğuk Savaş’ın içine girdi. Onun ‘sıcak’ cephelerinden biri oldu…

68 hareketinin ve antiemperyalist gençlik mücadelesinin önderliğini yapan devrimcilerin idam, infaz, işkence ve hapisle tasfiye edilmesi; 1977’deki 1 Mayıs katliamı; evlerinde boğazlanan öğrenciler; Çorum, Maraş; ‘bizim çocuklar’ dedikleri generallerin 12 Eylülü; bu sıcak cephenin marifetleriydi. “Bir koyup üç alma” ya da “komşuda bayram namazı kılma” sevdaları buradan türedi. 90’lardaki aydın cinayetleri, 92 Newroz’u, Sivas Katliamı, ‘Hayata Dönüş’ler, domuz bağları, bir Gladio uzantısına dönüşen tarikat ve cemaatler, 15 Temmuz… Hepsi aynı paltodan çıktı. Türkiye’nin 1945’ten beri süren dönüşümüne eşlik ettiler.

Türkiye sağcılığı ve onun her cinsten ünitesi, zaman zaman ciddi sorunlar, yöntem ve yol anlaşmazlıkları, hatta küçük çaplı açık çatışmalar yaşansa da hiçbir zaman ‘antiemperyalist’ olmadı. Dini muhafazakârlık ve ulusalcılığın hassasiyetlerini, mazlumdan yana olan yaygın folklorik kültürü kaşıyan; sembolik, hatta genellikle fetiş nesnelere hapsedilmiş; emperyalist paylaşım karşıtlığından daha çok yabancı düşmanlığına yakın olan bir anti-Amerikancılık, zaman zaman bir kravat iğnesi gibi takınılabilir; ama kostümün kendisi değildir. En az 1945’ten beri değildir. Türkiye’nin iktisadi ve siyasi egemenleri Amerika’yla barışmanın yolunu bulur. Bu kadar eskimiş ilişkilerde bazen kavgalar işin tuzu biberidir –hatta.

* Anlaşma şurada: https://www.tbmm.gov.tr/tutanaklar/KANUNLAR_KARARLAR/kanuntbmmc027/kanuntbmmc027/kanuntbmmc02704780.pdf


Hakkı Özdal kimdir?

1975 yılında doğdu. İTÜ Malzeme ve Metalurji Mühendisliği'nden mezun oldu. 1996'dan itibaren, Evrensel Kültür dergisinde, Evrensel, Referans ve Radikal gazetelerinde editörlük ve yazarlık yaptı.

YAZARIN DİĞER YAZILARI