Ülkü Doğanay
Ülkü Doğanay

Bilinçli Yavuz efendi manav Mehmet’e karşı

Pazartesi, 30 Temmuz, 2018
Bilinçli seçmen Yavuz efendi manav Mehmet beyden kendini ayrı tutarken perdeli gözlerin görmediğini gördüğünden, olması gerekeni yaptığından kuşkusu yok. Kendisinin bu yüzden büyük haksızlığa uğradığına, üzerine gelindiğine, uzaydan gelmiş gibi davranıldığına inanıyor. Aysun Kayacı da bizzat dönemin başbakanı tarafından hedefe yerleştirildiğinde, kamuoyunda yoğun bir karalama kampanyasına maruz kaldığında ve hatta kendini ait gördüğü demokrat/laik çevrelerin de tepkisini aldığında benzer duyguları yaşamıştı muhtemelen.

Bundan on yıl önce Aysun Kayacı, Pınar Kür, Çiğdem Anat ve Müjde Ar’la katıldığı bir televizyon programında “Benim oyumla dağdaki çobanın oyu bir mi? Ben vergi veriyorum.” demişti. Kayacı bu sözleri “ayak takımının iktidara getirdiği bir partiden şikâyet etmiyor muyuz?” diyerek savunurken AKP seçmenini işaret ediyordu. Üstelik sözlerinin ne kadar haklı olduğunu kanıtlamak için kendi ailesinden, İstanbul’a yerleşen annesinin ve anneannesinin gecekondu yapmak yerine nice zorluklarla baş ettiğinden, okul taksidini kendisinin çalışarak ödediğinden söz ediyordu. Ayak takımı dediği “onlar” ise, “köylü kurnazlığı” ile hareket etmiş, gecekondu dikmiş, kaçak elektrik kullanmış ve vergi ödememişti. Şimdi de bilinçsizce bu iktidara oy vererek bütün bunların başımıza gelmesine sebep oluyorlardı.

Tarihte oy hakkı mücadelesinin önemli dönüm noktalarından birisi çoklu oyun ve vergi verme koşulunun kaldırılması; diğeri ise kadınların oy hakkını kazanmaları. Bugün anladığımız şekliyle liberal demokrasinin en temel prensibi, oy hakkının yalnızca belli bir zümreye, bir sınıfa, belli bir zenginliğe, eğitime, cinsiyete sahip olanlarca değil, tüm yurttaşlarca eşit olarak kullanılması. Üzerinden neredeyse iki yüzyıl geçmiş olsa da bugün hala “benim oyumla onun/onların oyu bir mi?” sözlerini telaffuz etmekle kalmayıp buna yürekten inanan ve canla başla savunanlar var. Soracak olsanız, bunu demokrasi adına söylemekteler. İhraç edildiğim üniversitede siyasal düşünceler ve rejimler dersini verirken öğrencilerimle bu konu üzerine tartışmaktan pek keyif alırdım. Kendi oylarının cahil, bir şeyden anlamayan, bir çuval un, bir torba kömür uğruna oyunu/vicdanını satan kalabalıklardan daha kıymetli olması gerektiğini savunanlara karşı, derslerime biraz daha düzenli devam edip Eski Yunan’dan bu yana siyasete ve siyasal katılıma yüklenen anlama dair az çok bilgi sahibi olanlar, siyasetin insanı insan yapan temel özellik olduğunu söyler, elitçi bir demokrasi anlayışının siyaset imkanını gerçekte ne denli ortadan kaldırdığını ve tek bir zümrenin otoriter yönetimine nasıl da kapı araladığını tartışırlardı. Buna karşılık üniversitede okumaya hak kazanarak belli bir “seviyenin” üzerinde olduklarını kanıtlayan ve kendilerini cahil çoğunluktan ayrı tutan bazıları, böyle bir savı alenen telaffuz etmelerinin beni kızdırabileceğini ya da en azından sınıftaki diğer arkadaşlarının tepkisini çekeceğini düşünerek soruma soru ile yanıt verirlerdi. “Hocam, peki bilinçsizce oy kullananlara ne demeli?” Elbette bu sorunun bilinçsizce oy kullanmakla suçladığı kitleler, onlara göre de Aysun Kayacı’nın düşündüğü gibi beğenmedikleri partiyi iktidara getirenlerdi. 2015 seçimleri öncesinde meydanlarda AKP seçmenine “bu sefer elinizi vicdanınıza koyarak oy vermenizi istiyorum” sözleriyle seslenen Kılıçdaroğlu, aslında rakip parti seçmenini şimdiye kadar vicdanıyla hareket etmemekle suçlarken, belki de aynı pencereden bakıyordu.

