Fısıltı gazetesi

Pazartesi, 30 Temmuz, 2018
Fısıltı gazetesi hala harıl harıl işliyor. Kitap, müzik, kafe, lokanta ve tatil yerleri için bunun ne kadar geçerli olduğunu hepimiz kendi hayatlarımızdan biliyoruz. Eğer unutan varsa, tavsiyem tekrar bu türden muhabbetlere can kulağıyla katılmaları. Göreceksiniz, sonuç fark edecek…

Gazetecilikte ilk öğrendiğimiz şeylerden biridir. Hiçbir medya fısıltı gazetesi kadar etkili değildir. Siz ne yaparsanız ya da yapmazsanız yapın, bazen kitleler beğenilerini şaşırtıcı sonuçlarla ortaya koyarlar. Çünkü tercih yapmakta en güvenilir referans güvenilir birisi, bir tanıdıktır. Hiçbir çıkarı olmadığını bildiğiniz, size benzeyen birinin beğenisi sizin kararlarınıza etkiler.

Gazetelerin ve ana medyanın etkisini biraz da bu güven meselesinden yitirdiğini biliyoruz. Ama internet binlerce site, sosyal medya fenomenlerle doluyken bile bir konuda güvenilir bir referans bulmakta büyük güçlük çekiyoruz. Onlarca, yüzlerce kaynağa bakıp karar vermeye çalışıyoruz. Yönlendirilmişler, ‘sponsorlular’, öfkeliler arasından doğruyu bulmak kolay olmuyor.

Tatil yapacağımız yeri seçerken de böyle. Okuyacağımız kitabı seçerken de… Seyahat meselesinde doğru referans çoğu kez ‘booking.com’un yorumcularından çok, sevdiğimiz bir arkadaşımız oluyor. Çünkü her daim milyonlarca veri kaynağı bir yığın gibi duruyor önümüzde. İçine dalıp orayı burayı karıştırıp birbirinden farklı ya da garip biçimde aynı onlarca yüzlerce yazı ve yorumun içinde debelenip iyice yorulmadan içinden çıkamıyorsunuz. Oysa arkadaş tavsiyesi bu teknolojik devrimler karşısında garip biçimde arkaik bir yöntem ve hala işliyor.

Tatil ve rezervasyon sitelerinin yorumları, size dünyanın en ücra köşesindeki bir küçük oda için bile sizden öncekilerin yorumlarını sunuyor, gibi… İşin aslı, bu sitelerin gedikli kullanıcıları biliyor ki gerçek yorumlara ulaşmak için epey eşelemeniz gerek. İlk yorumlar her zaman en iyimserler oluyor. Ancak derinlere doğru bir yolculuk sonunda, sizi bekleyen tehlikeler ve dezavantajlar hakkında ipucu verecek bir şeyleri görebiliyorsunuz.

Aslında sosyal medyanın, dijital bir fısıltı gazetesine dönüşmüş olduğunu düşünebilirdik. Eğer oradaki dostlarımız, yani takip ettiğimiz insanların sayısı binlerle ölçülmeseydi. Çoğu kez sadece arkadaşlarımızı değil, ilginç bulduğumuz pek çok başka kimseyi de takip ediyoruz. Onların görüşlerini öğrenmeyi seviyoruz. Ama söz konusu olan ‘tavsiye’ ise iş değişiyor. Kişisel tercihler, ancak kişisel ilişkilerle şekillenebiliyor. Sosyal medya yorumlarının da bir masanın başında konuşulanlar kadar doğal ve samimi olmadığını en azından kendimizden biliyoruz. Herkesin birkaç dakikalığına da olsa, kendi takipçisi ölçüsünde büyük bir salonda sahneye çıktığı an, o yorumun yapıldığı zaman. Dolayısıyla hangi hesaplar, bireysel filtreler, alt metinler var asla bilemiyoruz. Yüz yüze ilişki neyse ki hala değerini koruyor. Sosyal medya, bizi her an her saniye o kalabalık arkadaş ortamında bulunduğumuz yanılgısına kaptırıyor ve belki de bu sayede gerçekte yalnızlaşmamıza hizmet ediyorsa da pek çoğumuz o pek az karşılaşmaların ve birlikte vakit geçirmelerin değerini biliyoruz.