Kuşkusuz, bu düşünme biçimi insanı epeyce rahatlatıyor. Yani, onlar işte bilinçsizce, düşünüp taşınmadan, bir cehalet kuyusunun içinde kaybolduklarından böyle ahlaken de yanlış tercihler yapıyorlar. Bir çuval kömüre, una, makarnaya vicdanlarını satıyorlar… Biz ise, onlar için de neyin doğru olduğunu bilenleriz. Onlar kandırılıyor, biz ise gerçeği tüm çıplaklığıyla görenler ve haykıranlarız. Bilinçli seçmenleriz. Gerçekten de öyle mi?

Öğrencilerimin bilinçsizce oy kullananlara dair sorularına yanıt vermek elbette pek kolay değildi. Benim ikinci sınıfta verdiğim bu dersi almadan önce, birinci sınıfta iki dönem boyunca siyaset bilimi derslerine katılmış, bu dersleri başarı ile geçmiş olmaları beklenen öğrencilerdi bunlar. Bu derslerde, uzun uzun 19. yüzyılın ortalarında işçi sınıfı mücadelesi ile oy hakkı mücadelesinin nasıl iç içe geçtiği anlatılıyordu. Serbest piyasa ekonomisinin gerekleriyle geniş kitlelerin eşitlik talebini bağdaştırmanın çelişkisi, liberalleri mülksüzlere ve kadınlara oy hakkı verilmesine karşı direnç göstermeye yönlendirmişti. Bu nedenle mülksüzlerin ve kadınların oy hakkını elde etmeleri uzun ve çetrefilli mücadelelerin sonunda gerçekleşmişti. Örneğin Fransa’da Louis Philippe döneminde (1830-1848) 30 milyonluk nüfus içinde yalnızca 200 bin kişi oy hakkına sahipti. Sonuçta, liberal demokratik kurumlar, ancak işçi sınıfının örgütlü mücadelesi ile oluşturulabildi. İngiltere’de bütün yetişkin erkeklerin oy hakkını kazanması 1867-1875 yılları arasında gerçekleşebildi. Kadınların oy hakkı kazanmaları için ise pek çok demokratik ülkede yirminci yüzyılın ilk çeyreğinin, hatta ortasının beklenmesi gerekti.

NEREDEN NEREYE?

Dönemin başbakanı Recep Tayyip Erdoğan, Aysun Kayacı’nın sözlerini dağdaki çobanla ilgili hezeyanlar saçan bir zihniyetin ürünü olmakla, milli olmamakla, demokrasiyle bağdaşmamakla suçlamıştı. Üslubunda olmasa da, kuşkusuz bu sözlerin demokrasiyle bağdaşmadığını ileri sürmekte haklıydı. Gelelim, on yıl sonrasına. İlk belirtilerini 2007 seçimlerinin hemen ardından gösteren ve adım adım kendini konsolide eden otoriter rejimin bugün geldiği noktada, eski solcu, ortalama bir türkücü ve dizi oyuncusu olmakla şöhret kazanan Yavuz Bingöl, Erdoğan sevgisini dile getirdiği bir dizi röportajın sonuncusunda kendisini “manav Mehmet efendi”den, bilinçli bir seçmen olmakla ayırt ediyor. Sözlerinin devamını okuduğunuzda derdinin popülist politikalar güden bir partiye bilinçsizce oy verenlerle değil, “dünyada artık hiçbir yerde” olmadıklarını söylediği solcularla olduğunu anlıyorsunuz. “Yoklar, yoklar, yoklar!” diye haykırıyor. Tüm dünyada solun şu an hasta olduğunu ve o hastalıklı bölgenin oradan alınması gerektiğini söylüyor. Bunun nasıl olacağına dair de bir fikri vardır muhtemelen. Söylemiyor. Ama faşizmin sol ile mücadele tarihine baktığımızda gerek Hitler Avrupası’nda, gerekse soğuk savaşın iki kutuplu dünyasında habis sayılan, sökülüp atılması, yok edilmesi gerektiği düşünülen solun nelerle karşı karşıya kaldığını açıkça görebiliyoruz.