Belki de bu dijital çokluk içinde, o sahne korkusunun farkında olduğumuz için son yılların yeni gözdesi WhatsApp grupları. Hiç değilse orada daha homojen gruplar oluşturabiliyor, tıpkı bir evin salonundaki arkadaş, akraba topluluğu gibi yabancı gözlerden uzak samimi sohbetlere girebildiğimizi hissediyoruz. Evet ses ve görüntü yok. Ama şakalar, dokundurmalar, itiraflar ve tavsiyeler gırla… Hele sosyal medyanın, özellikle Twitter’ın ‘depolitizasyonu’ sürecinde herkes daha bir odasına, yani WhatsApp’ine kapandı… Söz bu mucizevi uygulamaya gelmişken, WhatsApp gruplarının eski okul arkadaşlarını hatta birbirini unutmuş akrabaları buluşturmak gibi evrensel bir işlev üstlenmiş olmasını da üstünde durulması gereken bir mevzu olarak not etmek isterim…

Fısıltı gazetesi hala harıl harıl işliyor. Kitap, müzik, kafe, lokanta ve tatil yerleri için bunun ne kadar geçerli olduğunu hepimiz kendi hayatlarımızdan biliyoruz. Eğer unutan varsa, tavsiyem tekrar bu türden muhabbetlere can kulağıyla katılmaları. Göreceksiniz, sonuç fark edecek…

YAŞAR KEMAL EFSANESİ

Yaşar Kemal öleli üç yıl oldu. Türk edebiyatının gelmiş geçmiş en büyük imzalarından biri olduğu kadar, aydın duruşuyla da toplumun vicdanı olmuş bir isimdi. O nedenle herkesin çok sevdiği, benimsediği bir yazardı Yaşar Kemal. Aydın Orak’ın hazırladığı Yaşar Kemal Efsanesi adlı belgeseli izlerken bir kez daha bunları düşündüm. İki saatlik belgesel büyük oranda Yaşar Kemal’in röportaj ve konuşmalarından oluşuyor. Belli ki Aydın Orak da onun ‘eylemci’ kimliğini öne çıkartmak istemiş. Yaşar Kemal’in devleti ve egemenleri bu topluma karşı işledikleri suçlarla yüzleştiren, kızgınlığını gizlemeyen, suçlamaktan çekinmeyen açık sözlü ve güçlü üslubunu tekrar tekrar izliyoruz. İşçi Partisi için oy isterken de, ölüm oruçlarının bitmesi için çağrıda bulunurken de, Sivas Katliamı’nda ölenleri uğurlarken de, Cumhurbaşkanlığı Ödülü’nü alırken de Yaşar Kemal, aynı Yaşar Kemal.

Sadece onun babacan, bilge dostluğunu tanıyanlar için değil, böyle vicdanlı ve gür bir sesin eksikliğini hissedenler için de Yaşar Kemal belgeselini seyretmek hasret duygusunu harekete geçiriyor. Onu ne kadar özlediğimizi fark ediyoruz.

Aydın Orak’ın belgeseli bize Yaşar Kemal hakkında yeni bir şey söylüyor mu? Hayır. Ağırlıklı olarak son dönemlerine ait bazı görüntülerin ve kayıtların arka arkaya dizilmesinden ibaret gibi. Bu nedenle biraz kendini tekrar ederek ilerliyor. Bazı görüntülerin aslında ne anlattığı, neyle ilgili olduğunu ancak onu ve hayatını bilenlerin anlayabileceğini düşünüyorum. Mesela sonlarda bir yerde Zülfü Livaneli çıkıp anlatmasa, acaba her izleyen Orhan Pamuk ve Zülfü Livaneli ile beraber Yaşar Kemal’in neden bir araya geldiğini anlayabilir mi?

Daha da önemli bir eksiklik, edebiyatına çok az yer verilmiş olması. Benim sayabildiğim kadarıyla belgeselde adı geçen kitapları İnce Memed, Demirciler Çarşısı Cinayeti, Teneke ve Karıncanın Su İçtiği’nden ibaret… Onların da sadece adı geçiyor. İnce Memed’in aslında Safiye Memed olduğunu anlatan bölümü ise Yaşar Kemal’in yaşasaydı onaylayacağını sanmıyorum. İnce Memed’in gerçekten yaşamış bir karakter olduğuna dair iddiaları Yaşar Kemal’in bir tebessümle izlediğini, her fırsatta İnce Memed’in sadece kendi hayal gücünün mahsulü olduğunu anlattığını iyi biliyorum…

Neticede o gün benimle birlikte salonu dolduran genç insanlara Yaşar Kemal’i hatırlattığı, onun hatırasına katkıda bulunduğundan dolayı Yaşar Kemal Efsanesi için ‘iyi ki çekilmiş’ diyebiliriz. Ama filmin bu büyük edebiyatçı ve aydını anlatmakta yetersiz kalmış, türünün ortalama bir ürünü olduğunu da söylememek olmaz. Umuyorum önümüzdeki yıllarda Yaşar Kemal için çok daha iyi filmler çekilecektir.

YAZARIN DİĞER YAZILARI