Bilinçli seçmen Yavuz efendi manav Mehmet beyden kendini ayrı tutarken perdeli gözlerin görmediğini gördüğünden, olması gerekeni yaptığından kuşkusu yok. Kendisinin bu yüzden büyük haksızlığa uğradığına, üzerine gelindiğine, uzaydan gelmiş gibi davranıldığına inanıyor. Aysun Kayacı da bizzat dönemin başbakanı tarafından hedefe yerleştirildiğinde, kamuoyunda yoğun bir karalama kampanyasına maruz kaldığında ve hatta kendini ait gördüğü demokrat/laik çevrelerin de tepkisini aldığında benzer duyguları yaşamıştı muhtemelen. Ama Bingöl, sonuçta bir manken ve üniversite öğrencisi olan Kalaycı’dan çok daha bilinçli bir seçmen olduğu için sorunun köküne iniyor: Benim oyum onunkiyle bir mi demiyor, ama Erdoğan düşmanlığından başka bir şey yapmadığından emin olduğu solun manav Mehmet’i kandırabildiğini düşünüyor. Kendisini “motorları maviliklere sürmeyi” bekleyeduran soldan ve onun bilinçsiz seçmeninden böylece ayırıyor. Doğal olarak bilinçli bir seçmen ve bir zamanlar konservatuvarda piyano/korno bölümü öğrencisi olan Bingöl, hem motorları maviliklere sürmeyi beklemekten, hem de 200 yıldır Chopin dinlemekten sıkılmış. Evrensel müzik gibi iki yüz yıllık demokrasi, eşitlik, kardeşlik idealleri de onun için bir anlam ifade etmiyor olmalı. Yüzünü doğuya dönmekten yana. Hem zaten “felsefemiz, müziğimiz, mutfağımızla, her şeyimizle onlardan daha ilerideyiz … batı her zaman doğuyu kıskanıyor”, diyor.

İşte böyle, on yılda nereden nereye? AKP seçmenini cahil, çoban, gecekondulu diye aşağılayan Aysun Kayacı’dan muhalefeti ve solu cerrahi müdahaleyle alınması gereken bir hastalıklı bölge (bir tümör?) olarak görüp kendini ve kendisi gibi “tillahına kadar Erdoğancı” olan AKP seçmenini bilinçsizce oy verdiğini varsaydığı manav Mehmet efendiden ayıran Yavuz Bingöl’e.

Şimdi kem gözler hemen yeni albüm çıkarmış da onun reklamını yapıyor, AKP’li belediyelerden konser programı bekliyor, diyecekler. Ne alakası var? Kültür bakanı olsa mesela. Çok bilinçli, çok güzel olur.


Ülkü Doğanay kimdir?

Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi mezunu. ODTÜ’te siyaset bilimi alanında yüksek lisans ve Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde yine aynı alanda doktora yaptı. Doktora çalışmaları sırasında bir yıl süreyle Paris II Üniversitesi Fransız Basın Enstitüsü’nde bulundu. Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi Halkla İlişkiler Bölümü'nde öğretim üyesi iken kamuoyunda “barış bildirisi” olarak bilinen “Bu Suça Ortak Olmayacağız” başlıklı bildiriyi imzalaması nedeniyle 686 sayılı KHK ile ihraç edildi. 'Demokratik Usuller Üzerine Yeniden Düşünmek' isimli kitabının yanı sıra Eser Köker’le birlikte kaleme aldığı 'Irkçı Değilim Ama…Yazılı Basında Irkçı-Ayrımcı Söylemler' ve Halise Karaaslan Şanlı ve İnan Özdemir Taştan’la birlikte kaleme aldığı 'Seçimlik Demokrasi' isimli kitapları yayınlandı. Ayrıca siyasal iletişim, demokrasi kuramları, ırkçı ve ayrımcı söylemler konularında uluslararası ve ulusal dergi ve kitaplarda çok sayıda makalesi basıldı. İmge Kitabevi Yayınları’nda editörlük yaptığı beş yıl boyunca çok sayıda kitabın editörlüğünü üstlendi ve Türkçeye kazandırılmasına katkıda bulundu. Ülkü Çadırcı adıyla yayınladığı çocuk kitapları ve Gökhan Tok’la birlikte kaleme aldığı 'Teneke Kaplı İvan' isimli bir çocuk romanı da bulunmakta.

YAZARIN DİĞER YAZILARI